Evde ders çalışırken elektrikler gitti. Odamda boş boş oturup gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim. Yarın sınav var, kötü oldu bu iş. Televizyon odamızda bir sigara yakıp İlkay eve gelir mi diye düşünürken yandı floresan. Birden kapı zili çaldı. Açtım. Polisler. Sivil.
- Atalay n’aber koçum.
- İyi.
- İlkay nerde.
- İki gündür gelmiyor.
- Nerde lan bu adam.
- Bilmiyorum.
- Eve bakıcaz.
Dördüncü gelişleri bu. Her odaya girip çıktılar. Kutu gibi ev, işleri çabuk bitti. Dağıtacakları bir yer de yok, bütün ev dağınık zaten. Bilgisayarım şifresiz, onu da kontrol ettiler. Aralarından pörtlek gözlü olanı, ‘’Kendine iyi bak Atalay, o tıfıl’ı buluruz biz’’ deyip, sertçe sırtıma vurdu. Birbirlerine kaş göz yapıp , umduklarını bulamamanın siniriyle evden gittiler.
İlk gelişlerindeki ödün başka bir şeye karışma hali yoktu bende bu sefer. Ama yine de biraz tırstığımı itiraf etmeliyim. Adamların samimiyet lafları da can sıkmaya başladı, sanki kanki olduk. Bu iş nereye varacak bakalım. Ah be İlkay bulaşmayacaktın böyle işlere. Ne güzel okuyup mezun olup gidecektik. Ondan sonra hangi kara parçasını kurtarmak istiyorsan kurtar. Küçüklüğünde de böyleydi bu adam. Her şeye zıt, her şeye muhalefet. Bir oyun kurarız, eksiğimiz olur, yalvarırdım gel oynayalım diye. “Yok ben oynamıcam, solucanlara bakıcam” der, beni sinir ederdi. Ama bir şekilde affettirirdi kendisini. İlgi alanlarına yönelik uzun uzun konuşmaları çok hoşuma giderdi. Paylaşımcıydı, elindekini başkasıyla bölüşmeden yediğini hiç görmedim. Bugüne kadar hep ikimiz takıldık. İyi kötü ne hikayeler birikti. Lise bitinceye kadar siyasetle aramız yoktu. Ne olduysa, üniversite birinci senede, sınıfındaki o Batmanlı kızla tanışmasıyla oldu. Berfin. Güzel kız. Siyah saçlar, siyah gözler. Yakıyor ortalığı. O gün bugündür devrimcilik.
Fazla oyalandım. Biri beni şu çalışma masasına oturtsun. Telefon çalıyor. Eyvah. Sevim teyze. Anlaşıldı, bu akşam bana rahat yok.
- Alo. Merhaba Sevim teyze. Çok iyiyim sağ olun, sizler nasılsınız. İlkay bir arkadaşına gitti. Sınavla ilgili sanırım. Evet yarın vizeler bitiyor. Telefonunu evde bırakmış, sessizdeydi herhalde, duysaydım açardım. Tamam. Söylerim Sevim teyze. Çok teşekkürler. Burhan amcaya çok selamlar, siz de kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere.
Karakterim bozuldu bu adamı idare edeceğim diye yalan söylemekten. Eve uğramadığı gibi, bir de telefonlara da cevap vermiyor. Ulan İlkay, seni bir göreyim, ağzına sıçıcam.
Kampüse doğru yol alırken kumrular kuğurduyordu. Hava yarı güneşli. Gece başlayan hafif rüzgâr girdap gibi döndürüyor dökülen yaprakları. İçimde sabahın ve gireceğim vizenin yarattığı karın ağrısı var. İlkayı bulmam gerek. Hangi delikte ne boklar karıştıyor bir soruşturmam lazım.
Vize beni iyi zorladı ama kotardım diyebilirim. Kendime ödül olarak çay almaya giderken kantinin biraz gerisindeki müzik bölümünün önünde duraksayıp, gıptayla dinledim icralarını öğrenci arkadaşların. Çalgılar ellerine nasıl yakışıyor. Müzikle iç içe olmanın coşkusu. Tamam. Her bölümün kendine göre zorlukları ve saçmalıkları vardır. Ama müziğin içinde olmak şu bizim yaşadığımız akademik ezberin ininde olmaktan kat kat daha iyidir. Gerçi çaldıkları türler benim zevkime hiç uymuyor. Olsun yine de güzel.
