SERHAT
Bir bahane bulup gitmeyeyim bu sefer dedim. Yok, yine bulamadım. Sabri’nin şu inatçı ısrarı yok mu, insan sırf sussun diye tamam diyor. Neymiş efendim, teşrif etmek şanımdanmış; falan filan... Sanki bir davet var da ortada. Altı üstü geyik muhabbeti buluşması. Çaresiz gittik biz de.
Fakat hakkını yemek olmaz, bu seferki yerimizi haftalar öncesinden ayırtmış Sinan. Hoş çocuktur, iyi çocuktur da ah o egosu yok mu… Neyse ki mekânın güzelliğinden ayrılamadı gözlerim de bu sefer görmezden gelebildim itici tavırlarını.
Bugün de acayip boğucu bir gündü yani. Belki de bu yüzden katılmak istememişimdir, kim bilir… Dokuz yıldır hepsine istisnasız iştirak etmişim. Hem ne olurdu yani bu seferlik gelmeseydim. Adam sen de…
Göl kıyısında ışıl ışıl bir restorandayız. Masalar, sandalyeler, örtüler, tabaklar, peçeteler, çiçekler, hatta garsonların giysileri, her şey bembeyaz. İyi ki ütülemiş Tülin gömleğimi. Bana kalsa bir kot, bir tişört, çıkıverecektim öyle. Sağ olsun, benden daha çok düşünür beni.
Macit’le Ahmet de aramıza katıldığına göre artık siparişleri verebiliriz. Sahi Tunç yok, nasıl da geç fark ettim. Yurt dışında olduğundan gelemedi sanıyorum ki. Bak, buna üzüldüm işte.
Balıklar, mezeler, derken masada kolumuzu uzatacak yer kalmadı. Ortam iyi güzel de bu kadar gürültü yoruyor beni canım. Neyse ya, söylenmeyeyim artık da birkaç saat idare edelim. Ne demiş bilge: Ânı yaşa! Yaşayalım bakalım, neler göreceğiz.
Hemen sağımda Ahmet var. Sanki zorla getirilmiş gibi onun da yüzü asık. “İyi misin hemşerim?” diyorum, gülümsüyor. Utangaç bir hal var yüzünde. Her masadan öyle güçlü yükseliyor ki sesler, birbirimizi duyamıyoruz. Üstüne üstlük avaz avaz bir müzik… Garsondan sesi kısmasını rica ediyor Sabri. Hah, iyi oldu bu… En azından yanımızdakileri duyarız değil mi?
Sinan’ın telefonu karşımda bir yanıp bir sönüyor. Israrla arıyor biri, kim bilir kaçıncı kez. En sonunda bize başıyla işaret edip kalkıp gidiyor. Ben de bir şey bahane edip gitsem mi acaba diyorum. Sonra boş veriyorum.
Karşı çaprazımda Macit’le göz göze geliyoruz. Bak, onu ayrı bir severim işte. Onca yıldır bir kez olsun kırmamışızdır birbirimizi. Sınıf arkadaşlığımızın dışında halı saha, spor salonu ve tabi ki oda arkadaşlığımız vardı bizim. Bir sürü derdinin arasında benim sorunlarıma çare aramalarını falan, nasıl unuturum. Fakat hayat telaşı, her birimizi bir yere savurdu. Çok mu çok vefasız oldum ben de ya. Yılda bir zoraki geliyoruz şuraya. Yok yok, ben hiç olmazsa Macit’le Tunç’la görüşmeliyim arada. İyi olur bana da. Eski dostların yeri başka…
SİNAN
Ne güzel bir yermiş burası da ya. İçimiz açıldı. Çok iyi ettim burayı ayarlamakla. Hoş, bazı arkadaşlar zorla getirilmiş gibiler ama on yıl öncesinden yemin etmişliğimiz var. Mecburi sebepler dışında bütün buluşmalara katılma yemini. Altımız birden…
Bu yıl bir eksiyle de olsa yine bir aradayız. Solumda Macit var. Ne kadar çok sağlık sorunları geçti başından. Şimdi iyi çok şükür. Geçsin geçsin de bir daha hiç uğramasın başına o musibetler, çok çöktü garibim.
