Bebek ağlıyor. Onun bebeği. “Hemen gitme,” diyor annesi. “Bırak, ağlasın biraz. Alışır.” Neye alışır? Benim yokluğuma, her ihtiyacı olduğunda annesinin gelmemesine, daha otuz günlükken başının çaresine bakmaya mı alışır? Alışmasın. Çayından bir yudum alıp ayağa kalktı. “O kadar da aç değilim, dalsın sonra yerim.” Annesi elindeki çatal bıçağı tabağa bırakıp arkasına yaslanıyor, dudaklarının kenarları memnuniyetsizlikle aşağı kıvrıldı. “Sen gelene kadar yumurtan buz gibi olacak, yemen lazım. Besleneceksin ki sütün olsun.” Saç diplerine, ensesine, iki kürek kemiğinin arasına incecik iğneler saplanıyor kadının, acıyla dudaklarını birbirine bastırıyor, dişlerini sıkıyor. Hain. Ulan bir de annem olacaksın şu senin yaptığını düşmanım yapmaz. Boş memeleri sızlıyor, gözleri kararıyor. Bebeğini duyuyor tekrar, arka odaya yürürken omzunun üzerinden sesleniyor. “Su ve uyku, dedi doktor. Bazı kadınlarda olurmuş böyle, sonradan gelirmiş süt. Yemekle ilgisi yokmuş.” Odanın kapısını açınca pudra, ekşimiş süt, beyaz sabun kokusu doluyor burnuna, beşiğe yaklaşınca bebeğin incecik miyavlamaya benzer yakınması kesiliyor. Kokumu aldı. “Çok biliyor onlar. Ben dediydim sezaryenden sonra zor gelir süt uğraşmak lazım, hemen dayadılar mamayı tabii. Olmaz ki. Bak işte.” Kucağına alıp parmaklarını, yanaklarını öpüyor, sandalyenin üzerinde duran şala uzanıp tek eliyle bebeğini göğsüne bağlıyor. Bebeğin gözleri kapalı, burnunu kadının memesine bastırıp dudaklarını açıp kapıyor. Biberonu hazırlamak için mutfağa geçiyor, annesi arkasından geliyor. Gelmese. Gitse ya artık. Bırak beni anne. Bırak ağlayayım biraz.
Bebeği bana verse ya sıkıştırmış çocuğu oraya. Elim ya ben, bırakmıyor bakayım. Bu yorgunlukla sütü olmaz tabii. Dinlemiyor ki inat. Küçükken de böyleydi. Anne olunca büyüyeceksin ama canım biraz. Hep burnunun dikine olmuyor, söz dinleyeceksin. “Siz geçin içeriye ben hazırlarım.” Bak cevap bile vermiyor. İstemiyor beni burada. Dilinin ucuna geliyor, kendine bakamıyorsun daha şu sabiye nasıl bakacaksın, diyecek, tutuyor kendini. İyice huysuz oldu doğumdan sonra. Ben laf söz olmasın diye gık dememiştim, zamanında hem evi hem kocamı çekip çevirmiştim. Sütüm de vardı tabii memeyi bırakınca fışkırırdı bile ortalığa. Gayret etmek lazım. “Ver bari ben vereyim biberonu, sen de çayını iç rahat rahat.” Kadın, bebeği annesinin kucağına bırakıyor, ellerini üzerinden hemen çekmiyor. Amma da düşkün. Ben de böyle miydim? Hiç hatırlamıyorum. Uysal bir bebekti zaten. Emer bıraktığım yerde uyurdu, bu anasına çekmemiş. Hep kucağında, şımartıyor tabii. “Doydu anne, bıraktı, zorlama.” Nasıl da ittiriyor minicik ayaklarıyla, böyle az az iç kucakta gez tabii değil mi? Dur, tam doyurayım da seni, anan rahat etsin. Yok, almayacak biberonu. Bebek kafasını sağa sola sallıyor. Şuna bak, hırsından kıpkırmızı oldu suratı. “Anne! Bırak dedim.” Deli mi ne? Kadın koparır gibi çekip alıyor bebeği annesinin kollarından. “Aman al. Ana-kız yapışın birbirinize, sonra açlıktan yorgunluktan helak olun. Ben karışmıyorum.” Bebek hırsla iki yana açtığı kollarını titreterek avazı çıktığı kadar ağlıyor kadının kucağında. Kadın çıt çıkarmadan süzülen gözyaşlarını saklamak için arkasını dönüyor. Annesi, onları rahat bırakmak için balkona çıkıp bir sigara yakıyor. Havada keskin kemiklerine işleyen bir soğuk var, ürperiyor. Burnunun ucu sızlıyor, gözleri yaşarıyor. Kış ortasında evimi barkımı bırakıp geldim, gene yaranamadım hanımefendiye. Derin bir nefesle ciğerlerine dolduruyor dumanı, burnundan çıkıp gitmesine izin vermeden önce kısa bir an içinde tutuyor zehri. Bebek susuyor. Kadının “Şşşt... Geçti,” dediği duyuluyor derinden. Annesi sigarayı yere atıp terliğinin ucuyla söndürüyor.






