Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Eylül 2024

Söyleşi

Aysel Karaca: "Koskocaman erkek egemen bir yapı var ve o camı çatlatıp girmek çok zor."

Halide Yıldırım

Paylaş

1

3


Sosyal medya pek çok değeri değersizleştirdi, edebiyatı da.

Halide Yıldırım: Sizi edebiyata yönelten etmenler ve buna bağlı olarak yaşam öykünüz hakkında neler söylemek istersiniz.

Aysel Karaca: Her şeyden önce, insanın kendini anlatması pek kolay olmasa gerek.

Nüfus cüzdanımda Sivas yazsa da Ankara doğumluyum gerçekte, yetmişli yılların Ankara’sına doğmuş, kara kuru, Heidi kıvamında bir kız çocuğu… Ankara’nın Ankara olduğu yıllardı o zamanlar. Ulus, Kızılay, bayramlıklarımızı aldığımız Soysal Pasajı, Bahçelievler, Tunalı… Harika bir çocukluk geçirdim. Elbette yaşadığımız semtin de bunda etkisi büyüktü; Emek, İsrail Evleri. Kimler yoktu ki mahallede; milletvekilleri, Aydın Güven Gürkan yan apartmanınızda oturuyordu mesela, doktorlar, hâkimler, öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler, ünlüler; İskender Doğan, Cenk Koray, hatta Hülya Avşar bile… Babam işçi sınıfından ve siyasetle çok ilişkili biriydi o zamanlar bir partide delegeydi. Ev çok şenlikliydi yani ve mahalle de elbette…  İlk ve orta öğrenimini Bahçelievler’de Üniversiteyi Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesinde-Sonradan adı Endüstriyel Tasarım oldu- Dekoratif sanatlar ana dalında tamamladım. Ki bu bölümle uzak yakın hiçbir bağım olmamıştır. Her zaman sanatçı ruhlu biri olmama karşın bölümümü hiç sevmedim, üstelik el sanatlarına en ufak bir yeteneğim de yoktu. Yeteneğim daha çok dans ve müzik üzerineydi. Burayı sadece ailem istediği için okudum. Ama sanat hep yanı başımdaydı; müzik, halk dansları, tiyatro, ne kadar kulüp varsa üyeydim. Hak danslarını uzun yıllar oynadım. Öğretmenlik yıllarımda epeyce hocalığını da yaptım, yarışmalara ekip hazırladım. Edebiyat ise her zaman çok sevdiğimdi; kitapları çocukluğumdan beri çok severim. Fasikül fasikül ansiklopedi biriktiren bir zamandan geliyoruz. Benim için her kitap bir büyüdür. Çocukken hayatın şifresinin kitaplara gizlendiğini sanırdım, hala da öyleyim sanırım. Bu yüzdendir belki de kitabı bu denli didikleyerek okumam.

HY: Edebiyat serüveninizden kısaca söz eder misiniz?

AK: Sekiz on yaşımdan beri düzenli olarak okuyor ve günlük tutuyorum. Sanırım başlangıç olarak bunu söyleyebiliriz. Ama adamakıllı bir yönlenme otuzların başında oldu. Bu durumdan kısaca söz etmem pek mümkün değil. En az yirmi- yirmi beş yıllık bir serüvenden bahsediyoruz.

Önce Milli Eğitim Müdürlüğünün çıkardığı bir dergiye köşe yazısı yazarak başladım. O sırada TKY müdürlüğü yapıyordum. Zor bir süreçten geçiyordum; eşimden yeni ayrılmıştım, kızım henüz beş yaşındaydı, koskoca şehirde bir başınaydım, hayat üstüme üstüme geliyordu.

Derken 2004 yılında Bursa’da Doğan Yayıncılığın açtığı bir öykü atölyesine katıldım, hocamız kıymetli yazar Yücel Balku muhteşem bir rehberdi ancak dersler başladıktan üç hafta sonra geçirdiği kalp krizi sonuca vefat etti. Henüz başlamış olan yolculuğumuz havada asılı kalınca Doğan yayıncılık her hafta farklı bir yazarını bize konuk olarak göndermeye karar verdi ve Yücel’in çizdiği haritaya onlarla devam ettik. Atölye bittiğinde oturup adam akıllı yazmaya başladım ve bu öyküleri 2006 yılında Kiraz Mevsimi adıyla kitaplaştırdım. Derken yine o yıllarda Bursa Yazın ve Sanat Derneği'ni kurduk, daha sonra edebiyata burada emek vermeye başladım, pek çok etkinlik yaptık. Şimdi o arkadaşlar Bursa’da harika işler yapmaya devam ediyorlar, biliyorsun.

