Kısa veya uzun aralıklarla her defasında yeniden derslerinin, okumalarının, uzun kütüphane seanslarının başına geçmesinin de gösterdiği gibi, yazar zihnindeki daha ideal ve yaşanabilir dünyanın peşini bırakmaz hiç.
Bir Şizofrenin Yaşamı, her satırı mücadeleyle dolu bir kitap. Şizofreniden mustarip yazarının önüne çıkan her engel, geriye dönük öyle bir çaba ve anlama güdüsüyle anlatılıyor ki sonucun zafer, yani tümüyle olmasa bile bu hastalıkla birlikte uyumlu bir hayat olacağını hep daha yakından fark ediyoruz. Ama zorlukları çok belirgin bir hastalık bu ve öncelikle –doğası henüz keşfedilmeden önce– yarattığı zihin bunalımı, sarstığı gerçeklik algısı ve ilişkilerde doğurduğu yıkımla baş edilmek zorunda.
Elyn R. Saks, şizofreniye tutulduğunda gençliğinin başında, üniversite heyecanıyla dolu genç bir kadın olarak, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hemen sezer aslında ama belki korkuları ağır bastığı, belki de bu hastalığa sahip bireylere toplumca uygulanan damgalama endişesi yüzünden bir süre –bu arada kliniklere yatması gerekse bile– durumu kendine bile bütünüyle açıklayamaz. Kitap boyunca göreceğimiz Saks’ın ailesinden arkadaşlarına, hekimlerden hastalara dek bir arada bulunduğu herkese tutunup bir biçimde güven duyma isteği zaman zaman belirtileri ve etkisini azaltsa da, güçlü, yerli yerinde bekleyen, kalıcı bir sorundur şizofreni ve algılanan dünyayı birdenbire yok hükmünde sayabilecek ölçüde, söz konusu güven duygularını baştan yadsıyabilecek kadar tahrip edicidir.
Kitabın, onu bir yandan bir yaşamöyküsü olarak kabul edecek olursak, birbirinden net sınırlarla ayrılan ikili bir yapısı bulunuyor: Sanrıların esiri olduğu kısımlarda, hezeyanlı düşüncelere uyacak biçimde dil parçalı, tuhaf bir hal alıyor ve bütün bunlar geçer gibi olduğunda, yani dünya ışıklarıyla yeniden “aydınlandığında” sisler de dağılıp daha “mantıklı”, daha çözümleyici bir anlatıma yerini bırakıyor. Bu noktada hemen şu ayrım yapılabilir: Özellikle alevlenme dönemlerinde –çoğunlukla bütün bir gençliği kapsayan yıllar– Saks kendi benliğini dışarıdan gözlemleyip muhakeme yapamayan biri gibiyken, durulma dönemlerinde edindiği bir tür koruyucu zırh ve mesafeyle neredeyse soğukkanlı bir kimliğe bürünüyor. Kitabın argümanlarını açığa çıkaran bir yan olarak bu biçimsel yapı, yazarın da bazen aralara tanısal bilgiler sıkıştırmasıyla, hem bir vaka öyküsü hem de bunun analizi biçiminde okunmasına imkân veriyor.
Kitap, kendi hastalığını çok içeriden görmeye gayret gösteren bir anlayışla yazıldığı için, yazarına sadece tecrübeler arasında değil aynı zamanda bütün bir işleyiş mekanizması olarak bilimsel çevrelerde, gündelik ilişkilerde, hatta ileride bir tür meslekî formasyona dönüşecek ölçüde öznel algılayış biçimleri etrafında da dolaşma şansı tanıyor, ki baştan sona bir mücadele öyküsü olduğunu da böylelikle anlıyoruz. Daha ilk yıllarında, bir doktordan diğerine konulan teşhisler durmadan değişir, iradesi dışında ilaç kullandırmaktan yatırılmaya, tecrite varana dek etrafında hastalıktan da boğucu bir ilişkiler ağı kurulurken, Saks bu hastalığı anlamaya eğilimlidir. Kendi durumunda olan hastalara yakın olup empati kurma dürtüsüyle kliniklerde gönüllü bir çalışan olmayı da kapsayan, ileride bütün bir son derece parlak üniversite kariyerine dönüşecek hukuk ve psikanaliz çalışmalarına uzanan bir anlama çabasıdır bu: Kısa veya uzun aralıklarla her defasında yeniden derslerinin, okumalarının, uzun kütüphane seanslarının başına geçmesinin de gösterdiği gibi, yazar zihnindeki daha ideal ve yaşanabilir dünyanın peşini bırakmaz hiç. Akademik başarı için böyle zamanlarda savunmak durumunda olduğu tezlerine hazırlanma aşamasında, şizofrenisine nasıl da meydan okuyup harıl harıl bu üniversite hocalarının makalelerini, kitaplarını okuduğunu anlattığı kısımlar bile bize mücadelesinin boyutları hakkında açık bir fikir verebilir.