Eylül akşamına ne de yakışmış bu ışıltılar. Saflık ve tazelik her yere sirayet etmiş sanki. Ara sıra geçen bu teknelerin sesi ne hoş…
Geçen yılki yer aklıma geldi. Ne kadar karanlıktı öyle. Kör ışıkların altında birbirimizi zor görüyorduk. Bana bırakmalılar bu yerleri bundan böyle.
Masa başını kapmış yine Sabri. Ah ki ne ah… Sanki bazı hareketlerinde kendimi mi görüyorum ne. Bu çocuk oldum olası böyleydi. Vazgeçemedi gitti şu taklitçilik huyundan. Gerçi hoşuma da gitmiyor değil…
Bak yine arıyor... Ne var bu kadar önemli olan şey acaba? Bal gibi de biliyor burada olacağımı. Açsam da duyamam ki şimdi. Dur bakalım, tekrar ararsa açarım belki.
Mezeleri çok beğenmesem de iyi ki söylemişim tatlı su levreğini. En iyisi yavaş yavaş yiyip tadını çıkarayım. Çok aç olduğum anlaşılmasın. Ekmek sepeti de çok uzakta kalmış. Tam da Sabri’nin önünde. Göz göze gelsek isteyeceğim de lazım olduğu vakit bakmaz oldu bu tarafa.
Sinan’da da bir havalar bir havalar. Gelmek istemeyen gelmez kardeşim. Bundan sonra teklif var, ısrar yok. Yahu hiç mi hatırı yok eski günlerin. Az mı top koşturduk gece yarıları, az mı paylaştık bir somun ekmeği. Biraz vefalı olur insan ya. Aman be baba, ne diye arıyorsun bu kadar. Daha iki saat olmadı konuşalı. Otuz dört yaşımdayım artık, bu merakın niye?
AHMET
Nihayet bir aksilik çıkmadı da bu yıl katılabildim ortama. İki yıl mı üç yıl mı oldu, bir türlü gelemiyordum. Onların tuzu kuru tabi, yakın yerlerdeler. Kilometrelerce yol geliyorum, az şey mi? Üstelik aklım da çocuklarda.
Gülcan ne yapıyor acaba? Vakit geç olmadan arasam iyi olacak. Nedense hep surat yapıyor, ben yola çıkmadan. Demek her yıl gelsem, hiç konuşmayacak.
Ekmek kavgası, her birimizi bir yere savurdu. Kim nerde tutundu, orda kök saldı. Bir bakıma iyi geliyor bana onları görmek. Onlar da beni gördükleri için gerçekten mutlular mı, pek bilemiyorum. Yurdun, sınıfın, takımın en sessiz, en silik tipini…
Yahu şu Serhat da hiç değişmemiş. Yine boşaltmış tüm şişeyi üzerine, soldan soldan geliyor. Burnumun direği kırıldı. Başım da dönüyor. Kaç kez söylediler ama dinleyen kim? Burnu duyarsız olmuş artık onun bence.
Gelmişken bir gün kalayım diyorum. Gerçi yer de ayırtmadık ama buluruz herhalde başımızı sokacak ucuz mucuz bir otel. Bakarsın Macit de kalır. O da benim gibi yol yorgunudur kesin.
Sabri de oturmuş başköşeye konuşuyor da konuşuyor. Biraz izin verse arkadaşlar da konuşacak, ama yok. O da değişmemiş… Şöyle bir bakıyorum da asıl hep aynı, değişen sadece dışımız. Dökülen saçımız, ağaran sakalımız, düşen omuzlarımız…
Yere düşen çatalımı alırken Sinan’ın ayakkabılarına takıldı gözüm. Yine parlak parlak, en afillisinden. İnsan babadan zengin olunca savuruyor tabi. Geçim sıkıntısı yok, dert yok, tasa yok; daha ne olsun.
Neyse ya, iyisi mi akışa bırakalım kendimizi. Belki önümüzdeki yıl katılamam, tadını çıkarmaya bakayım. Manzara enfes, kafalar da iyi. Gerçi pek iyi duyamıyoruz birbirimizi ama ne yapalım…
SABRİ
İyi oldu, ne güzel toplandık yine; diyeceğim ama benden başka konuşan yok desem yeri. Sus pus oturuyorlar. Yahu anlatın işte, neler yaptınız görmeyeli? İşinizi anlatın, eşinizi dostunuzu anlatın, çocuğu olanlar onları anlatın, değil mi? Onlar anca otursun böyle…
Ah gel de arama eski günleri. Çarçabuk geçen dört yıl. Tunç’la bizim lise geçmişimizi de sayarsak beraber epeyce bir yol kat etmişliğimiz var.