Sonra işin içine gönül meselesi karıştı, evlendim, 2011’de İstanbul’a geldim. Bursa’da aldığım yolu feda etmiş oldum böylece. Her şeye en baştan başlamak zorunda kaldım. İstanbul’da tek bir arkadaşım yoktu. Edebiyat çevresi dahil. Tanış olduklarım vardı sadece ama onları yanaşmayı da ben denemedim. Sanırım dışa dönük gibi görünsem de aslında mahcup bir karakterim var. Ürkeğim bu anlamda.

Sonra, sonra usul usul sokuldum ortamlara Koşuyolu Mahalle Evi’ndeki edebiyat atölyesine dahi oldum, okuduk yazdık orada üç yıl. Papirüs dergiyi çıkardık bir süre. Derken orada yaratıcı yazarlık dersleri vermeye başladım.

Oradan ayrılınca Notos editörlük atölyesine yazıldım, madem bu işi yapacağız düzgün yapalım, dedim. Sağ olsun Semih Hoca pek bir şey anlatmadı ama güzel insanlar tanıdım. Çağdaş Turan’la da orada tanıştım. Çağdaş o sıralarda yayınevi kurmayı ve dergi çıkarmayı planlıyordu. Bana da editörlüğünü teklif edince heyecanla kabul ettim tabii. Hem editörlüğünü hem yayın yönetmenliğini yaptım Gamlı Baykuş’un. Şahane bir edebiyat dergisiydi. Ama para suyun çekince kapatmak zorunda kaldık. Hâlâ içimde ukdedir. Keşke beş on yıl sürdürebilseydik. Şahane ve çok yaratıcı bir ekipti. Herkese buradan yeniden teşekkür etmek isterim. Çok emek istiyor çünkü bu işler.

Tabii bu arada deli gibi klasik edebiyat ve buna paralel disiplinler arası okumayı sürdürdüm. En az on yıl su içer gibi okudum diyebilirim. Roman ve öykü dışında edebiyat kuramı, tarih, felsefe, psikoloji ne bulursam. Ve bu müthiş bir açılım sağladı ruhumda. Daha da âşık oldum edebiyata. Ama en çok kim dersen, Poe, Dostyevski, Kafka, Tolstoy, Camus, Borges, Cortazar, Faulkner, Kundera diyebilirim, bir de Virginia…

Yerlilerdense malum; Sait Faik, Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Nezihe Meriç, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Füruzan, Sevim Burak, Ferit Edgü, Yaşar Kemal, Bilge Karasu ve daha nicesi. Dediğim gibi su içer gibi okudum uzun yıllar. Şimdi biraz daha yavaşladım ister istemez, yaş elliyi geçti, gözler üç buçuk numara oldu. Neyse…

Gamlı Baykuş kapandıktan sonra tam da pandemi patladığında derdimize derman olsun diye Panzehir Dergi’yi kurduk bu sefer. Dergi diyoruz bunlara ama edebiyat ağırlıklı bir web sitesi aslında, ama felsefe, tiyatro, sinema ve benzeri disiplinlerde yazılar da var. Ne diyordu, Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala… Eh biz de edebiyat işçiliğine devam ediyoruz hala, bitmeyen bir aşkla.

Bu işleri yaparken atölyeler devam etti elbette, yazarlık ve okuma atölyeleri şimdi Panzehir Akademi çatısında devam ediyor. Kitap analizleri, söyleşiler ve çeşitli paralel okumalarla yaptığım değerlendirme yazıları da başka bir damardan akmaya devam ediyor. Bazen coşup Youtube videosu çektiğim de oluyor. Ekranda olmayı seviyorum.

Editörlüğü ise artık profesyonel anlamda yapıyorum. Yazar koçluğu ve geliştirici editörlük daha çok. Severek yapıyorum bunu, gerçekten keyifli ve bambaşka bir alan editörlük. Ama zor. Metni gerçekten okumak gerekiyor. Okuyup geçerek yapılacak bir iş değil bu. Uzun mesai gerektiriyor.

