Eriyen tereyağının baştan çıkarıcı kokusu evin tamamını sarmış, çoktan sabah olmuş. Adımı seslenmeselerdi de uyanırdım. Mutfaktan gelen seslere bakılırsa içerisi kalabalık. Üstümü değiştirmeyi de hiç canım istemedi. Pijamalarım şimdilik dursun üstümde. Annem iyi ki saklamış bunca aydır. Ne kadar rengi solmuş olsa da üstümdekiler genç kızlık hayallerim. Saten pijamalar, fistolu gecelikler tutamadı yüzde yüz pamuklunun yerini. Nüfus cüzdanım, pasaportum, bir iki tişörtten başka hiçbir şeyi yanıma almayı da akıl edememişim. Yazıklar olsun bana. Güya hesabı kitabı iyi bilirim. Nasıl bir can havliyle döndüysem?
Evden giderken büyük siyah çöp poşetlerine doldurup, fakir fukaraya verirsin diye ayırdığım eşyaların çoğunu yıkayıp naftalinleyip saklamış, yatağımı da bozmamış anneciğim. İçine doğmuş demek olacaklar. Yabancı değildir inşallah gelenler. İşin yoksa iki dirhem bir çekirdek giyin sabahın bu saatinde, gelene gidene laf anlat bir sürü. Haklı çıkarmak için kendini olana bitene bolca gözyaşı dök. Çok sıkıldım bu işlerden. Hiç benlik değil. Sabah dediğimde, neredeyse saat on olmuş. Bir sürü de mesaj gelmiş, hiç duymamışım. Kesin aldığım ilaçlar yüzünden bu deliksiz narkoz uykuları. Nihayet Serkan alabilmiş biletimi. Ona çok borçlandım. Gerçi ben de zamanında az idare etmedim onu. Rakip firmaların eşdeğer pozisyonunu dostluğa çevirdik gizliden. Hakkımı yiyemez. Yemedi de. Babaannem şimdi bir sürü söylenecek. Kaç gündür kum torbası yaptı beni. Yarım saatte bir yuvasından başını uzatıp selam veren guguklu saatle yarışırcasına, “Yüzümüze kara çaldın,” diyerek laf sokuyor. Elinden düşürmediği 99’luğun her tanesinde varım. Evin içinde gördüğü her an, dudaklarının arasından mırıldandığı dualarını yüzüme üflüyor. İçimdeki boşluğu doldururmuş. Az daha oyalanırsam dillerinden kurtulamam da günüm zehir zemberek olur. Pasaportum? Emin bir yere koyayım da babaannem görmesin. Odadan her çıktığımda eşyalarımı bırkalayıp duruyor. O da iyi olayım istiyor kendince. Tıpkı annem gibi.
Mutfak kapısından içeri baktığımda nümayiş çoktan başlamış bile. Seher Hanım, ocağın başında, elindeki tahta kaşığı kocaman tavaya daldırıp daldırıp çıkarırken dualar okuyor, etrafındakilerin “amin” sesleri birbirine karışıyordu. Seher Hanım geldiyse iş ciddi demektir. Küçüklüğümden beri duyarım, mahallede kimin başı sıkışsa, dileği olsa, üçe beşe bakmadan, verilecek para hesaplanır, Seher Hanım eve çağırılırmış. Fiyat tarifesi de dileğin büyüklüğüne, ev sahibinin gücüne göre değişirmiş. Seher Hanım ikna olup da evinize teşrif eder de o dilek helvasını kavurmayı kabul ederse o işin olmaması mümkün değilmiş. Babaanneme bakarsan üç harflilere de karışmış, dikkatli olmak lazımmış. Mahallenin zengini Servet Bey’in gelini onun sayesinde çocuk sahibi olmuş. Doktor doktor gezmişler, gâvur memleketlere gitmişler de çare olmamış. Ya hamamcı Ayşe’nin kabak kafalı oğluna ne demeli? Tıp fakültesine girmiş helva sayesinde. İki cihan bir araya gelse olmaz denilen şeyler oluverirmiş Seher Hanım sayesinde. Annem biriktirdiği her şeyi seferber etmiş anlaşılan, benim araba hayalim de gitti. Serkan uzun uzun yazmış. Yeni işimi anlatmış. Şimdilik kalacağım yeri de ayarlamış sağ olsun. Halam ve evcimen kızı da gösteriye katılmış. Sabah sabah, hayır olsun! Bunca yolu tepmişler, evimize gelmişler. Gelecek altı ayın kahve mevzusu ayaklarına gelmiş. Hiç kaçar mı?
