Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Ekim 2023

Felsefe

Descartes’ın Düalizmi Akıl Sağlığımızı Nasıl Mahvetti?

James Barnesis

Paylaş

0

0


Nasıl ki ruh ve doğa arasındaki benzeşme ve birlikte geçmişte materyal ilerlemeye ket vurdu, şimdi de materyal ilerleme ruh adını verdiğimiz her şeyi yozlaştırıyor.

Rönesans döneminin sonlarına doğru ortaya çıkan epistemolojik ve metafizik değişim öylesine radikaldi ki, Batı düşüncesindeki ruh fikri hani neredeyse yok oldu. Nicolas Kopernik, Galileo Galilei ve Francis Bacon tarafından ortaya konan düşünceler kilisenin doğal dünya üzerindeki hâkimiyetini derinden sarstı ve Hristiyan dogması için ciddi bir problem haline geldi. Artık doğayı izah etmek için Bacon’ın argümanlarını takiben fail nedenlere (örneğin dış etmenlere) başvuruluyor ve doğanın yaradılışı gereği kendinde barındırdığı varsayılan herhangi bir anlam ya da amaç ihtiyaç fazlası kabul ediliyordu. Üstelik fail nedenler bakımından öngörülebilir ve kontrol edilebilir olduğu ölçüde lüzumsuz görülen tek şey bu anlayışın ötesindeki her tür doğa fikri değil, aynı zamanda bilfiil vazgeçilebilir olan Tanrı’nın kendisiydi.

17. Yüzyılda René Descartes’ın öne sürdüğü madde ve zihin düalizmi, ortaya çıkan sorunu ustalıklı bir biçimde çözdü.  Önceleri ‘Tanrı’nın düşünceleri’ olarak doğada kendiliğinden var sayılan ‘fikirler’ hızla ilerlemekte olan ampirik bilim ordusunun elinden kurtarıldı ve ayrı bir bölgeye, ‘zihnin’ güvenlikli alanına çekildi. Bu durum bir yandan meselenin Tanrı ile ilişkilendirilen kısmını Tanrı’ya özgülemeye devam ederken öte yandan, tıpkı Amerikalı düşünür Richard Rorty’nin belirttiği gibi,  “entelektüel dünyayı Kopernik ve Galileo için güvenli bir hale getirdi.” Tek bir hamleyle hem Tanrı’nın özdeksel kutsallığı korunmuş hem de ampirik bilim, mekanizma olarak doğa üzerinde hâkim kılınmıştı.

Böylece doğanın içi boşaltıldı, sağır ve kör bir aygıt haline getirilip her tür değerden yoksun ve her şeye duyarsız bir yasanın hizmetine verildi. İnsanoğlu artık ruhunu – canlılığını, anlam ve amacı – yalnızca fantezi olarak yansıtan, cansız ve anlamsız bir madde dünyasıyla karşı karşıyaydı. Sanayi Devrimi’nin hemen öncesinde Romantiklerin tiksindirici bulup isyan ettiği, düş kırıklığı yaratan dünya görüşü işte buydu.

Fransız filozof Michel Foucault Kelimeler ve Şeyler’de bu durumu, ‘episteme’ deki bir değişim olarak niteler. Foucault’ya göre Batı ruhu bir zamanlar tipik bir ‘benzerlik ve benzeşme’ örneğiydi. Bu epistemede dünyaya ilişkin bilgi kaynağını katılım ve analojiden (onun deyişiyle şeylerin yazısından) alırdı ve özünde dışa yönelik olan akıl dünyayı kuşatırdı. Fakat zihin ve doğanın bu şekilde iki kola ayrılmasından sonra ‘kimlik ve fark’ etrafından yapılandırılan episteme Batı ruhunu ele geçirdi. Rorty’nin ifade ettiği üzere artık hâkim episteme, yalnızca ‘karşılıklılık olarak hakikat’ ve ‘temsillerin doğruluğu olarak bilgi’ ile ilgiliydi. Akıl, bu şekilde özünde dünyadan kopuk ve içe dönük bir hal aldı.   

descartes

Bununla birlikte Foucault, söz konusu hamlenin tek başına bir yer değiştirme değil, daha ziyade önceden gelen deneyimsel modun ‘ötekileştirilmesi’ olduğunu ifade eder. Ruhun ampirik ve epistemolojik boyutlarının geçerliliği bir deneyim olarak reddedilir ve ‘hata vesilesi’ haline gelir. Foucault’ya göre modern deliliğin başlangıç noktasında, rasyonel olmayan deneyimlerin anlamsız birer hataya dönüşmesi ve bu hataların süreklilik arz edecek biçimde peş peşe eklenerek bir düzensizlik halini alması bulunur.

Her ne kadar felsefi düşünce bakımından günü kotaran Descartes’in düalizmi olmasa da bizler hâlâ onun başlattığı bir çatallanmanın hayal kırıklıklarıyla uğraşıyor, deneyimlerimizi sınıflandırırken hâlâ onun ortaya koymuş olduğu zihin – doğa ayrımından faydalanıyoruz. Düalizmin mevcut düşünceye olan yansımaları sadece akademik düşünceyi değil, yaşama dair gündelik varsayımlarımızı etkilemeye ve her şeyin ötesinde baskın çıkmaya devam ediyor. Özellikle de ruh sağlığı söz konusu olduğunda. Çünkü yaygın anlayış mental düzensizlikleri içsel bir işlev bozukluğu olarak ele alır ve ortaya koyduğu ‘hatayı’ detaylandırmakla yetinir. Üstelik detaylar bakımından dayanağı öznel deneyimler değil, anlamdan olduğu kadar etkiden de yoksun mekanik bir dünya algısıdır. Ardından sağaltım süreci başlar ve bahse konu işlev bozuklukları ya psiko-farmakolojiyle ya da nesnel hakikatlerin hasta tarafından yeniden keşfedilmesini amaçlayan terapi süreciyle giderilir. Oysa bu yaklaşım hem fazlasıyla basit hem de fazlasıyla ön yargılıdır.