Kitap yok mu peki bu arada diyeceksin, evet nihayet var. On yılı geçkin bir süredir yazdığım romanı nihayet bitirebildim. Dosya basıma hazır. Yakın zamanda çıkacak, Arsız Hayat. Sevinçli ve heyecanlıyım. İlk kitabım Kiraz Mevsimi’nden bu yana çok uzun zaman geçti.

aysel karaca

HY: Edebiyat ortamında günümüze gelene kadar ne tür sorunlarla karşılaştınız? 

AK: Of, çok zor soru. Ne diyebilirim, bir kere koskocaman erkek egemen bir yapı var ve o camı çatlatıp girmek çok zor, birbirlerini çok iyi kolluyorlar. Kadınları sadece meze olarak görmek istiyorlar masada, acı ama gerçek. Daha ilk yıllarda canım Vecdi Çıracıoğlu’nun suratıma uzun uzun bakıp Barbie’den yazar olmaz demişliği var. Henüz otuzlu yaşlardayım, düşün! Bir başkasının duygularını yazmaktan vazgeçip ne zaman edebiyat yazacaksın diyenler var. Bunun üzerine yıllarca bir şey yazamadım zaten. Sonra merdivenin basamaklarını tırmanan kimi dostların seni görmezden gelişleri, yok sayışları var. Kimi yayınevlerinin cv’ye bakıp yazar kabul edişleri var. O da olmazsa koca koca paralar isteyenleri, yakın zamanda romanım için görüştüğüm bilindik bir yayınevi 5.000 dolar istedi basım için. Ki ben 20 küsur yıldır dirsek çürütüyorum bu camiada, şaka gibi her şey. Ya da kimi marka yayınevlerine belli isimlerin atölyelerinden referansla gitme gereği var. İnsan insanın kurdudur’dan sonra kadın kadının kurdudur, var bir de... Ki bu konu çok uzar, en iyisi burada keseyim.

Aslında özeti şu: Yazmak işin en zor kısmı iken artık en kolay kısmı olarak görülüyor. Basımı ise tam bir yılan hikayesi. İlle yalakalık, ille ilişkiler, ödünler, eğilip bükülmeler. Çok zor. Hiç benlik işler değil…

HY: Kadın edebiyatı diye bir şey var mı?

AK: Var çünkü yukarıda da yazdığım gibi kadın sadece edebiyatta değil dünyanın her yerinde her alanda ezilen, yok sayılan bir cins hala. Ve bu berbat deneyimi yine en iyi kadın yazabilir kanımca. Ve yazmalı da. Bir Leyla Erbil, bir Nezihe Meriç, Füruzan, Tomris Uyar, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal olmasaydı mesela edebiyatımız ne kadar eksik kalırdı. Bence bu işi kadınlar muhteşem yapıyorlar. Kalp gözü diye bir şey var, bu erkeklerde pek yok. Kafalar daha mekanik bir düzlemde çalıştığından metinlerde o düzlemde oluyor. Bahsettiğim şey yapış yapış arabesk bir şey değil elbette ama kadınlar hayatın içinden geçiyorlar. Hepimiz geçtik bu yoldan. Acı da, sorumluluk da, sömürülmek de, yok sayılmak da kadının omuzlarında. Bu durumda kalp, akıl ve deneyimin iş birliğiyle inşa edilmiş metin tadından yenmiyor. Tabii bazı erkek yazarların da kadın ruhundaki kılcal damarlara girebilme becerisi yüksek. Misal Yaşar Kemal ya da Tolstoy. Yaşar Kemal kadın değilse de kalp gözü çok açık, hayat deneyimi eşsizdir. Yaşar Kemal’le Orhan Pamuk metinlerini yanyana koyarak okursanız ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Pamuk’un tabiriyle Saf ve düşünceli olabilen erkek yazar sayısı az. O kendisini iki sınıftan da görür ama bence değil. Pamuk fazla düşünceli, bu kötü yazar olduğu anlamına gelmiyor tabii. Çok iyi yazar olduğu aşikâr. Ama yine de gelecekte edebiyat kadınlara emanet. Erkek okur-yazar sayısı gittikçe azalıyor. Bu arada belirteyim, kadın yazar sınıflandırmasına deli oluyorum. Yazarın kadını erkeği olmaz. Yazar, yazardır.