.jpg)
Saks’ın bu mücadelesini sıradan bir kişisel gelişim ya da kurtuluş hikâyesi olarak düşünmeye yaklaştığımız her an, depreşip duran şizofreninin hiç geçmeyen varlığı kendini bize yeniden anımsatır. Bu zorluğa karşı yazarın güçlükle de olsa bulup sarıldığı en büyük imkânlardan biri sürekli düşünüp araştırma hevesiyse, bir diğeri koşulsuzca onu kabullenecek insanların, bir ailenin, arkadaşların, hatta hekimlerin hep yakınında hissedeceği varlığıdır. İnatla karşı çıktığı ilaç alımlarına (ki şizofreni konusunda farmakolojinin yeni atılımlar yaptığı yıllardır bunlar) ve bu anlamda geliştirmeye çalıştığı iradeye karşın yenik düştüğü her seferinde, telefonla arayıp konuşabileceği yakın çevresinden umudunu kesmez yazar. Diğer bir deyişle, şizofreninin hastaya dayatacağı biçimde bir algılar ve niyetler, şüpheler ve yanlış anlamalar olduğu kadar ve belki de daha çok, onları oldukları halleriyle görmeye ihtiyaç duyan ve çoğunlukla da başaran bir diyalog çabasıdır onunki: Doktorlardan biri ilkin kendisinde hiç olmayacağı kadar mesafe hissi uyandırır, bir diğeri baştan sona sert ve uzlaşmaz bir tavır sergilerken bile, değişmeyen bir şeydir bu ve onu hemen hiç yanıltmaz. Hastalığının müzmin bir paranoyadan bir farkı varsa en çok böyle anlarda, etkisinden kurtulup yeniden muhakeme etmeye başlamasıyla gösterir etkisini: Saks zihnindeki bu ikili dünyanın farkındadır ve uzun uğraşlar sonucunda da olsa, bir tanesinin baştan sona gerçek dışı ve bunu kabullenmedikçe de tahrip edici olduğunu anlayacaktır.
Kitap, şizofreni ve daha genel anlamda zihinsel hastalıklarla hukukun ne ölçüde irtibat kurabileceği konusunda da bir öngörü sunuyor. Sanrıları ne kadar yoğun olursa olsun, hastanın “kapatılmaya” ya da ilaç kullanımına göstereceği direncin anlamını ve insani boyutunu sonraki mesleki gelişimi boyunca araştırır Saks. Grup terapilerinden, birebir görüşmelerden ve elbette kendi tecrübelerinden mülhem makaleler ve kitaplar kaleme alır, neredeyse bir hak savunuculuğuna dönüştürerek akıl hastalarının öznel dünyalarına toplum nezdinde daha geniş bir perspektif oluşturmaya çalışır. Hastalık geçmişinin pratikte ve sahada önüne çıkartabileceği engelleri, bunları öne süren kimi meslektaşlarının önyargılarına takılmadan aştığını da okuruz, başkaları tarafından kabullenildiğinde kapıldığı yaşama sevincini ve coşkuyu da: Aynı zamanda en yakın arkadaşlarından biri, ortak yazdıkları bir kitaba Saks’ın argümanlarını geliştirdiği kimi kısımlar konusunda karşı çıktığında, ya da uzun yıllar hastası olduğu bir doktor psikanaliz kariyerini olumsuz karşıladığında, bizler de bu karmaşık ilişkilerin bir tanığı olur ve başından beri takip ettiğimiz öyküsünün yazara ne gibi olanaklar veya kısıtlamalar sunduğunu belki tartışmaya başlarız.
