Çini Soba
27 Temmuz 2019 Öykü

Çini Soba


Twitter'da Paylaş
1

Üçüncü gelişim bu dükkânın önüne, eminim o babaannemin sobası. Okuldaki forum biter bitmez koşarak gittim Çukurcuma’ya. Hep aynı şeyler konuşuldu yine. Bence de faşizme doğru doludizgin gidiyoruz. Aydın’dan para istedim sobayı alabilmek için, bildiğim cevap:, “Ben de para ne arar oğlum.” Oysa bu soba çok önemli benim için, biliyorum o babaannemin sobası. Acıktım dediğimde babaannemin üzerine ekmek koyup kızarttığı soba. Cesaretimi toplayıp içeri giriyorum. Babaannem kokuyor içerisi. Yarım yamalak selamlaşıyoruz dükkân sahibiyle. Yeşil parkalı bu genç adamı ciddiye almadığı her halinden belli. Gözlüklerinin üzerinden kısacık bakıp elindeki gazeteye döndürüyor bakışlarını. Nihayet sobayla göz gözeyiz. “Babaanne,” diye fısıldıyorum ona. Gülümsüyor, sanki bana doğru yürüyor, alttaki kapak kendiliğinden açılıyor, küller yere dökülürken gözlüklü adam ayağa kalkıp, “Rica ederim dokunmayın,” diyor. Hızla çömeldiğim yerden ayağa kalkıyorum, dokunmadım, ben dokunmadım, babaannem açtı kapağı diyeceğim ki ellerimdeki küllere bakakalıyorum. “Affedersiniz,” diyebiliyorum sadece, külleri parkamın üzerine silerken adama bakıyorum. Gözlüklerini düzeltip okuduğu gazeteye geri dönüyor.

Annemin gözleri şişmiş, kızarmış. Öperek uyandırıyor beni, sessizce giydiriyor. Ağlıyor musun diyorum. Yo! Ağlamıyorum diye cevap veriyor. İçin ağlıyor diyorum ona, der demez sakladığı hıçkırığı salıveriyor dünyaya. Babam hırsla kolumdan çekip götürüyor beni. Babaannemin evi: sabun, ahşap, tütün, anason, yeni tutuşan çıra, kurabiye, sobada pişen kuru bamya, salça, kızarmış ekmek, kızarmış ekmekte eriyen tere yağ, çilek reçeli, yeni demlenen çay, arapsabunu, silindikçe sararan ıslak tahta kokusu. Yüklüklerden sızan naftalin, duvarda asılı kutsal kitap kokusu, sevemediğim dedemin anasona bulanmış nekes kokusu. Ama illa ki babaannemin kokusu, babaannemin bütün kokularını bilen sobanı kokusu. O küçücük kapağını açınca bana gösterdiği sihir. Birden bire, aniden, hiç beklemediğim bir anda büyüyüverirdi alevler, renk değiştirirdi. Sarıdan, kırmızıya, kırmızıdan turuncuya. İstediğim alevin üstüne biner istediğim düşmanı yok ederdim; Annemi ağlatan babamı, babaannemi üzen dedemi. Her oyunda beni yenip misketlerimi alan Abdullah’ı. Sobanın önüne serilmiş küçük halıda sürerdi kötülerle savaşım, babaannem kucağına alır lavanta kokulu başka bir rüyaya koyardı beni yavaşça. Kapatıyoruz beyefendi dedi aniden dibimde biten adam. Suçüstü yakalanmış gibi irkildim çömeldiğim yerden, adamın şüpheli bakışları iyice bocalattı beni, ne yapacağımı bilemediğim ellerimi yine parkama sildim. Kaça bu soba diyebildim kekeleyerek. Cevabını vermeden önce uzun, uzun süzdü beni. Beni ezmek istermiş gibi üstüne basa, basa iki bin beş yüz lira dedi.

Koşarak girdi Oğuz eve, derin bir nefes aldıktan sonra korkudan kocaman açtığı gözleriyle bize de telaş salarak. Polis geliyor! Dedi. Evi acele terk etmeliyiz. Ahmet kitaplarını bulduğu ilk valize doldurmaya başladı. Bülent her zamanki gibi, önce annesinin ördüğü kazağı koydu çantasına, Murat parkasını giyip çıktı hiçbir şey almadan. Mustafa kekeleyerek dolaştı evin içinde bir süre, durmadan terleyen ellerini pantolonuna silip durdu. Sonra hiçbir şey almadan eşofmanın üstüne paltosunu giyip çıktı evden. Sobanın karşısına çömelmiş kıpırdamadan duruyordum, Oğuz’un sesiyle irkildim. Napıyorsun oğlum, manyak mısın? Polis evi tespit etmiş geliyor diyorum, sen öyle mal mal sobaya bakıyorsun! Onu bırakamam diyorum fısıldar gibi. ‘Senin de sobanın da’ diye başlayan sunturlu bir küfürle birlikte sürüklüyor beni, koridordan geçerken askıdan parkamı alıp üstüme atıyor. Ayağımda terlikler, üstümde parka kalakalıyorum sokağın ortasında.