HY: Günümüz ortamında öykü ve romana çalışan kadınların dünya edebiyatındaki yeri hakkında neler söylenebilir? 

AK: Dünya Edebiyatı dediğimizde yüz yıl sonra da okunabilecek evrensel metinleri anlıyorum ben. Evrensel bir metin yazmak her yiğidin harcı değil – bak bunu söylerken bile yiğit dedim. Yani kadının adı yine yok. Şöyle düşünelim; James Joyce mu, Virginia Woolf’mu, aynı damardan gelen çağcıl iki yazar. Hangisi daha çok biliniyor. Hangisi daha çok gündemde tutuluyor? Sorumun cevabı senin sorunun da cevabıdır aslında. Ya da bizden bir örnek verelim, Leyla Erbil mi, Orhan Pamuk mu, kim aldı nobeli? Elbette Pamuk. Oysa Leyla Erbil dünya tarihindeki en muhteşem yazarlardan biridir. Ama yazık ki kadındır. Gerçek bu…

HY: Edebiyat dergileri hakkındaki görüşlerinizi de almak isterim. Kendinizi yakın hissettiğiniz dergiler var mı, yoksa mecburiyetten mi gönderiyorsunuz yazılarınızı? Devamında yeni bir dergi gereksinimi var mı sizce? Bir edebiyat dergisi nasıl olmalıdır?

AK: Of of bu daha da zor 😊 Şöyle diyeyim, yıllarca Cumhuriyet Kitap okudum, aşkla… Adam Öykü okudum, Evrensel bazen, İskenderiye vardı, en sevdiğim ise Hayalet gemi. En son da Notos dergi, orada kaldım. Birkaç yıldır dergi almıyorum. Sosyal medya ve e-dergiler yani internet öyle yaygınlaştı ki orada çok büyük bir arşiv var. Basılı dergiyi satın almanız, yanında taşımanız hepsi sorun. Oysa telefon her an yanımızda. İşin gerçeği bu, artık basılı dergi ömrünü tamamladı. Biz de, Panzehir Dergi yani, e-dergiyiz. Ulaşması, okuması çok kolay o yüzden okur da bunu tercih ediyor. Ama diyor ya silah çıktı mertlik bozuldu. İnternet çıkınca bu sefer de her on kişi birleşip e-dergi çıkarmaya başladı. Yüzlerce dergi var şu anda webde ve kimse kimseyi okumuyor. Herkes yazar olmak istiyor ama kimse okumak istemiyor. Traji komik bir merhaledeyiz. Dilerim aşılır bu. Yani bir dergiye ihtiyaçtan çok yeni bir anlayışa belki de bir ortak havuza ihtiyacımız var. Bu kadar çok dergi olacağına ortak bir havuz daha anlamlı ve ulaşması kolay olur kanımca. Çünkü bu kalabalıkta iyi yazı ve kalemleri gözden kaçırıyoruz. Takip etmesi çok zor. Ben kendi dergim olduğu için başka yere pek yazı göndermiyorum. Bazen Oggito, BirGün vb. ama çok nadir.

HY: Edebiyat etkinlikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

AK: Doğrusu edebiyat ortamındaki kamplaşma, tuhaf alt kümlere ayrışmalar ekinlikleri de olumsuz etkiledi. Eskiden de katılımcı sayısı fazla değildi ancak olay mahalle içi etkinlik kıvamına kadar gelmiş durumda. Komşuya çaya gider gibi herkes kendi eş dostunun etkinliğine gidiyor. İki hafta önce ülkenin en büyük editörlerinden birinin etkinliğine katıldığımda gördüm ki bizim camiadan tek kişi yok. Ben ve arkadaşım hariç tüm salon kuzenler, komşu vb. kişilerle doldurulmuştu. Üzüldüm hocamız adına. Ama geldiğimiz nokta bu. Sosyal medya pek çok değeri değersizleştirdi, edebiyatı da. At izi it izine karışmış durumda. Kim gerçekten yazar, kim değil ayırt etmek zor. Kimi zaman merdiven altı bir yayınevinde basılmış kıymetli bir metne rastlarken kimi zaman da marka yayınevinden parayla basıldığı aşikâr, niteliksiz metinlere rastlayabiliyorsunuz. Ödül mekanizmasında da durum buna paralel ilerleyince okurun işi çok zorlaştı. Karanlıkta iğne arar hale geldik, durup durup klasiklere sarılıyoruz.  Geçenlerde Zülfü Livaneli yönetiminde yapılan –Akdeniz Edebiyat Günleriydi sanırım– etkinliğe şarkıcı Sıla davet edilmiş. mesela ve bu yolla epey kalabalık toplanmış. Geleceğimiz nokta bu; çengili çalgılı edebiyat etkinliği…

