Gerekli veya zorunlu hiçbir sebep yokken gidin, bir cam kenarı koltuğu için bilet alın ve ülkenin bir ucundan ötekine yolculuk edin. Göreceksiniz ruhunuzda nasıl mucizeler yarattığını.
Bazen canımız durduk yere çiğ köfte çeker değil mi? Bazen bir şarkı, melodi aklımıza geliverir ve çoktandır dinlemediğimizi fark eder nasıl özleriz, nasıl da içimiz sızlar. Mesela Ana Bashak el Bahr, mesela Coldplay'in Yellow'u, ya da birden kalbimiz vurur, ah Zeki Müren deriz, benim hemen Zeki Müren dinlemem gerek. Güzün ilk yağmurları düştüğünde aşkı ve âşık olmanın o budalaca hallerini özleyeniniz yok mu hiç? Sonbahar özlemlerin mevsimidir. Yazın bitişi ve kışın başlangıcı insan yüreğinin en çok çalkalandığı dönemdir. Duygularımız kayalıklara çarpan deniz dalgaları gibi huzursuzca, bir şeylerden kurtulmak ya da bir şeylere kavuşmak istercesine köpürür. Hüzün, umut, özlem, sevinç, kaygı gibi ruhani varlıklar dolanır her yanımızda. Sonbahar maddenin, nesnenin, temas edilenin değil; simgenin, anlamın ve nüfûz edilemeyen olanın mevsimidir.
Bazen de uzun bir yolculuğa çıkmak istemez miyiz? Hangi film, hangi kitap hatta hangi dost sohbeti şöyle cam kenarında bir koltuğa kurulup da sekiz on saatlik bir otobüs yolculuğuna çıkmak kadar iyi gelir bize? Otobüs belli bir süratte tıslayarak, hafif sarsıntılarla çayırların, küçük ve çapkın ırmakların, gümüş yamaçların yanından geçip götürürken bizim üzerimizde yumuşak, tatlı bir aldırışsızlık belirir. Planlanmış, tüm lokasyonları dikkatlice organize edilmiş hiçbir gezintide veya bizi iyi hissettirmesi, hayatın o bitimsiz didinmelerinin yorgunluğunu omuzlarımızdan alması için başvurduğumuz hiçbir yöntemde cam kenarına oturup kayıtsız gözlerle ülkenin manzaralarını izlemek kadar varlığımızı hafifleten, sıkıntılarımızı unutturan bir şey bulamayız.
Mesela ta karşıda, dağların anaç bir kadın göğsü gibi engebeli eteklerinde serin serin yayılan bir koyun sürüsü görürüz bazen. O tertemiz ve capcanlı pastoral görüntü çocukluğumuzun kim bilir hangi hatıralarını aklımıza getirir değil mi? Dam başlarında uyuduğumuz yaz gecelerini, okuldan çıkar çıkmaz kaba saba şakalar, kaygısız gülüşmeler eşliğinde koştuğumuz ırmak boylarını, belki ilkokul öğretmenimizi, belki okuduğumuz eski bir romanı, belki ilk aşkımızı... Otobüsün penceresinde birkaç dakika kadar ancak gördüğümüz o yayılan koyun sürüsü daha kim bilir ne anılar, ne çağrışımlar getirir aklımıza.
Başımızı cama yaslayıp bozkırı, inişleri, çıkışları, kırmızı pullu yılanlar gibi ufka doğru kıvrıla kıvrıla giden kır yollarını, sürülmüş tarlaları, sevimli derecikleri, bacalarında dumanlar tüten köyleri, harman yerlerini, pınarları, tren yollarını, garba doğru isteksizce alçalan güneşi ya da daha ilerilerde üzüm, kavun, şeker pancarı taşıyan römorkların, traktörlerin gelip geçtiği bir başka karayolunu uzaktan uzağa, gelişigüzel, tembel bir koyvermişlikle seyretmekte diyelim ki bir incir ağacının, kertenkelenin, ardıç kuşunun varoluşuna benzeyen daha uhrevi, insanlık dışı, daha eksiksiz bir duyular âleminin hazzı yok mu?
Otobüs yolculuklarında, pencereden dışarıyı izlerken kendimizi yumuşak bir dalgaya bırakıvermiş gibi hissederiz. Zaten insan, ömrünün bir aşamasında öyle bir noktaya gelir ki birine veya bir şeye bütün mevcudiyetiyle teslim olmak ister. Kendisine hiçbir şey sorulmasın, söylenmesin ister. Her şeyi kontrol etmek zorundayız, her konuda kahrolası seçimler yapmalıyız, gelecek için tasarılarımız ve hesaplamalarımız olmalı, her daim tetikte, gardımız yukarıda, uyanık ve akıllı olmalıyız. Bunlar da yetmez, özgün ve farklı olmanın yollarını aramalıyız. Yorulmadık mı? Bilinç ya da farkındalık göğsümüzün üstüne bir karabasan gibi çökmüş.
İşte otobüsün penceresinden dışarıyı izleyen kişi beynini bir engerek gibi kıskıvrak sıkmış emen bilinç illetinden yarı yarıya kurtulmuştur. Otobüse ve yola teslim etmiştir iradesini. Nerede, ne kadar durulacak, ne zaman hareket edilecek, hangi şehirlerin, ormanların, tünellerin içinden geçilecek, hangi manzaralarla karşılaşılacak bunların hiçbiri onun sorumluluğunda değildir. Hayatın zalim kuralları artık yoktur. Varoluşun o bin bir türlü hesabı kitabı yoktur. İnsan, ruhunun derinliklerinde özgürlüğü istemez. Ayakta durabilmek için ihtiyaç duyduğu kasları sıkmaktan yorulmuştur. Yokluktan varlık âlemine geçtik ama bu bizim istediğimiz, arzu ettiğimiz bir şey değildi. İşte o cam kenarında oturmuş, dışarıdaki pamuk tarlalarını, su arıklarını izleyen insan, yaşamın ağırlığını sırtından indirmiştir. Orada, annesinin sırtında kâh uyuklayan, kâh aldırmaz gözlerle etrafına bakan bir bebek gibidir o.
Rastlantının, tesadüfün getirdiği mutlulukları severiz. Ararız, durmadan ve yorulmak nedir bilmeden ararız. Bekleriz. Umarız. Ama beklenmedik ve umulmadık zamanların birinde gelmesini umarız sevinçlerin. Ancak hiçbir zaman beklediğimiz şey gelmez, gelmeyecektir. İnsanın içinden çıkıp kurtulamadığı paradoksu, vadedilmemiş cezası, alnının kara yazısıdır bu. Ancak bir cam kenarı yolculuğu unutturur insana bu acıyı. Gerekli veya zorunlu hiçbir sebep yokken gidin, bir cam kenarı koltuğu için bilet alın ve ülkenin bir ucundan ötekine yolculuk edin. Göreceksiniz ruhunuzda nasıl mucizeler yarattığını.