Serhat o kadar nazlandı ki gelmeyecek artık diye düşündüm. Belki de anlatamayacağı bir sebebi vardı, kim bilir… Ben de çok mu ısrarcıyım acaba diye düşünmeden edemiyorum. Peki, bundan sonra gönülden isteyen gelsin o zaman. Hem gelmeyene de kırılmayız biz.
Darılsam önce ben darılırım. Niye mi? Geçen yılki nişanıma Tunç’la Sinan’dan başka katılan yoktu. Üzülüyor tabi insan… Fakat gönül koymadım hiçbirine.
Hava mis gibi, bol bol çektim içime. Müzik enfes, keyfim de fazlasıyla yerinde. Ahhh, bak ya. Nasıl da unuttum. Yarın annemin doğum günü. Hediye almayı bugüne bırakmıştım. Gelgelelim Macit ve Ahmet beyleri karşılıyorum ediyorum derken unuttuk. Unutkanlık bu ara diz boyu bende. Bir çaresine bakmazsam daha çok ilerleyecek. Neyse artık, olan oldu. Gece yarısı bir şeyler yazıp kutlarım, yarın da çiçek alırım anacığıma. Bu seferlik böyle olsun.
Şu tarator bir harikaymış gerçekten. Utanmasam üçüncü tabağı isteyeceğim de kalsın şimdi. En iyisi mi azıcık susayım, belki onlar konuşur bu sefer. Hadi hayırlısı…
MACİT
Ne iyi yaptım da bu yıl şartları zorlayıp katıldım. Vefalı dostlarım; maddi, manevi hep destek oldular bana. Hele Sinan’ın hakkını nasıl öderim bilmiyorum.
Bir tek şu sandalye yordu beni. Sırtıma diken gibi saplanıyor sanki. Garsondan minder gibi bir şey istesem diyorum. Fakat nasıl istenir? Hoş, istesem de herkes anlayışla karşılar biliyorum. Belki biraz vakit ilerleyince…
Alkol bana yasaklandığından beri bir yudum içmedim. Bu akşam kokudan olsa gerek başım dönüyor. Sahi içmeden de sarhoş olabilir mi insan?
Çapraz masadan yükselen sigara dumanları çok rahatsız edici. Birazdan söyleyeyim de Serhat’la yer değiştireyim en iyisi. Fena yanıyor genzim.
Keşke Tunç da olsaymış şimdi. Aramızda hafızası en iyi olan o. En ince detaylarına kadar anlatır da anlatır anılarımızı. Dur, yurt dışından dönünce hemen arayayım da sesini duyayım bir. Nasıl da özledim keratayı.
Bu gece dönsem mi yoksa ucuz bir otelde dinlensem mi? Bu sırt ağrısı tüketiyor beni. Gerçi Sinan evine çağıracak yine biliyorum ama bu sefer gitmeyeceğim. Belli ki babası istemiyor görüşmemizi.
Ahmet’in aklı çocuklarındadır şimdi. Ben de evlenip barklansam, çocuklarım olsa iyiydi. Ama şartlar işte. Bundan sonra da olur mu bilmem. Kısmet…
Oldu mu şimdi ama ya… “Ben Gamlı Hazan” çalıyor Müzeyyen Senar’dan. Şimdi çok uzaklardasın, gönül yaramsın, yüzünü görmeyecek ve sesini ölene dek duymayacak olsam da seni anmak ne güzel şarkılarla… Umarım iyisin ve çok mutlusundur. Hep mutlu ol… Yok, hayır, ağlamayacağım. Bu akşam değil…
Sıcacık gelen ekmekler, sıcacık sohbetler… İçim ısındı. İyi ki varsınız dostlarım. Önümüzdeki yıl, hatta belki daha öncesinde başka ortamlarda buluşmalıyız bence. Ne dersiniz?