Tabii burada yine etkinliklerdeki kadın-erkek eşitsizliğine de dikkat çekmek gerekiyor. Davetlilerin çoğu erkek, kadınlar lütfen araya serpiştiriliyor. Sırf bu yüzden gitmediğim etkinlikler var. Gitmem de…

Yine de biz de dergi olarak yıl içinde birkaç etkinlik yapıyoruz. Artık kaç kişiye ulaşabilirsek. Fena da olmuyor, hepimizin motivasyona, birbirimizin gözüne bakmaya, söyleşmeye ihtiyacımız var.

HY: Başucu kitaplarınız var mı, yazılmış eserlerden hangileri düşünce hayatınızı etkilemiştir?

AK: Aslında yazar isimlerini yukarıda verdim ama eser adları da önemli tabii,

Dostoyeski beni en çok sarıp sarmalayan yazardır. Bu durumda Karamazov Kardeşler, Yer Altından Notlar, Suç ve Ceza ilk sıralarda, sonra Oğuz Atay Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar’ı sayabiliriz. Sait Faik Mahalle Kahvesi, Poe Öyküler, Maupassant Toparlak, Tolstoy Köle ile Efendisi, Yusuf Atılgan Aylak Adam, Kafka Şato, Faulkner Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken, Virgina Kendine Ait Bir Oda, Dalgalar, Mrs Dalloway, Camus Yabancı, Düşüş, Sisifos Söyleni, Sartre Bulantı, Faulkner Yaşam Başka Yerde, Borges Kum Kitabı, Alef, Cortazar Mırıldandığım Öyküler, Calvino Atalarımız, Amerika Dersleri, Leyla Erbil Hallaç, Gecede,  Cüce, Nezihe Meriç Korsan Çokmazı, Menekşeli Bilinç, Sevim Burak Yanık Saraylar, Füruzan Parasız Yatılı, Gecenin Öteki Yüzü, Tomris Uyar Diz Boyu Papatyalar, Yaşar Kemal Fırat Suyu Kan Akıyor, Ağrı Dağı Efsanesi, Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü… Liste Uzar…

Teşekkür ederim emeklerin ve nefis sorular için…

YORUMLAR

Semiha Baysal

Üreten ve üreten kadınları destekleyen bugüne kadar ilmek ilmek gelmiş muhteşem bir emekçi editör yazar. Tebrik ederim

13 Eylül 2024

Şebnem Satı

Yorulsa bile yılmadan, ümitsizliğe kapılmadan, oya gibi işlenerek gelmiş bir edebiyat serüveni. Ne güzel anlatmış canım arkadaşım. Tebrik ederim. 🌹

13 Eylül 2024

Şebnem Satı

Yorulsa bile yılmadan, ümitsizliğe kapılmadan, oya gibi işlenerek gelmiş bir edebiyat serüveni. Ne güzel anlatmış canım arkadaşım. Tebrik ederim. 🌹

13 Eylül 2024

Öne Çıkanlar

Julio Cortázar: “Hayat bana kimsesiz b..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cevher Özcanlı

23 Şubat 2025

Saime Yadigâr: “Öykü tanrı misafiri ol..

Cevher Özcanlı: Saime Hanım, uzun yıllar boyunca resim sanatıyla uğraştınız. Birçok kişisel ve karma sergi, resim öğretmenliği derken ilk kitabınız yayımlandı. Resmin o büyüleyici dünyasından, yazınsal kurgunun b..

Devamı..

Çiğdem Sezer: "Hayat, düz bir çizgide ..

Ayşe Yazar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024