Otobandaki trafik ışıklarını geçtim. Engebesiz yola yağmur inmesinden, hızımı kesmesinden korkuyorum. Denizli’de teftişini yaptığım mağazanın sahibi, “Bu gece burada kalın, yarın çıkarsınız yola,” diye ısrar ediyor. Atlatıp Acıpayam’a doğru yol alıyorum. Nehir’in kasabanın ücra köşesindeki evine gidip iki gün kafa dinleyeceğim. “Benim bu eve yolum pek düşmeyecek. Malum baba yadigârı. Hatırası kalsın diye yaptırmak istiyorum,” dediğinde üç yakın arkadaşı olarak bu evin yapımına destek olduk. Bittiğinde Ezgi’ye, Hasan’a ve bana anahtarlarını vermişti. “Canınız sıkkınsa isterseniz haber bile vermeyin. Çıkın gelin. Kafanızı dağıtın. Sonra yürüyün gidin cehenneminize,” demişti gülerek.
Bazen onunla baş başayken sohbet etmeye çalışırdım. Sonra benden kaynaklı sandığım sessizlikler başlardı. Bunu dağıtmak için sebepler uydurup kaçar, geri gelirdim. Ama yanımızda birkaç kişi daha olsun, aramızdaki kimya yerini bulurdu. Baş başayken konuşmayı beceremediğimiz her şey konuşulurdu.
Yol boyunca birkaç ışıkta daha durdum. Her defasında onu arayıp aramama tereddüdünü yaşadım. Ben karar veremeden yeşil yanınca, bomboş yolda direksiyon sallamaya daldım. İki saat sonra kasabaya vardım. Eve giden yola girecektim ki, birden atölyesine giden yola saptım. En iyisi sürpriz yapmak.
Hafızamı zorlayarak, atölyeyi onu aramadan bulmayı başardım. Taş binanın önündeki bahçede çiçekler kurumuş. Kapıda bir kamyon, kasasında iki kişi var. Arkalarına mesafe bırakarak park ettim. Adamlar kasadaki halatları toplarken beni fark ettiler. Arabadan indim. “Kolay gelsin,” diye seslendim. Yarım ağız, “Sağ ol,” dediler. Ben bahçe kapısına yönelince, “Selim abi,” diye içeri bağırdılar. Kapıyı açmadan durdum. Selim de kim. Doğru geldiğime eminim. Binanın açık kapısından bakıyorum. İçerisi karanlık. “Nehir buralarda mı acaba,” diye sorarken, bahçeye beyaz tenli, yorgun suratlı, benim yaşlarımda bir adam çıktı. “Buyurun kime baktınız,” dedi eli belinde.
“Nehir’in arkadaşıyım. Arif ben. Kendisi buralarda mı acaba?”
Derin bir nefes bırakıyor burnundan. Uzaklardaki tepelere bakıyor. Yüzünü sıvazlıyor. Gözlerini açıp kaparken tekrar ediyor. “Arif… Arif... Galiba tanıyorum seni. İstanbul’dan arkadaşısın sen. Nehir bahsetmişti.” Duraksıyor. “Kuzeniyim ben, Selim. Gel lütfen,” deyip kapıyı açıyor. El sıkışıyoruz.
Yüzüne bakıyorum ama sorularıma cevap verecek gibi değil. Aklı başka yerde. Tekrar Nehir’i sormaya çalışırken, “Arka bahçeye geçelim,” deyip evin kapısını açıyor. Kamyondakilere sesleniyor. “Kalan ne var ne yok yükleyin. Benim depoya gidecekler.” O önde ben arkada giriyoruz. İçerisi hatırladığımdan daha karanlık. Anlam veremiyorum. Nehir bir yere gitti herhalde. O gelene kadar beni ağırlayacak. Arka bahçeye bakan sürgülü kapıyı açıyor.
“Niye taşınıyor buradan? Bir şey mi oldu?”
Soruma cevap vermeden bahçedeki iki koltuğu işaret ediyor. Bir sıkıntı var belli. Bir şey olsa birileri duyardı. Koltuk rahatsız. Yaslanamıyorum. Başımda bir ağrı var. İki kolunu dizlerine koyuyor. Yüzü yorgun görünüyor. Elleri birbirine kenetli. Dalgın dalgın yere bakıyor. Sonra alçak sesle yavaşça konuşmaya başlıyor. “Arif. Biz kimseye haber veremedik. Gördüğün gibi perişan haldeyim. Her şey o kadar ani oldu ki. Hâlâ inanamıyorum.” Biraz su içiyor. Derin nefes alıp bu kez sertçe yüzünü ovalıyor. “O kadar ani oldu ki. Hiçbir şey düşünemez haldeydim. Biz geçen perşembe akşamı talihsiz bir trafik kazası yaşadık. O kazada Nehir’i kaybettik.”
