Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Eylül 2020

Öykü

Çatlak

Berna Terziahmetoğlu

Paylaş

3

2


Çatladı cam tam orta yerinden.

………

Anadolu’da içinden çay geçen, bilinmez kaç şehir üzerine kurulan eski bir şehirde, zamanlardan firavundan hallice, şeytandan doğma, çamurdan olma bir adamın zamanında oldu her şey. Lületaşlarının içinden çıkan padişah kafalı pipoların yapıldığı atölyeler, cam atölyeleri, sepet ustalarının çalıştığı küçük dükkanların olduğu bir sokağa bakıyordu bizim evin penceresi.

Hep bir varoluş haliyle yaşıyordu sokak. Lületaşlarının biçim almaya meyilli gözenekleri, düzensiz zerreler topluluğu camın ateşle aşkı yaşadığımız binaya girmeden önce önünden geçtiğimiz bir mucizeler alemiydi. Atölyelerin önüne seyirlik konan camların, sepetlerin, pipoların, bibloların üzerine kar yağarken yaşamı başka bir perdesinden izlerdim. Mühendis adayıydım ama aylak olanından, içimde utanma da olmadı ya hiç. Kimden mi? Annemden. Oğullarım okusun sağlam meslekleri olsun diye çırpınırdı. Evin direği gidince hem kendisi daha çok uğraştı, hem de biz okul dışında çalışmaya başladık. Bizim savrukluğumuzdan yatakların altına kaçan, pantolonlarımızda unuttuğumuz demir paraları buldurur ay sonu biriktirdiği paralara katardı. Ev alıp kiradan kurtulma  hayaliyle yaşardı. “Yok ki dededen atadan kalan bir şeyler bastığımız yeri bilelim, biraz olsun rahat okuyalım…” diye söylenmeye başlasam annem ve abim susturmayı bilirlerdi.

Arnavut kaldırımlı, tüten baca dumanı kokan sokağın içindeki atölyelerin sonunda gri boyalı, plastik pervazlı pencereleri ve altın sarısı balkon korkulukları olan kibirli ama rüküş yeni inşaatın ikinci katında bir daireyi aldık. Annem ev sahibi olmanın altında yatan sıkıntılı hikayeyi gözümüze öyle sokardı ki defalarca kez kapıdan çıkıp geri döner, “ütüyü fişten çektin mi?penceleri kapattım mı, musluklar açık mı, su ısıtıcısı kaynıyor mu? diye kuruntularla eve geri dönerdi. Zamanın akışını kemiren bu geri dönüşler abimin ve benim ruhumuzu sıkıştırırdı. Abim anatomi kitaplarına gömülür ben de boş ve gereksiz işler müdürlüğünü kimselere bırakmazdım. T cetvellerini, gönyeleri bir kenara bırakır soğuktan buğulanan cama parmağımla şekiller çizerdim. Buğu bir sıcaklık farkıydı. Her şey bu farkın sonucu muydu?  İçerinin sıcaklığı dışarıya çarpar görüşü kapatır size oyun alanı açardı. Parmaklarımla küçük şehirler çizer annemin “Onları oraya çizmekle mühendis olunmuyor beyefendi!” diye bağırmasıyla gerçeğe dönerdim.

……

Hayat yolunda akmaya başladı. Abim doktor oldu. “Şifacı eli var senin büyük oğlanda…” derdi o eski sokakta cam atölyesindeki Ömer Usta, Temkini elden bırakmayan annem “Şifacı eliyle doktor olunmuyor usta, zihnin şifası da lazım..” der yoluna devam ederdi. Onun ifadesiyle mühendis çıkmıştım. Bu çıkmak ne demekti bilmiyorum ama sosyolog çıkan bugüne kadar duyulmadığına göre, evin direğini dik tutan bir çıktıydı mesleğim. Ama bende umut yoktu çünkü keyfine düşkün, etrafını izlemeye yorumlamaya meyilli bir tembeldim. Zoru görünce kaçardım. Hangi mesleğe koyarsanız koyun firar etmem an meselesiydi.

Arada Ömer Usta’nın yanına giderdim. Okul bitti ama buğulu camı tuval yapan Mahir gitmedi. Camla başka türlü bir ilişkim vardı. Kar ayazında atölyenin penceresine vuran camın alevdeki hareketi, küçük evrenler yaratması içinde olduğumuz mevsimi bir anda değiştirirdi.

“Ömer usta Allah’a ortak mı çıkıyorsun? Kendi evrenini mi yapıyorsun?”

“Mahir haşa oğlum. Cuma cuma günaha girme. Evren falan anlamam ben. Ateşte eriyorlar ben de hamur yoğurur gibi yoğuruyorum… Ne çıkarsa..”

“Arada geleyim sana da bana ders ver olur mu?”

“Olur gel ama önce bil ki cama iyi davranacak strese sokmayacaksın.”