Şimdiye dek hep geriye dönük bir düşünce işleyişinin bir parçasıymış gibi şizofreninin nasıl olup da sonradan ele alındığını birkaç durumla ifade ettim, ama kitabın bir bu kadar daha önemli yanı var ki o da bu hastalığın adım adım geliştiğiyle ilgili: Odasındaki düzenin en ufak biçimde bozulmuş olmasından şüphelenmeyle başka kişiler tarafından bir karşılaşma veya buluşma ânında izlenmeye kadar, Saks’ın süregiden hayatını “tehdit eden” kimi unsurlar bu yaşamöyküsü boyunca sürekli sallantıda bir portre çiziyorlardır. Kendine ait benliğin yavaşlıkla yitirilip, bir başka dünyanın (ilaçların ve gözetimin soğuk dünyasının, sanrıların ya da şizofrenide çok sık rastlandığı gibi başka bir varoluş biçiminin) esiri olmakla şekillenen bu yeni kimlik korkulacak ölçüde tekinsizdir ve kaçmakla, yok saymakla veya umursamamakla da üstesinden gelinemediği gibi, birbirine dolanan bir yumağa da dönüşüyordur. Daha yaşanırken tecrübe edilen bu kâbus Saks’ın önüne neyse ki hâlâ iki seçenek sunar: Hastanelerden kaçarak, doktorlara diklenerek ve bu başka ve korkutucu hayatın hiç olmamış gibi reddine dayanarak aslında yine hep aynı yere dönmek ya da tedaviyi kabullenip, hastalıkla yüzleşip daha sonra olacaklara bakmak. Aslında yazarın durumunda ilaçlara, müşfik doktor yardımlarına, konuşma terapilerine ek olarak yukarıda sözünü ettiğim yakın çevresinin sözel ve manevi desteği de büyük bir yer kaplar ve tepetaklak giden hayatının bir noktasında Saks durulmaya ve aklını toplamaya fazladan bir çabayla her şeyi kabullenir. Zaman zaman doktorlarla karşılıklı anlaşmalara bağlı olarak azaltıp veya artırmakla sürekli bir ilaç kullanımı, çevresindeki bütün bu kişilerden oluşan ilişkiler ağını yeniden, güven verici biçimde tanıdık kılar, tekinsiz değil: Kalıcı arkadaşlıklar, hiç eksilmeyen aile desteği, doktorlarla olağan bir aktarım ilişkisinden öte bağlar, hatta ileride sadık bir eşe dönüşecek bir sevgili hep tedaviye bir yanıt vermekle ve ümit vererek gerçekleşirler.

Tabii bütün bu sürecin bir yüzünü de, kabullenilmiş bu hastalığı mümkün olabilecek yollarla başkalarına açıklamak, kimi durumlarda itiraf etmek ve bundan endişe duymamak oluşturacaktır. Saks’ın durumunda bu kısmen ertelenmiştir ve gerçekleştiği her seferinde bir aydınlanma bilinci verecek ölçüde sorunsuz olur: “Hiç fark etmemiştim”, “Sezer gibi olmuştum”, “Seni anlayabiliyorum” gibi karşılıklar verir insanlar ve elbette bu da “dünyanın sonu değil” olsa olsa yeni bir başlangıçtır. Konuşma fakirliği çektiği için başkaları tarafından şüpheyle karşılanacağını düşünen yazarın, kimi ortamlarda neşeli ve kendiliğinden bir görünüm sunduğunu görebildiği zamanlar da olur. Tıpkı kendi öz benliğinin kabul edilemez olduğunu düşündüğü anlarda bunun tam aksinin olması, sevilmesi, ya da akademik çalışmalarının bir yerde kendisinin de hukukla ilişkilendirerek sözünü ettiği kesinliğin peşinde olmasına koşut, tam da olduğu haliyle kabul edilmesi gibi. Psikozlu hastaların psikanaliz seanslarına yanıt vermeyeceği (çünkü Freud’un ileri süreceği biçimde kendi derinliklerine fazlasıyla gömülmüş olmaları), bu zamanla aksi daha çok görülen yaygın kanı bile Saks’ın kişiliğinde tersyüz edilmiştir bir anlamda.
Elbette Saks, ilaç kullanımına bunca direnç göstermesinin de ima ettiği gibi, hastalığı süresince asıl ihtiyacı olanın ağırlıklı olarak psikanaliz olduğuna inanıyordu. Koşulsuzca içini açmaya dayanan ve olumlu ya da olumsuz anlamda her türlü narsisistik öğeyi zamanla öğütebilen bu seanslar ve içindeki sarsılmaz inanç sayesinde bunu başardı da: Hayatının bir kritik eşiğinde kaybettiği kelimelerini yeniden buldu ve bunlardan, hayalini kurmayı bırakmadığı başka bir kişilik çıkardı. Ve o söz konusu eşikten öncesine ilişkin bir hayalin gerçekleşmesi olduğundan, sırf bunun için bile, bir ânı bile boşa gitmemiş bir hayatın yeniden ilanı olduğunu hepimize duyurdu.