Yüzünü elleriyle kapıyor. Bir süre hareket etmeden öylece duruyor. Elleri ve omuzları şiddetli bir şekilde titriyor. Ağzından boğulur gibi nefes alıyor. Nefes verirken iki büklüm halde uzun uzun hıçkırıyor. Selim’den çıkan acı bir şey gelip içime saplanıyor. Bugün pazartesi. Üç gün olmuş. Sadece üç gün. Bu nasıl olabilir? En son ne zaman görüştük? Neredeydik? En son bana ne demişti, hoşça kal mı? Geçenlerde İstanbul’a gelmiş akrabasında kalıyordu. Beraber dışarı çıktık. “Gitme bu saatte, kal bende,” dedim ama ertesi sabah dönecekti. “Bir dahakine artık,” deyip gülümsedi. Bir dahaki. Bir dahaki artık yok.
İnanamıyorum. Yerimden kalkıp bahçeyi anlamsızca adımlıyorum. Bedenim kaskatı. Gözlerim doluyor. Böyle görülmekten nefret ederim. Sertçe avucumla gözlerimi ovuşturup aniden duruyorum. Sesim yüksek. “Bu… Bu nasıl oldu? Ne zaman oldu? Neden haberimiz yok bizim?” Hâlâ hıçkırıyor. Başı ellerinin arasında. Yüzünü görebiliyorum. Biraz daha normal nefes alıyor. Cevap yok. Öylece duruyor. Sadece ağlıyor.
Ellerimle ensemi sıkıyorum. Gözlerimden yaşlar akıyor. Tutamıyorum. Selim başını kaldırıp boşluğa bakıyor. “Akşam Denizli’den bir arkadaşıyla dönüyorlarmış. Yola aniden köpek fırlamış. Arabayı kullanan arkadaşı anlık panikle direksiyonu kırmış. Toplayamayınca, yoldan aşağı,” derken eliyle aşağıya düşüşlerini gösteriyor. “Kemerini takmamış. Oracıkta… hemen…”
Burnundan derin nefes alıyor. Sonra kafasını tekrar eğiyor. Artık daha sessiz ağlıyor. Nehir gitmiş olsa da aramızda kalan sessizlikler burada. Selim ve benim aramda. Hâlâ anlamsızca dolanıyorum. Saçlarımı karıştırıyorum. Selim’in baktığı gibi yere bakıyorum. Sanki Nehir orada çimenlerin arasında. Biz de onu izliyoruz. “Başımız sağ olsun,” diyorum fısıldayarak. Görevmiş gibi. O da tekrar ediyor. Yine sessizlik. Sigarasını çıkarıp yakıyor. Elleri hala titriyor. “O kadar ani oldu ki, birçok kişiye haber veremedik. Cenaze cuma kaldırıldı. Bir yandan annesi, yengem hastalandı.” İçim burkuluyor. “Tabii,” diyebiliyorum kırgın ve yarım.
Korkarak kafamı kaldırıyorum. Gözlerim ıslak. “Biz en son görüşeli yedi gün olmuş.” Böyle şeyleri olmadan evvel hissedebileceğimi sanırdım. Hele de sevdiğim biriyse.
Kül tablasına bakıyor, kaşları çatık. “Evet. İstanbul’a gitmişti geçen biliyorum.”
İçerdekiler kalan eşyaları alırken kaçamak bakışlarla bizi izliyorlar. Biri yavaşça sürgülü kapıyı açtı. İkimiz de dönüp baktık. Ürkekçe kafasını uzattı. “Selim abi. Bizim işimiz bitti.”
Selim dizlerine dayanıp yavaşça ayağa kalkarken “Tamam, bekleyin beni arabada,” dedi. Derin bir nefes aldı. Beraber kapıya yöneliyoruz. İçerisi boş, karanlık. Nehir’in tırabzanlara astığı birkaç süs eşyası duruyor sadece. “Selim, eşyaları nereye gidiyor?” Dönüp yüzüme bakıyor. Sonra kalan boşluğa. “Yengemin evine gidiyorlar. Dün gece benden eşyalarını taşımamı istedi.” Gözleri ovalamaktan kızarmış. İki elini arkasında kenetliyor.
Evden çıkıyoruz. Kapısını kilitliyor. Elinde anahtarları görünce cebimdekini yavaşça çıkarıp ona uzatıyorum. Dönüp elimdeki anahtarlara bakıyor.
“Bunlar ne?”
“Babasından kalan bir evi varmış buralarda. Hiç gelmemiştik. Anahtarları bize de vermişti. Belki bir gün geliriz diye.”
Eli kapıdaki anahtarda duruyor bir süre. Bir şey varmış gibi ayaklarıma bakıyor. Sonra sırtıma iki defa vuruyor. “Sende kalsın.”
Beraber arabamın yanına gidiyoruz. Uzaklardaki tepelere doğru dalıp gidiyoruz ikimiz de. “Arif şimdi hatırlıyorum da, Nehir senin için hep güzel konuşurdu.” Açık havadayken Selim’in yüzü yorgun görünmüyor.
“Öyle mi? Ne derdi benim için?”
Ellerini cebine atıyor. “Yani bilmem. Akıllı çocuk derdi. İyi derdi. Severdi seni.”
Kamyonu çalıştırıyorlar. Yaklaşıp elini sıkıyorum. “Kendine iyi bak.”
Eve bakmamaya çalışarak arabama biniyorum. Gözlerimin yandığını hissediyorum. Eğilip selam veriyor. Direksiyonu tam kırıp geldiğim yönden Denizli’ye dönüyorum.