Kapı aralığında beni fark eden Seher Hanım, “Abdest al gel de iki kavur helvanı,” diyerek ilgiyi benim üzerime çekmeseydi, uzaktan sessizce izlemek hoşuma bile gitmişti. Benim helvam mı? Ölmüş müydüm? Pijamalı olmama aldırmadan, mutfağa girdim, yavaşça anneme sokuldum. “Ne oluyor?” diye kulağına fısıldadım. “Seher Hanım, senin için acele bacı helvası kavuruyor. Niyetini tut, duanı oku,” diyerek tahta kaşığı elime tutuşturdu. Durumu anlamakta zorlanmadım. Anlaşılan beni bir an önce koca evine postalamaya elbirliğiyle karar vermişlerdi. Ocağın başında toplanmış kadınların tuttuğu dileklerle kavrulmaya başlayan helva ise benim için şimdilik çoban ateşiydi. Babaannemin uzayıp giden nasihatlarını, anılarını dinlemektense ocağın başına geçtim. Eriyen yağın üzerinde kaşığı döndürmeye başladığımda, “Hızlı hızlı,” diyerek sıkıca tembihledi Seher Hanım. Hiç itiraz etmedim. Kendi helvamı hızlıca kavurmaya başladım. Henüz ölmemiştim ama boşanmaya karar vermiştim.
Okunan dualar eşliğinde eklenen un, yağın içinde kıvamlanırken, çevirmeye devam ettim. Ben ve Selim. Katıyla sıvı, ateşle su, siyahla beyaz, Afrodit’le Ares. Birbirimizin içinde eridik, eridikçe özleşip tutunduk. Tavada kavrulan un ve yağ gibi. Daha ne kadar döndürmeliyim kaşığı? Topak topak olan tortular ne zaman tatlanacak? Kolum ağrımaya başladı. Yoruldum. Ne zor işmiş bu helvayı yapmak.
Fıstık koymayı unuttunuz diye höykürmeseydi kurulduğu başköşeden babaannem, ne güzel kaptırmış gidiyordum işte. Seher Hanım, “Fıstıksız olmaz, tadını o verir,” deyip de atıverdi avucunun içindeki fıstıkları tavanın içine. Tava da bizim aşure kazanından büyük. Eline yapışıp kalanlarsa yere döküldü. Halamın kızı, alelacele topladı yerdekileri. “Ziyanı yok fazlası tadını kaçırırdı zaten,” dedi. Tezgâhın üzerindeki çöp kovasına attı küçük taneleri. Kavga dövüş götürüldüğüm doktorun muayenehanesinde, anestezi ile karnımdan, yüreğimden zorla söküp atılan bebeğim gibi. Boşanırsak mirasçı olmasın, o çok övündükleri zenginliklerinden pay almasın diyeymiş. Annesi öğütlemiş. Çocuk yapmak için daha çok erkenmiş. Dik başlılığım geçince çocuk düşünülürmüş. Kadın, çalışmak istiyorum diye tutturmasaymış. İlle de çalışacaksa başkasının yanında değil de kocasının yanında çalışsaymış. El âlem ne dermiş sonra. Oğlanı koparıp götürmek miymiş maksadım?
Fıstıkların rengi kahverengine döndüğünde, annem ocağın diğer ucunda fokurdayan şerbeti tavaya, umutlarına boca etti. Dualar okudu, hayaller kurdu. Durdurmak istedim. Yüzüne baktım, sustum. Azıcık beni anlayabilseydi döker miydi o şerbeti? Limon da sıkılıyormuş, hiç bilmezdim. Şekeri tatlandıran birkaç damla limonmuş. Ben kahve içerdim, Selim çay severdi. Çok övündüğü bilmem kaç milyonluk arabasında bir onun sevdiği şarkıları dinlerdik bir de benimkileri. Olur sanmıştık.
Tavada bilinçsizce hareket eden şeker taneleri yükseğe fırlayıp yeniden dibe çöktü. Fokurdaya fokurdaya kayboldu gitti. Son kavgamızdan sonra kaç gün eve gelmemişti Selim? Ben kaç şişe şarap içmiştim kararımı verinceye dek. Ne büyük sorun olmuştu çok yıldızlı otelde yapılan düğünümüzün birkaç gün öncesinde aldığım o kadeh? Melekler evinize uğramayacak diye söylenip durmuştu çatal dilli.
Seher Hanım omuzumun üzerinden eğilip de düğmeyi kısığa aldı. Ocağın alevi azaldı, cızırtılar arttı. Selim’e olan öfkem azalırken etrafımda çoğalan sesler gibi. İlk zamanlar duymazdan geldiğim ahlar, vahlar, tühler şimdi çok daha yakınımdalar.
“İyice ez de topaklanmasın,” dedi annem. Ezdim. Arkadaşlarım, diplomalarım, kariyerim, diz üstü eteklerim, askılı bluzlarım. Ezmiştim. Çok yoruldum. Seher Hanım, tavanın kapağını kapattı, helvayı demlenmeye bıraktı. Ilıyınca niyetimizle yiyelim dedi. Konu komşuya vermeyin haneden çıkmasın diye de tembihledi. Kahvaltı bile etmeden aç karnına tepeleme dolu bir tabak yedim, dileğim gerçekleşsin diye. Midem biraz buruldu, içim bayıldı. Olsun! Her gün acele bacı helvası da kavrulmuyor ki.
Evden çıkmadan önce çantamı son kez kontrol ettim. Pasaportum, biletim yerli yerinde. Pijamalarımı da almalıyım. Veda için Seher Hanım’a da uğramalı. Ya da boş vereyim nasıl olsa annem, dileği olsun diye yakında yeniden çağırır.






