“Vallahi komiserim, Nuri beyim öyle şey yapacak adam değildir. Yaptıysa da vardır bir bildiği.”
“Öyle mi yalaka Recep?” Komiser Sedat odadaki polis memurlarına baktı. “Duydunuz mu çocuklar?”
Hakan ve Ahmet de komisere katıldı, hep birlikte kahkahayı bastılar.
“Ulan, gün aşırı meyhaneci Nuri’nin ifadesini almıyormuşuz gibi. Tövbe estağfurullah.”
“İki gözüm önüme aksın. Bizim patron durduk yere böyle şeyler yapmaz. Vardır bir bildiği. Hem zaten hiç vurmadı ki.”
“Oğlum, adam yoğun bakımda yatıyor. Nasıl vurmadı?”
“İtişirken oldu ya. Adam masanın üstüne düştü. Sonra da yerden yere vurdu kendini.”
Ahmet yavaşça Recep’in kafasına vurdu. “Az hergele değil bu ya. Tam bir patron yalakası mübarek.”
“Adam kendini dövdü demek.” güldü Hakan.
“Sağdıç, bunun kaybetmekten korktuğu iş de meyhane bulaşıkçılığı ha.” Ahmet de güldü.
“Ahmet abi, niye küçümsedin ki şimdi? Ekmek parası kazanıyorum ben o işten.”
“Off! Oğlum, konu bu mu şimdi? Şunun ifadesini aynen yazın da imzalatın. Bir cacık çıkmayacak bundan.”
“Hakkı’yı mı alacağız şimdi?”
“Onu alın. Avukat da biraz ayılır o zamana kadar.”
“Geç Hakkı, otur şöyle.”
Sandalyeyi gürültülü bir şekilde çeken Hakkı, gösterilen yere oturdu.
“Nasıl gidiyor işler Hakkı? Perdecilikte çok para var herhalde; her akşam meyhanedesin.”
“Allah’a şükür.”
“Ulan ağzı leş gibi rakı kokuyor, hâlâ Allah diyor.”
“Ne güzel işte komiserim. İçince bile hak yolundan şaşmıyor bizim Hakkı.” Pis pis sırıttı Ahmet.
“Ulan oğlum ne seviyorsunuz boş muhabbeti. Aç ekranı, başla yazmaya.”
“Anlat bakalım, ne oldu Hakkı?”
“Kavga çıktı komiserim.”
“Hadi ya. Duydunuz mu çocuklar kavga çıkmış? Nasıl oldu? De, anlat hele.”
“Tahsin’i bilirsiniz; adamın ağzı var dili yok, ekmek parası derdinde.”
“Eee.”
“Bizim esnaf arkadaşlarla toplaşmış içiyorduk. Çok da insan yoktu. İlerde ayyaş avukat tek başına takılıyordu.” Etrafına baktı. “Çayınız falan da yok. He mi?”
“Oğlum gece gece ne çayı? İçmişiniz içeceğinizi. Anlat hadi.”
“Tahsin ağabey, uduyla güzel güzel çalıyordu. Nuri geldi, Tahsin’in önüne dikildi.” Yutkundu Hakkı. “Su verin bari. Dilim damağıma yapıştı.”
“Kalk Ahmet, şuna bir bardak su getir. Gece vakti bela bunlar.”
Az ötedeki damacanadan doldurulan suyunu içti.“Neyse. İşte komiserim. Tahsin çalmaya devam etti. Nuri yakasına yapıştı, başladı dövmeye. Vurdu babam, vurdu.”
“Tahsin karşılık verdi mi?”
“Allah’ı var, robot gibi durdu adam. Sanki dayak yemeği o da istiyormuş gibi.”
“Allah allah! Sonra?”
“İşte Allah ne verdiyse vurdu Nuri. Önce tokat; sonra yumruk, tekme.”
“Ayıran olmadı mı?”
“Yok. Biz donduk kaldık. En sonunda da Tahsin bayıldı zaten.”
“Tamam.İfadeyi tamamlayın da imzasını alıp gönderin şunu.”
“Geç Levent, otur.”
“Avukat Levent, diyeceksiniz.”
“He, avukat Levent! Geç otur. Ne oldu bir de sen anlat.”
“İşe bak! İlk defa tanık oluyorum ben ha. Eskiden avukat olarak çok bulundum buralarda. Ee, artık karakol gibi basit işlerle uğraşmıyorum. Çok şükür Allah verdi, ben de yürüdüm.”
“Avukat, avukat; kes tatavayı! Ayakta duracak halin yok, dilin pabuç gibi.”
“Meyhaneci Nuri, niye dövdü Tahsin’i?”
“Âlem denen meyhaneye her gün giderim. Evde dırdır dinlemektense Tahsin’in udunu dinlerim daha iyi.”
“Kısa mı kessen?”
“Yok! Kısa kesemem ben. Nuri, Tahsin’i dövdü. Bu kesin. Ama neden dövdü? O topladığınız adamların içinden bir ben biliyorum sebebini.”
“Neymiş sebebi?”
“Zaten siz polis milleti de hep işin magazininde değil misiniz? Muhabbet girdabınıza malzeme toplamak derdiniz. Bu yüzden siz susacaksınız, ben anlatacağım işin neden olduğunu.”
Komiser Sedat, Hakan ile Ahmet’e döndü. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Avukat Levent de bu gülümsenin verdiği yetkiyle anlatmaya başladı.
“Meyhaneci Nuri, geçenlerde bir garson kız aldı işe. Adı Melek. Gerçeğini bilemeyiz tabii. Yok! Bakmayın öyle, konsomatris falan değil. Garson canım bildiğin.” Sustu, yutkundu.
“Nuri’yi bilirsiniz. İşe aldığı her kadına salça olur. İşte neyse.”
Odadakiler pür dikkat dinliyordu avukatı. “Geçenlerde Tahsin bir şarkı çalıyordu dertli dertli. O sırada Melek de dikilmiş pür dikkat onu dinliyordu. Tahsin de arada başını kaldırıp Melek’e bakıyordu. Gözümle gördüm. Güldüm. Âşık be bunlar, dedim içimden.”
Gülümseyerek anlatmaya devam etti. “İşte o gün Nuri de gördü bu sahneyi. Kıza göz koymuş demek ki; bozuldu. Bugün ise Tahsin yine aynı şarkıyı çalmaya başladı. Meyhaneci Nuri de şarkıyı duyar duymaz Tahsin’in önüne dikilip dik dik baktı. Dur, diyordu sanki bakışlarıyla. Tahsin durmadı, daha dertli çaldı.”
“Sonra da sopayı yedi öyle mi? Niye tepki vermedi peki?
“Bilmem. Tahsin dayak yerken, Melek de uzaktan bakıyordu. Nuri beyciyim; elin kolun acıyacak, diye sesleniyordu. Ondandır belki. Zaten işin sonunda da Nuri’nin üstündeki tozları temizliyordu Melek.”
Sesi, dertlenmiş gibiydi.“Ya! Âlem derler buna. Ben de, saf Tahsin de Melek’i yanlış anlamışız. Hadi ben neyse de; garibim Tahsin canından olmazsa, işinden oldu. Yine de ölüvermez inşallah.”
Fotoğraf: Mehmet Sarıbey






