Her zamanki gibi lacivert takım elbisesini giymiş, servisin gelmesini bekliyordu. Servis, iki dakika on iki saniye gecikmişti. Sinirlendi. Dört dakika kırk beş saniye sonra köşede göründü. Şoföre çıkışmayı düşünüyordu. Sonra vazgeçti. Yine de kendini tutamadı. Binerken kapıyı sertçe kapadı. Kafasını arka tarafa çevirmeden yüksek sesle,“Günaydın,” dedi. Servisin ön koltuğuna kuruldu. Mırıltılı, “Günaydın,” seslerini tek tek saydı. İki kişi selamını almamıştı. Kaşlarını çatarak geriye döndü. Sesi çıkmayanlardan birinin uyuduğunu, diğerinin kulaklığını takmış olduğunu fark etti. Bir an kasvet basmıştı içini, sonra ferahladı. Az kalsın varlığının reddi duygusuna kapılacaktı. Şoföre arabayı nasıl kullanacağına, trafikte nasıl davranacağına dair talimatlar vermeye başladı yine. İçin için söylense de karşılık vermiyor, belaya bulaşmak istemiyordu şoför. İşyerine geldiklerinde Hayri Efendi yine saatini kontrol etti. Altı dakika yirmi üç saniye erken gelmişlerdi. Bugün trafik pek yoğun değildi gerçi, ama bu durumu verdiği talimatlara bağladı.
Çalıştığı birime yöneldi. Bodrum katındaydı arşiv. Kırk dört yıl on ay yirmi yedi gündür arşivde çalışıyordu. Yavaşça indi merdivenleri. Bu yıl altmış beş yaşını tamamlayacağı için zorunlu emekliliğe ayıracaklardı. Bunun sıkıntısını yaşıyordu. İşini önemsiyordu. Kurumun belleğiydi burası. Kendini güçlü duyumsuyordu burada. Yalnız müdürün, “Hayri Efendi, yanına yeni memur bir arkadaş vereceğiz. Sen emekli olmadan yetiştir onu,” sözü bir şeylerin kayıp gittiğini duyumsatıyordu. Demek vazgeçilebilir biriydi.
Emekli olduktan sonra ne yapacağı dert olmuştu içine. Önünde kocaman bir boşluk açılmıştı. Kahvehane alışkanlığı yoktu, dostları yoktu, iş dışında herhangi bir uğraşı yoktu, gidip gelebileceği herhangi bir yer de. En önemli uğraşını alacaklardı elinden, işini.
Saat dokuzda çeşitli birimlerden dosya talepleri gelmeye başladı. Bir iki memura çıkıştı. Dosya isteme formlarını kullanmak yerine, bir kâğıda yazdıkları notla dosya istemişlerdi. “Memuriyeti hiç öğrenemeyecek bunlar,” diye söylendi. Bu not kâğıtlarını reddetti. Her şey kurallara uygun olmalıydı. Bürokratik gelenekler bilgelik taşıyordu. Nedenini niçinini sorgulamaya gerek yoktu. Vardı elbet bir bildikleri. O dosyaları koruyarak, evrakların zarar görmemesini sağlayarak üzerine düşeni yapıyordu. Dosya talepleri saat ona kadar alınıyordu. İstenen dosyalar saat on birde teslim ediliyordu.
Önlüğünü giydi, eldivenlerini ve maskesini taktı. Dosyalara, evraklara şefkatle yaklaşıyordu. Her dosyanın içinde bin bir çeşit evrak vardı. Özenle korunması gereken. Kendi yaşında, hatta daha eski dosyalarla arkadaştı burada. Tozlanmış dosyalar, sararmış evraklarlaydı işi. Elbette sayılarla. Hangi dosya nerede, hangi sayı ile arşivlenmiş ezbere bilirdi. Dosyaları yirmi sekiz dakika otuz beş saniyede çıkardı. Bunları dosya teslim masasına bıraktı. Zimmet defterini dosyaların yanına bırakıp hazır etti. Temizlenmek için lavaboya yöneldi.
Saat on birde dosyaları teslim almak için memurlar gelmeye başladı. Dosya içindeki evrakların zimmet defterine işlenmesi hep uzun sürerdi. Onlarca evrak elden geçerdi. Memurlar bunu fuzuli bir iş olarak görürlerdi. Güvenilmez görüldüklerini düşünürlerdi. Yine de Hayri Efendinin otoritesine boyun eğerlerdi. Genç bir memur, “Bizi bu işlerle uğraştırma Hayri Efendi!” dediğinde sinirden eli ayağı titredi. Koltuğuna yığıldı. “Hadsiz,” diye kükredi nefesi elverdiğince. Yanındakiler genç memuru uzaklaştırdı, Hayri Efendiyi sakinleştirmeye çalıştı. “Ben senin evrakları iç etmediğini ya da kaybetmediğini nereden bileyim,” diye sinirle söylendi. “Evrakları ne yaptığın belli olmasın ve sorumlusu ben olayım öyle mi,” diye ekledi. Bunun açıklamasını yapmayı bile zül kabul ediyordu. Usulü bilmeleri lazımdı. Derin nefes aldı. “Ahh! Şu yeni kuşak. Yol yordam öğrenemeyecek bunlar,” diye inledi.
Öğle arası gelmek üzereydi. Müdür, yirmi yaşında çiçeği burnunda bir memurla arşivde belirdi. Toparlandı, ayağa kalktı, ceketini ilikledi. “Rahat ol Hayri Efendi,” dedi müdür. Yanındaki çocuğu tanıttı. “İşte bu arkadaşa her şeyi öğreteceksin, senin yokluğunu aratmasın,” dedi. Hayri Efendi, “Emredersiniz müdürüm,” diye yanıt verdi. Müdür çıktıktan sonra inceden süzdü çalışma arkadaşını. İçinde bir şeyler eriyip kayboluyordu. Kırk dört yıl beş ay yirmi bir gündür başrol oyuncusu olduğu bir hikâye sonlanıyordu. Anasının karnından arşiv memuru olarak doğmamıştı elbette. O da emekliliği yakın bir memurdan öğrenmişti bu işi. Gencecikti. Nice müdürler gelip geçti bu süre içinde. Hayri Efendi konuşmaya isteksizdi. Sadece, “Rahat ol, emekli olmadan her şeyi öğreteceğim sana,” dedi.
Öğle arası gelmişti. Sefertasını gazete serdiği masaya çıkardı. İştahı kaçmıştı. Pek bir şey yemedi. Bir dönemin sonu geliyordu. Burada otorite oydu. Dışarıda ne yapacaktı? Önemli bir adam olarak kalabilecek miydi? Yoksa anılarına mı gömülecekti? Yorgun bedeniyle, ağır ağır, bir yokuşu çıkar gibi ölüme mi yürüyecekti? Nefessiz kalana dek. Düşünceler içindeyken mesai saatini kaçırmak üzere olduğunu fark etti. Tam iki dakika otuz yedi saniye kalmıştı. Aceleyle masayı topladı. Yeni memur mesai saati başlamadan gelmişti. “Aferin, yokluğumu aratma olur mu,” dedi. Ve ilk dersini verdi. “Dosyaların, evrakların da bir ruhu vardır, incitme onları, değerini bil! Şey, bir de kimse vazgeçilmez değildir, unutma,” diye ekledi.