Bütün umutlar abime yüklendi. Bağlandı mı desem? Adı üstünde yük.Fark etmez yük ya da bağ. Biri sırtına biniyor biri ayağına dolanıyor. Ne yüklersen yükle umut, dert, tasa hepsinin ağırlığının insana ne yapacağı belli olmazdı. Okulu bitirdikten sonra abim mecburi hizmet için önce Yozgat’a oradan Muş’a gitti, İzin kullanmadan ayda on beş nöbet. Üst üste uykusuz geçirilen iki üç gün. Abim benden daha duygusaldı. Bütün bu zorlanmalar, dirayetliymiş gibi davranmalar, görev bilincini iyi götürdüğünü düşünürdüm, Arada beni arayıp, “Çok sırtım ağrıyor Mahir, gözlerime kadar vuruyor ağrısı,” derdi. Birkaç gün sonra yine bir gece titreyen sesle aradı, “Sarf malzemesi eksik Mahir. Katater tükenmiş, kimsenin umurunda değil. Damar yolu açamıyorsun. Hep geç müdahale yapıyoruz. Sermayem olsa buraya hastane, klinik yaparım, eksik gedik bırakmam…” dedi. Önce kendisini düşünmezdi. Öyle bir parası olsa kendim için şunu yaparım dediğini hiç duymadım. Herkesi önceliğine alır en son kendisini hatırlardı.

Bir gün gelen haberle annemin ilk kez dehşete kapıldığını gördüm. Bir hasta yakını  tarafından darp edilmiş, ağzı yüzü kan içinde kalmış esas hastanelik kendisi olmuştu. Hasta, ambulansın olay yerine gecikmesi sebebiyle hayatını kaybetmiş ama bunun doktorun geç müdahelesi olduğunu düşündükleri için ölen kadının altı kardeşi küçük bir ordu gibi abime çullanmışlardı. Coğrafya buydu. İletişimsizlik, cahillik, bir ailenin isteyince bir çete gibi davranabilmesi, korumasız hastane. Bu olay annemi dehşete düşürdüğü halde, “Sen erkek adamsın. Dinlenirsin geçer, kendini korumayı da öğren artık…” dediğini duydum bir gün. Abim hep içine atardı. İçeriye atıp orayı hareketlendirir ısıtırdı. İçi kaynardı hep. Bir sıkıntıyı geviş getirirdi. Ne tükürüp kurtulur ne de yutup hazmederdi.

“Camları ateşe yavaş yavaş sokacaksın. Alıştırarak. Baktın kıvamına geldi o zaman şekil vermeye başlarsın. Tut şimdi seyret.”

“Peki işim bitince?”

“Yavaş soğutacaksın. Sen bakma bunun konuşmadığına, oturup kalkmadığına, Canlı bu oğlum canlı. Yüreğinin sıcaklığıyla durduğu yerin sıcaklığı yakın olacak.”

Abimin yanına gittik annemle. İlk kez ondan duymaya alışkın olmadığım cümleler çıktı ağzından.”Ayaklarım yere basarken acıyor Mahir. Basamıyorum. Kafamın içinden bedenime bakıyorum. Bir yabancının yurdunda gibiyim. Kafa ayrı yerde vücut ayrı yerde. Hareket edemiyorum, farklı yöne gidemiyorum. Ambulansın bile geç harekete geçtiği bir ülke burası. Yer değiştiremiyorum.Diyeceksin ki buraya geldin ya. Adı üstünde mecburi hizmet. Mecburiyetten geldim. Mecbur olmadan bir şey yapamaz oldum. Nefes alamıyorum.”

Bu kadar kapalı birinin canı nasıl yanıyordu ki bunları bana söyleyebilmişti.

Yerdik birbirimizi ama abime kendime itiraf edemediğim hayranlığım böyle yürekten konuşunca daha çok arttı. Söyledikleri üzerine laf söyleyip sadece cevap vermiş olmak istemedim ama cevapsız da olmazdı.

 

“Neden biliyor musun hep bunlar? Zaten içinde kaos taşıyan bir düzene sen iyilik güzellik getirmek istiyorsun. Zor be abi.Ciddi aldığına değmez,” dedim.

Annem yemekler yaptı, sildi süpürdü çekip çevirdi ama sevgiye ve anlaşılmaya muhtaç birinin elini bile tutmadı. Oğluydu evladıydı ama sadece ortamı iyileştirip gitti. Eve döndük. Abim yine aynı tempoya git gide alışarak yani çürüyerek devam etti nöbetlere, hırpalanmalara, hor görülmelere.

Dönünce sürekli  annemin iş aramam gerektiği ile ilgili nutuklardan bunalmış yine Ömer  Usta’nın yanına attım kendimi.

“Usta bunların bazıları kırılmış.”

“Sıcaklığı ayarlayamamışsın. İç dış birbirini tutmamış. Aceleye getirmişsin yavruyu. Mecbur bırakmışsın…”

“Malzemeyi tanımam lazım sanırım. Harekete geçtiği ve oluştuğu an önemli değil mi?Yoksa yaşamıyor..”

“Yaşamaz, tam orta yerinden çatlar..”

Utayla ne zaman çalışsam ardından gözümün önünden ateşin ve camın hareketi, kulaklarımdan  da ipuçları gitmedi. İnsanı anlatır gibi anlatıyordu camı. Okumamış olduğu halde bazen benden çok şey bildiğini düşünürdüm. Derdi tasarım yapıp farklı şeyler ortaya koymak değildi. Tutturduğu birkaç şeyi tekrar tekrar yapıp hayatını kazanmaktı, Ondaki huzur ne bende vardı ne abimde. Bu da geçer daha kötüsü olmaz dedikçe şartları daha da ağırlaşıyor tahammül edilmez hale geliyordu. O iç döküşten sonra biliyorum ki içi daha da daralıyor, daraldıkça ısınıyordu. Yine uzun geceler, bitmeyen nöbetler ve hasta yakınlarının hiçbir temeli olmayan psikolojik şiddetinden sonra eve dönerken düşmüş bayılmış hastaneye kaldırmışlardı. Acil işi gücü bırakıp gittik. Annem yine panik ama, “Geçecek geçecek, aslan o aslan..Sen de iş bulamadın, bir camdır gidiyor. Orta halliden sanatçı mı olur? Boş işler işin gücün,“ diye içinden tekerleyerek ve tekrarlarıyla  benim de kalan sinirlerimi bozarak devam ediyordu. Hastaneye gittik. Aynı odada üç kişinin kaldığı havasız, insan nefeslerinin birbirine karıştığı, üzerinizde yapışkan bir havanın dolandığı bu hastane odasından sağ giren ölü çıkardı. Abim anlatılandan daha iyi görünüyordu. Hasta görünce bile yılmayan annem diğer iki hastayı ve yakınlarını süzerek yüzeysel de olsa toplum eleştirisini aksatmadı. Altı çocuk mu yapılırmış, şeyine hakim olamıyor muymuş, bu altı çocuğun da çocukları hangi okula gidecek hangi işleri tutacakmış. Ayaküstü anne tadında toplum analizi. Herkesi aydınlattığını sanıyordu ama abimin de benim de ruhlarımıza ne yaptığı hakkında en ufak bir fikri yoktu.

Ben kaldım  abimin yanında. Yüzü dingin ve rahattı. Refakatçı yatağı, süngeri içine çökmüş bir yatak ve ipini tutsan çözülüp elinde kalacak eski bir örtüden ibaretti. Başının üstündeki loş ışıkta damla damla akan serumu izledim. Terapi gibi. Akan sıvı içimi rahatlatıyordu. Camın akışı gibi damla damla bir oluş, bir şifa. Ben de şifalanıyordum abim de.

Sabah şafak sökerken pencereden ayazın rengini seyrettim. Telefona gelen mesajla geri döndüm. Yaptıklarımın sonucunu beklerkenki heyecanımı bilen Ömer usta sabah namazıyla atölyeyi açmış ve fotoğraflı bir mesaj atmıştı.

“Mahir yaptıklarından biri yaşıyor diğerini kaybetmişiz.”

İçimden yayılan bir cız sesi…Aynı anda düzleşen bir çizginin sesi. Arkamı döndüğümde damlayan serum bitmiş, ekrandaki çizgi düzleşmiş, abimin başı yastıktan yana düşmüştü. Dirseklerinden eline yayılan damarları grileşmiş, kan bedeninden çekilmişti.

Yaşam çatlamıştı tam orta yerinden.

YORUMLAR

DEMET TAŞTEMİR

Bu kadını seviyorum. Öykülerinde oluşturduğu o kendine has dilini de. Pat pat sıralıyor önümüze, ben buyum bu dili yarattım ve bu dilden yaratıldım diyor. Bu kadını okumayı da seviyorum. Yoluna engel çıkmasın.

7 Eylül 2020

Nazan Çinko

Çok çarpıcıydı. Dili hafif, konu ağır. Ellerinize sağlık.

8 Eylül 2020

Öne Çıkanlar

Sanat Tarihini Şekillendiren RekabetlerHenri Neuendorf
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sean Glatch

6 Mayıs 2026

Roman ve Öyküde Analoji Nasıl Kullanıl..

Mükemmellik peşinde koşmak çoğu zaman daha fazla karmaşaya yol açar ve nihayetinde kişi sadeliğe dönmek zorunda kalır.Karşılaştırma yoluyla yapılan akıl yürütmeye analoji (benzeşim*) adı verilir. Analoji daha ziyade, belli bir konudaki argümanı (X, Y’ye benze..

Devamı..

Bener Karaçor: "Her şeyi travma üzerin..

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024