Bütün evleri biliyorlar diyor Sevil. Buraya gelmeleri de an meselesi, bir an önce çıkmalıyız. Önce sana bir ayakkabı uyduralım, sonra da palto, parkayla olmaz. Banyoya gir şu bıyıklarını, saçlarını kes. Sonra da güvenli bir yer bul kendine, siyasete bulaşmamış uzak bir akraba, bir tanıdık, ne bileyim işte polisin dikkatinden kaçacak bir adres. Soba kaldı diyorum ona, sobayı alamadım! Ne sobası bile demiyor Sevil. O hep böyledir, salakça bulduğu şeylere cevap vermez. Emekli albay babasının iki numara küçük ayakkabılarına ve yakası kürklü siyah paltosuna sığmaya çalışarak çıkıyorum evden. Önce okula gidiyorum, içeri girmeden izliyorum girip çıkanları. Her şey aynı, kızlar, oğlanlar, devrimciler, faşistler, simitçi kılığındaki sivil polisler, çiçek satan çingene kadınlar, duvarlardaki yazılar. Hüseyin amca geliyor aklıma aniden, babaannemin en güvendiği adam. Büyük dedemin, yani babaannemin babasının konağında büyütülmüş kimden ve nasıl doğduğu belli olmayan, ama babaannemin kardeş gibi sevdiği koruyup kolladığı Mustafa. Bir zamanlar Nişantaşı’da bir apartmanda kapıcı olan Hüseyin Amca yaşıyor mu acaba?

Kapıyı Mustafa Amcaya çok benzeyen ama o olmayan genç bir adam açıyor. Bıyıkları dudaklarının yanından aşağıya doğru sarkıyor ’güvenilmez’ diye düşünüyorum. Mustafa Amca evde mi diye soruyorum yine de. Bıyıklarımı kesmemi ve parkamdan kurtulmamı söylediği için Sevil’i seviyorum. Buyurun! diyor, evde, ama rahatsız biraz. Kapıcı dairesinin alçak kapısından eğilerek giriyorum içeriye. Salon dedikleri küçücük bir giriş odasının ortasında yatıyor Mustafa Amca. Oğlum! diyor bana, geldin sonunda. Beni hatırlayıp hatırlamadığından emin değilim. Ama polis tarafından asla bulunamayacağım bu evde uzun zaman kalabilirim, Sevil olsa böyle yapardı. Babaannemi konuşuyoruz durmadan Mustafa Amca’yla. Sobayı hatırlıyor! Sobayı bırakıp kaçmak zorunda kaldığımı kaçırıyorum ağzımdan. Bütün konuşmaları sessizce dinleyen Hüseyin, “Alırız o sobayı oradan,” diyor kendinden emin bir tavırla. ‘adresi ver sen, ben arkadaşlara aldırırım. Ve soba geliyor Nişantaşı’nın dibindeki kapıcı dairesine.

Çocukluğum demiştim Sevil’e çini sobayı anlatırken. Bu anılara, eşyalara bağlılık falan hepsi küçük burjuva hastalıkları dedi bana. Zaten geçmişin burjuvazi kokuyor; Konaklar, Nişantaşı’nda lüks apartmanlar falan! Hiç değilse Teğmenliğini Ziverbey’de geçiren Faşist Albay bir babam yok dedim ben de ona, Ayrıldık. Polis bizden daha önemli ‘şahıs’ları takibe başladığı için yeni bir ev tutup eski arkadaşlarla yerleştik. Tabi ki soba benimle geldi hep. Nice ev değiştirmeden, polis baskınından birlikte kaçtık sobayla, Bülent kazağını aldı her şeyden önce, ben sobayı. Mustafa Amca öldü bu ara, cenaze töreninde Hüseyin, “Senin komünist olduğunu ilk gördüğümde anlamıştım, ama babamın hatırına ele vermedim,” dedi. “Peki, sobayı neden kurtardın?” diye sordum. “Babam da anlatırdı o sobayı hep,” dedi, babasını hatırlarmış alevlere bakınca, halbuki babası belli değildi Mustafa Amca’nın, soba ona da bir baba vermiş demek ki.

