Döner koltuğunda oturuyordu. Yağ tulumu kıçının sağ yanağını hafifçe kaldırdı. İnceden bir fıslama sesi çıktı ama sorun yoktu. "Temiz iş çıkardım, helal," diye içten içe övündü kendisiyle. Haklıydı da bir bakıma, çünkü patron masasının hemen önündeki sandalyede konuşlu İnsan Kaynakları Müdiresi duymamıştı sesi. Birazdan kokusu çıkacaksa da, patronuyla kim osurdu muhabbetine girecek değildi ya... "Ama," diye söze atıldı genç müdire, "Ama Seher Hanım on bir yıldır bizimle çalışıyor. Herkesin ablası, tüm çalışanlar hatta müşteriler bile çok sever onu. Yani böyle hiçbir neden yokken işten çıkarılmasını buyurmanız çok saçma ve haksızlık..." Bir şeyler daha diyecek gibiydi fakat kelimelerini yuttu, tez vazgeçti söyleyeceklerinden. Kesif bir koku ki, yayılıvermişti burnuna. Rahatsızlık okunan yüzünü buruştururken, az evvel söylediği son birkaç kelimeyi, hecelerin üstüne basa basa sertçe yineledi: "Bu yaptığınız... Evet evet, bu yaptığınız çok ama çok saç-ma-ve-hak-sız-lık!"
Midesini ovuşturmakla meşgul adam renk vermemeye uğraşıyordu. Bağırsaklarındaki tazyiki geri püskürtmek gayesiyle, telaşla karşı taarruza yeltendi. Çaktırmamak için çalışanına, kendince yöntemler deniyordu fakat fenaydı hâli. Sıkıştığı ağda debelenen balıklardan farkı yoktu durumunun. Kurtulmak için yaptığı her hamle daha beter mahvına neden oluyordu. İşte o an sonunun geldiğini hissetti patron. Genç kadının gözleri önünde olduğu yere bırakmak zorunda kalacağını anlamıştı. Dönüş yoktu bundan. Zaten bir süredir suratı da tuvalette oturur pozisyonu almıştı. Ne var ki genç hanım, patronunun sıkıntısını çözmekte başarısızdı. Şu demin sözünü ettiği Seher Hanım olayına fena içerlemişti. Zihnini biri okuyacak olsaydı eğer, muhtemelen şu düşüncelerle karşılaşırdı: "Duydukları işine gelmiyor tabii domuzun, tok açın hâlinden ne anlar? Bir de utanmadan suratını eğiyor, şu nursuz surata bak hele, buruş buruş."
Yağlı kıç kazan kaldırmıştı bir kez, iflah olur mu?..
Ne olduysa işte tam da o sırada oldu. Kaskatı kesilmişti patron. Müdire Hanım’ı odadan sepetlemekte de geç kalmıştı. Çaresiz, büyük bir gürültüyle bırakıverdi oracığa. Aman Ya Rabbi aman, hem de ne bırakma! Tevekkeli değil, ceset çıkmıştı koca adamın içinden. Kokuşmuş ceset! Bu cehennemî koku çok fazlaydı genç kadın için. Korkuyordu da. Ciğer delici kokuya biraz daha maruz kalırsa, bilincini kaybetmekten ciddi manada korkuyordu. Beri yandan ne tam anlamıyla baygın olduğunu söyleyebiliriz onun ne de normal biri gibi kendinde. O vakit öğürme isteğine kapıldı. İstemsizce öğürdü, öğürdü, öğürdü… Ve öğürürken kafasına dank etti, daha ne duruyordu burada? Kaçmalıydı. Arkasına bile bakmadan çekip gitmeliydi. "Doğru eve, yok yok, ne evi canım ne evi! İyi değilim ki ben, hemen hastaneye gitmeliyim," diye düşünüyordu.
Birkaç gün rapor alsa, yorganın altından hiç çıkmasa ne kariyer ne maaş ne kredi borcu ne de çocuklarının okul taksitleri... Hiçbir şey ama hiçbir şey düşünmeden bebekler gibi uyusa...
Zavallı kadın sürüne sürüne kapının yolunu tuttu.