Kendime bir yer bulup çayımı yudumlarken, cebimden çıkardığım sigara paketiyle buruşmuş bir kâğıda yazılmış not geçti elime. ‘’İlkay bende, yarın benim eve gel. Onur.’’ Hangi ara koydu ya bu notu. Heyecan bastı şimdi. Berfin de ortalıkta gözükmüyor. Sizin yapacağınız işin var ya ben. Allahtan vizeler bitti. Şu bizim Eyüp’ü arayayım, biraz laflarız. Yoksa kafayı yerim evde tek başına.
Eyüp haftada bir mutlaka uğrar bize. Çayı kendi demleyip zahmet çıkarmaz. İlkay pek sevmez onu. Geçenlerde kapıştılar. Sayenizde 6 Kasım resmi tatil gibi oldu demesi ve siyasi konularda İlkay’a takılması kızıştırdı ortamı. Yatıştıran ben oldum. Eyüp’ün şu ukalalıkları olmasa, iyi çocuk aslında. Bu akşam gelmesi de çok iyi oldu. Kafamı dağıttı biraz. En iyi bildiği konuları konuşmakta çok mahir. Yakın çevremizdeki arkadaşların kızsızlık sorunları temel gündemimiz. Arkadaşlardan birinin, kaldığı evin odasındaki duvara göt resmi çizdiğinden bahsetti Eyüp. İşi o noktaya vardırdılar. Aralarında para toplayıp şişme alalım lafları dolaşıyormuş ortalıkta. Ne günlere kaldık. Kızsız cenah genişliyor. Mevzunun derinliği Freud’u bile aşar.
- İlkay’ınkini almışlar bugün.
- Kim. Ne zaman.
- Bu sabah.
- Sen kimden duydun.
- Ahmet geçenlerde kaldığı evin sahibiyle kapıştı biliyorsun. Ondan sonra Berfin’in oturduğu mahalleye taşınmış. Bu sabah okula gelirken görmüş olayı.
- İlkay’ın haberi vardır kesin.
- İlkay nerde.
- Bilmiyorum. Kaç gündür uğramıyor eve.
- Siktir lan.
- Vallahi bilmiyorum nerde olduğunu.
- Oğlum. İnsan ev arkadaşının nerde olduğunu bilmez mi.
- Bir arkadaşa uğrayacağım diye çıktı evden birkaç gün önce, sonra bir daha yok. Telefonunu da açmıyor.
- Atalay bu adama mukayyet ol. Başı büyük belaya girecek.
- Söylerim.
- Ben kalkayım. Yarın ödemeler var. Erkenden halletmem lazım. Görüşürüz.
- Görüşürüz. Eyvallah.
İki otobüs değiştirdim Onur’un evine varıncaya kadar. Beni başka bir eve götürdü. Kapıyı açan yaşlıca teyze buyur etti ikimizi. İlkay oturma odasında sigara fosurdayıp, pencereden dışarıyı gözetlemekle meşgul.
- Nerdesin oğlum ya. İnsan bir haber bırakır. Öldüm meraktan.
- Sana da merhaba.
- Kes şu rol yapmayı. Berfin’i almışlar.
- Haberim var.
- E ne olacak şimdi.
- Bakarız icabına.
- Polisler geldi eve.
- Ne diyorlar.
- Ne diyecekler. Selamları var. Çok özlemişler seni.
- İyi.
- Ne iyisi İlkay. İşler bu sefer boka sarıyor galiba.
- Dinle beni. Üç gün sonra büyük bir eylem olacak kampüste. Polis kitleselliğin önüne geçmek için operasyon çekip insanları korkutmaya çalışıyor. Tezgah kurulmuş. Ötüken spor da dahil olaya, kaç gündür herkese hırlayıp duruyorlar.
- Onu bunu bilmem . Sevim teyze sordu seni.