Sabaha kadar radyoyu kapatmayan Ahmet, “Kalkın Darbe oldu,” diye bağırdı sabaha karşı. Hepimiz yataklardan fırladık. Polis baskınlarından kalan alışkanlıkla herkes valizini toplamaya başladı. Ahmet yine hep yaptığı gibi kitaplarını doldurdu valize, Bülent annesinin ördüğü kazağı giydi pijamasını üzerine. *Oğlum nereye gidiyorsunuz,” dedi Oğuz. Darbe bu darbe, faşist darbe. Sokağa çıkma yasağı var. Karanlıkta çıktık evden. Araba, otobüs, tren, kilometrelerce yaya yürümek, Ağustos’ta kar yağan dağlar. Öne Kilis, sonra A’zaz, Suriye. Gözümüz, kulağımız Türkiye’de. Binlerce tutuklama, gözaltı, işkence, idam. Kaçtığından utanıyor insan, keşke diyoruz, keşke kalsaydık! *Bir devrimcinin en büyük görevi hayatta kalmaktır,” diyor Sevil. Bir kez daha nefret ediyorum ondan. Soba takılıyor aklıma sık sık, bir de lümpen diye beğenmediğimiz Ayşegül’ün gözleri. Öyle bakardı forumlarda yeşilimsi mavi gözleriyle. Mezun olmuştur şimdi. Bir baraj inşaatında mühendistir belki? Bizimle gelmeyen Oğuz’dan haber geldi bu ara. Gidip asker kaçağıyım diye orduya teslim olmuş, er olarak Kayseri Erkilet havaalanında askerlik yapıyormuş. Devrim yapma umudumuz, ülkeye dönme umudumuz, mühendis olma umudumuz, hepsi yok olup gitmişti daha doğrusu hiçbir konuda hiç bir umudumuz kalmamıştı.

Badem ağacının altına yaptığım kerevitin üzerinde tembellik yapıyorum. Biraz önce çıkan rüzgâr denizin kokusunu getiriyor, ara sıra kekik kokusu da geliyor dağlardan. En sevdiğim anlar, yaprakların hışırtısı altında uyuklamak. Yıllarca değişik otellerde tesisatçı olarak çalıştıktan sonra burayı alabildim. Küçük bir ege kasabasında, küçük bir kafe. Mutlu muyum bilmiyorum? Ama huzurlu olduğum kesin. Hakkımızdaki suçlamalar düşünce hepimiz döndük ülkeye, her birimiz bir yerlere savrulduk. Suçluluk duygusu hiç bırakmadı yakamızı. Hep ölenlerin yerinde olmak istedik, ya da anlatacak bir işkence öykümüz olmasını. Hayatta kalmanın dayanılmaz ağırlığı ile hayata tutunduk. Yarım kalmış mühendisliğimizi hatırlatacak işler yaptık. Çoğu İstanbul’da kaldı. Bir tek Bülent Nevşehir’e, ana evine döndü, çiftçilik yapıyor.

Yan gözle bakıyorum çalan telefona, kimseyle konuşmak istemiyor canım, hele Sevil’i hiç çekemem. Oğuz’un adını görünce sevinçle açıyorum telefonu. “Nerelerdesin lan? Hâlâ oradaysan yarın geliyoruz.” Ahmet, Murat, Mustafa atladık bir arabaya yola çıktık bile. Önce Bülent’in köyüne uğrayıp onu da alacağız, yarın akşam oradayız. Hazırla rakıları lan! Buzsuz içmem biliyorsun. Hızla fırlıyorum yerimden. Önce yatacak yer ayarlıyorum ekibe, sonra bir sürü meze. Bu gece bitmez diyorum, dediğim gibi de oluyor; Geçmiyor zaman, bitmiyor gece. Durmadan Ayşegül’e onları anlatıyorum. Okuldan hatırlıyor hepsini ama sadece hatırlıyor.

Kornalarla bütün sokağı gürültüye boğarak duruyor araba Che Kafe’nin önünde. Sabahtan beri on kere çıkıp beklediğim yere park ediyorlar. Artık kel ve göbekli adamlar olmuşuz hepimiz, bu konuda beni yalnız bırakmadıkları için onları bir kere daha seviyorum. Bir tek dağları aşarken çok üşüdüğüm için, en kıymetli eşyasını, annesinin ördüğü kazağı bana giydiren Bülent hâlâ öyle zayıf. Bagajı açıyor Oğuz. Valizleri almak için koşuyorum hemen. Üzerindeki battaniyeyi yavaşça açıyor; soba, çocukluğumun çini sobası, babaannem, babaannemin kokuları. “Eli boş gelmek olmazdı,” diyor Oğuz.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Nigar Bacalan
Okurken öyküyü bire bir yaşıyorsun. Seni alıp geçmişe gòtürüyor. Çok sade bir anlatım çok beğendim... tebrik ediyorum emeğine kalemine sağlık.
5:17 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR