Dün gece bir tabancayla beynimi patlattım. Sonra beynimin etrafa saçılan parçalarına baktım. Hareketsiz küçük solucanlar gibi kıvrılmış yatıyorlardı. Ne mi hissettim? Galiba hiçlik. Olmayan bir şey hissedilebilir mi? Artık cevabı biliyorum. Bir kişi hiçliği en küçük hücrelerinde dahi hissedebilir.
Ölmediğimi anlayınca çok şaşırdım. Kurşunun, beynimin hangi bölgesini tahrip ettiğini anlamaya çalışıyordum. Yürüyüşüm, görüşüm, işitmem, koku almam normaldi. Elime bir obje alıp dokunma duyumu test ettim. Sorun yoktu. Geçmişi düşündüm. Geçmiş eskisinden bile daha berraktı. Hatta bir ara dünyaya geldiğim an gözlerimin önünde belirdi. Doğduktan hemen sonra kanlı vücuduma bakıp korkudan ağlıyordum. Belki de bu sahne, izlediğim bir filmdendi.
Kafamdaki delikten koyu renkte kan sızıyordu. Bir havlu bulup deliğe bastırdım. Az önce kendini öldürmek isteyen birinin böyle bir şey yapması normal miydi, yoksa basit bir hayatta kalma içgüdüsü müydü? En ufak pişmanlık duymuyordum. Zamanı geriye alma gücüm olsa, yine hiç tereddütsüz basardım tetiğe. Peki, halen elimde olan silahla ikinci bir kurşun sıkıp yarım kalan işimi niye tamamlamıyordum? İçimde böyle bir istek yoktu. Hayatta kalma veya bir an önce ölme gibi bir derdim de yoktu. Yalnızca neden ölmediğimi merak ettiğim için hemen hastaneye gitmek istiyordum.
112’yi aradım. Sakin bir ses tonuyla, az önce kendimi kafamdan vurduğumu söyledim. Telefondaki kadın sanki ambulans yerine çiçek gönderecekmiş gibi hiç acelesi olmayan donuk bir sesle adres bilgilerimi aldı. Her gün benim gibi birisi beynini patlatıp onu arıyor olmalıydı. Hatta konuşmasını, “Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz,” deyip bitireceğini sandım.
Evde oturup ambulansın gelmesini beklemekten başka çarem yoktu. Sıkılınca televizyonu açıp haber kanallarını hızlıca dolaştım. Yine herkes birbirini bir kaşık suda boğmakla uğraşıyordu. Numarasını ezbere bildiğim tek kanal olan ve bu saatte erotik filmler yayınlayan yabancı kanalın numarasını tuşladım. Yapmacık bir ifadeyle orgazm taklidi yapan bir kadın belirdi ekranda. Film, özellikle dudaklarını çok beğendiğim kadını saymazsam her anlamda kötüydü. Daha fazla dayanamayıp televizyonu kapattım.
Kafama bastırdığım beyaz havlu artık ıpıslaktı ve rengi kırmızıya dönmüştü. Ambulansın hangi cehennemde kaldığını düşünürken evin adresini yanlış verdiğimi fark ettim. Doğduğum ve çocukluğumun geçtiği adresi vermiştim kadına. Tekrar 112’yi aradım. Tesadüf bu ya, aynı kadın çıktı telefona. Aynı duygusuz sesle hiç umursamadan adresi düzeltti.
Telefonu kapatır kapatmaz kapı zili ısrarla çalındı. Acil servis bu kadar çabuk gelmiş olabilir miydi acaba? Kapıya koştum. Gelen yan komşuydu. Silah sesini duyup geldi herhalde diye düşünüyordum ki tepsideki aşureleri fark ettim. Teşekkür edip bir tane aldım. Kâseler o kadar çirkin ve eskiydi ki geri gelmeme ihtimalini düşünüp en az kullandığı, belki de nefret ettiği kâselere koymuş olmalıydı. Üzerimdeki kan ve beyin parçalarını fark etmemiş miydi, yoksa umursamamış mıydı, bilmiyorum ama başıyla belli belirsiz bir selam verip diğer komşuların kapılarını çalmak üzere yanımdan ayrıldı. Sönmesin diye apartman ışığına bastım.
Boş boş beklemekten gına gelmişti. Televizyondan umudum kalmadığından bilgisayarı açtım. Bir yandan da aşureyi kaşıklıyordum. MP3 listeme bir göz gezdirdim. Hiçbirini dinlemek istemedi canım. Facebook’a girip bugün hangi arkadaşlarımın doğduğuna baktım. Üç kişiydiler. Üçü de birbirinden apayrı tiplerdi. Burçlara neden inanmadığımı hatırlamış oldum. Yükselenleri farklıdır onların demeyin şimdi bana, fena söverim. En üstte çıkana, iyi dilek niyetlerinden geçilmeyen kısa ve yapmacık bir mesaj attım. Yazdıklarımı kopyalayıp diğer ikisine de aynı mesajı gönderdim. Paylaşılan komik videolara baktım. Bir tanesine o kadar çok gülmüşüm ki, attığım kahkahayla birlikte beynime fena şekilde saplanan sancı bana içinde bulunduğum durumu hatırlattı.
O sırada telefonum çaldı. Arayan senelerdir âşık olduğum ama vereceği cevabı bildiğim için bir türlü bunu ona söylemeye cesaret edemediğim Arzu’ydu. Sanki o bunun hiç farkında değilmiş gibi ona duygularımı nihayet açtım. Bir daha beni aramamasını da ekleyip telefonu yüzüne kapattım. Sadece ilgiye ihtiyaç duyduğu anlarda egosunu tatmin etmek için beni yanında tutan bu kadınla artık görüşmeyecektim.
Ambulansı aşağıda beklemeye karar verdim. Hava birazcık serindi. Sigaradan hiç hoşlanmadığım halde canım deli gibi sigara çekti. Sokakta gördüklerimden sigara istemeye başladım. İnsanlar umursamadan yanımdan geçip gidiyordu. En sonunda, sorduğum dördüncü kişide amacıma ulaştım. Göz ucuyla kafama bakarak, çakmağıyla sigaramı yaktı ve bir şey demeden yanımdan ayrıldı. Dumana alışkın olmayan vücudum şiddetle içine girmeye çalışan dumana karşı koydu. Ciğerlerim, çektiğim her dumana üç öksürükle karşılık veriyordu. Öksürdükçe canım acıyor, burnumdan kan geliyordu ama inat edip izmaritine kadar içtim.
Ambulanstan umudu kesmiştim. İlk gelen taksiyi durdurup beni en yakın hastaneye götürmesini istedim. Adam bana onunla dalga geçermişim gibi baktı ve eliyle az ötedeki hastaneyi gösterdi. Nasıl unutmuştum bunu? Sokağın sonundaki afili görünümlü hastane evime oldukça yakındı. Teşekkür edip arabadan inmek istedim ama taksici beni öfkeyle durdurdu. Koltuklarını kan içinde bıraktığım için temizleme masrafları üzerine adamla pazarlık yapmak zorunda kaldım. Beğenmese de cebimdeki tek para olan 100 lirayı şoföre verip hastaneye yürüdüm.
Acil kapısından girdim ve durumu anlatmak için birilerine bakındım. Kimse ilgilenmiyordu benimle. Sonunda otel resepsiyonundan hallice görünen hasta kabul bölümünde dedikodunun en can alıcı anında oldukları seslerindeki heyecandan anlaşılan iki hemşireden biri gönülsüzce neyim olduğunu sordu. Kafamda bir kurşun var, dedim. Yüzüme bile bakmadan bir form uzatıp doldurmamı istedi. Silahla vurulma olaylarında polisi de çağırmak zorunda olduklarını belirtti ve kaldığı yerden arkadaşıyla konuşmaya devam etti.
Formda kan grubu soruluyordu. Kan grubumu bilmediğimi söyleyince dedikoduculardan diğeri beni kan alma bölümüne yönlendirdi. Asık yüzlü irice bir hemşire parmağıma tuhaf biçimli bir iğne batırıp parmağımdan kan almayı denedi. Ama o kadar çok kan kaybetmiştim ki bir türlü istediği miktarda kan gelmiyordu parmağımdan. Sonra kafamdaki delikten kan alabileceği aklına geldi. Kafamı eğip elinde tuttuğu kaba birkaç damla kan akıttım. Beş dakika beklememi söyledi. Tam kırk beş dakika sonra kanımın B Rh(-) olduğunu öğrenmiştim ki bana doğru gelen polisi gördüm.
Yabancı polisiye dizilerindeki kurallara aldırış etmeden karmakarışık cinayetleri şıp diye çözen dedektiflere özendiği, tavırlarından ve sorduğu sorulardan anlaşılan genç polis her hareketimi dikkatle inceleyerek ifademi aldı. Anlattıklarım ona yeteri kadar ilginç gelmemiş olacak ki onu intihar ettiğime bir türlü ikna edemedim. Baktım ki gerçek hikâyeye inanmaya niyeti yok, ona istediği bir hikâye uydurdum. Tüm suçu Arzu’ya attım. Rahatlayan polis, olayı aydınlatmanın gururuyla merak etmememi ve kızı bugün derhal yakalayacaklarını söyleyerek çabuk adımlarla yanımdan ayrıldı.
Yalapşap doldurduğum formu acildeki hemşirelere ulaştırmak istedim ama vardiya değişimi olmuş, başka hemşireler görevi devralmıştı. Olayı baştan anlatmam ve polise ifade verdiğime dair yeminler etmem gerekti. Sonunda, bir doktorun huzuruna kabul edilebildim. Yarama, elinde tuttuğu ışıklı bir aletle şöyle bir baktı. Cebinden çıkardığı bir cımbızla kurşunu kolayca çıkardı. Sonra iki yara bandını çarpı biçiminde kafamdaki yaraya yapıştırdı ve geçmiş olsun dedi. Film çekmeye gerek olmadığını, kurşunun beynimde fazla ilerlemediğini söyledi. Yarına bir şeyim kalmazmış. Beynimden saçılan parçaların önemsiz bir bölgeden çıkmış, hatta beynimin böyle daha iyi çalışırmış. Ağrı kesici bir ilaç da yazıp beni taburcu etti.
Nöbetçi eczaneye uğrayıp ilacımı aldım. Sonra da eve döndüm. Evimin önünde bir ambulansın beklediğini gördüm. Artık gerek kalmadığını söyleyip teşekkür ederek ambulansı geri gönderdim. Eve girince yaptığım ilk iş, tabancadaki parmak izlerini temizlemek ve ifademe uygun olarak tabancayı tuvaletin penceresinden apartman boşluğuna fırlatmak oldu. Arzu’nun bende unuttuğu eldivenini yere düşürmüş gibi kapıya yakın bir yere bıraktım. İki tane ağrı kesiciyi bir bardak suyla içtim ve deliksiz bir uykuya daldım.