- Aradım. Sıkıntı yok. Eylem günü etrafta görünme ortalık karışabilir.
- İlkay.
- Ne.
- Boşver. Bir durum olursa ararsın beni.
- Tamamdır. Dikkat et kendine.
- Sende.
Eylem gününün sabahı geceden kalma elm sokağı kâbuslarına rahmet okutan rüyaların huzursuzluğuyla sigara üstüne sigara içtim keş gibi. Kül tablasını göremiyorum. Meraktan kuduracağım evde. Korkuyorum. Ama bekleyemem daha fazla, gideyim göreyim. Uzaktan izlerim durumu. Hırgür olursa harekete geçerim. Daha önce de tecrübem var. Yırtmıştık bir keresinde geçen sene. Ne gündü ama. Koşturmaktan ve gülmekten gırtlağım çıkacaktı dışarı.
Kampüs’ün önünde tahmin ettiğimin yarısından bile az bir kitle mevcuttu. Yıldırma işe yaradı sanırım. Ortalıkta da fazla polis yok. Çevredeki kafelerde sabahın bu saatinde neden bu kadar çok insan var. Neyse anlarız. İki öğrenci güvenlikteki sivillerle tartışıyor. İçeri almayacaklar belli. Kortej oluşuyor. Sloganlar başladı. Kampüse yakın evlerin balkonlarından yuhlamalar, küfür savurmalar, hakaretler de girdi işin içine. O an iki-üç hafta önce Berfin’in kendi yazdığı ve bize okuduğu, oldukça sert ve bağıran şiirin hafızamda yer etmiş iki dizesi geldi aklıma.
SİZ KARGIŞLAYIN PİS TÜKÜRÜĞÜNÜZLE UMUT KOKAN ÇİÇEKLERİ
BEN YÜCELTEYİM GÜRLEYEREK GECENİN YILDIZLARINI
Kafelerde oturanlar ayaklandı şimdi. Gruplar halinde korteje saldırmaya başladılar. Sopalar, zincirler, bağırış, çığırış, tam bir arbede. Nedense çevikler daha yeni geldi. Karışıklığın ortasında kimi tuttularsa dolduruyorlar otobüse. O toz bulutu içinde İlkay’ı fark ettim. Gözlerim arıyordu zaten. Biriyle kavga ediyor, fırla Atalay. Yanına vardığımda kanlar içinde yatıyordu. Hiç düşünmeden iki arkadaşın yardımıyla civardaki en yakın taksi durağına götürdük. Arka koltuğa yatırdıktan sonra yanına oturup bıçaklanan yarasına elimle bastırdığımda, dostumun inlemesinin şokuyla, ‘’Nasıl olur lan böyle bir şey’’ diye bağırmamı umursamayıp kökledi gaza taksici.
Hastaneye geldiğimizde, acilden sedyeyle hasta ve ilaç kokuları arasından geçerek götürdüler İlkay’ı ameliyathaneye. Hastanenin bahçesinde bank’a oturduğumda korku ve endişenin etkisiyle hafızam bana bugün İlkay’la ilgili yaşadığım bütün anları, elektro şok verir gibi sahneledi. Bir sigara yaktım. Gözlerimde mazi sıralandı. Çocukluğumuzdaki oyunlar, okul günleri, ergen hayallerimiz, ilk aşklar, tartışmalarımız, muzipliklerimiz. Dayanamayıp bıraktım kendimi, fıskiyeler açıldı, hüngür hüngür.
Birkaç gün sonra Sevim teyze, Burhan amca ve Berfin’le, İlkay’ın kritik evreyi aştığını öğrendiğimizde odasına girip uyanmasını bekledik. Sargılar içinde yatan dostum gözlerini açtığında hepimiz koyuverdik sevincimizi gözyaşlarıyla. Ortamın havasını dağıtmak için yaptığım esprinin ardından, zorlanarak da olsa, çocukluğundan beri yitirmediği o aydınlık gülüşü takındı İlkay. Boğazım düğümlendi. Yaşam denen fırtınanın, insan hayatına soluk bile alamadığı bazı anlık deneyimler kattığını düşündüm.