Rasyonel olmayan deneyimleri bu şekilde normalleştirmek bir anlamda makul olsa da, karşılığında büyük bir bedel ödenir. Çünkü söz konusu müdahaleler, başarılı oldukları ölçüde bizim için anlam ya da değer taşıyan deneyimlerimizin içini boşaltır, onları ait oldukları içsel bağlamdan kopararak anlamsız kılmış olurlar. Bu anlam kaybıysa deneyimlerimizle kendimizin ya da çevremizdekilerin eylem ve sorumlulukları arasındaki bağı yok eder ve geriye sadece düzeltilmesi gereken bir ‘hata’ kalır.

Halbuki aynı deneyimler, akıl ve doğa ayrımının bulunmadığı bir önceki ‘episteme’ açısından ‘hata’ değil, kendiliğimizden sahip olduğumuz psişik birer görünümdür ve sebep olduğu ıstırabı gidermek için gerekli olan donanımla birlikte gelir. Bu açıdan bakıldığında farklı bilinç hallerine tekabül eden bu durumlar bize üzerinde durabileceğimiz sağlam bir zemin sağlamakla kalmaz aynı zamanda içsel bir öngörü sunar.

Ne zaman ki doğa, kimlik ve farklılığa geçişle birlikte kendi içsel yaşamına çekildi, sahip olduğumuz görünümler de ortan kayboldu. O zamandan beri, deneyimlerimizi kendi zihnimiz dışında anlamlı kılmayı reddeden kayıtsız ve tepkisiz bir dünyada yaşıyor ama öte yandan zihinlerimizin nasıl olup da şu an bizler için herhangi bir anlam ifade etmeyen (oysa bir zamanlar zihinlerimizin hem kaynağı hem de varlığı olan bir dünyanın) boş temsillere saplanıp kaldığını anlamaya çalışıyoruz. Kaybımızın büyüklüğü göze alındığında bize kalan yegâne şey, o da yeterince şanslıysak, hani neredeyse imkânsız bir vazife üstlenen terapist ve ebeveynlerimiz.

Elbette şu an kalkıp da “eskiye dönmek” gerektiğini savunmayacağım. Aksine, zihin ve doğa arasındaki bu ayrım olmasaydı kısa süre içerisinde tahmin edilemeyecek bir boyuta ulaşan seküler ilerlemeden bahsedemezdik. Tıp ve teknoloji alanındaki gelişmeler, bireysel haklar, temel özgürlükler ve sosyal adalet bahse konu sekülarizmin kazanımlarından sadece birkaçı. Ve tüm bunların yanı sıra bizi doğanın belirsizliklerine karşı koruduğunu ve bize, belli bir noktaya kadar bir şeylere hâkim olma gücü verdiğini unutmayalım. Nitekim hepimiz bize kalan bu mirası sorgusuz sualsiz kabul ediyor ve gayet istekli bir biçimde harcıyoruz.

Fakat tarihsel ilerlemenin doğrusal olmaktan ziyade diyalektik olduğunu ne kadar vurgulasak az. Nasıl ki ruh ve doğa arasındaki benzeşme ve birlikte geçmişte materyal ilerlemeye ket vurdu, şimdi de materyal ilerleme ruh adını verdiğimiz her şeyi yozlaştırıyor. Sarkaç bir kez daha harekete geçti diyebiliriz. Batı ülkelerinde özellikle gençleri etkisi altına alan mental sağlık krizini, intihar oranlarındaki yükselmeyi ve uyarıcı maddelere olan eğilimi düşündüğümüzde belki de mevcut paradigma artık ömrünü doldurmuş, başka bir deyişle sarkacın salınım frekansı değişmiştir.

Peki bu yeni frekansa nasıl uyum sağlayacağız? Bazı disiplinlerin ampirizme dayalı idealist kuramları yeniden canlandırdığını görüyoruz;  bu kuramlar hem zihin ve doğa arasındaki çatallanmanın yol açtığı düğümleri çözmeye çalışıyor hem de yaşayan bir doğanın aforoz edilmesinden kaynaklı çıkmazlara son vermeye. Metafiziğin öldüğüne dair şu standart belirlemeyse artık daha farklı bir nitelemeyle karşı karşıya. Bu değişim gerekliliğinin en öenmli sebeplerinden biriyse ampirist-materyalist kuramların (Avustralyalı filozof David Chalmers tarafından bilincin muamması olarak adlandırılan şey sebebiyle) öznel deneyimleri açıklamakta başarısız olması. Ama unutmamalıyız ki, mental bozukluğu ‘hata’ olarak nitelenme eğilimi, aslında ampirist-materyalist metafizik ve onun ürünü olan epistemenin bir uzantısı. Dolayısıyla söz konusu kuramlar üzerine yeniden düşünülecekse mental bozukluk kavramı da yeniden ele alınmalı.

Zira psikoterapi sürecinin geçmişten günümüze kadar olan gelişimine baktığımızda hem kuramın hem de uygulamanın bireyin kendine özgü deneyimlerini değiştirmeye çalışma fikrinden uzaklaştığını ve terapötik karşılaşma sürecinin kendisine odaklandığını görüyoruz. Şu aşamada nesnel gerçekliğe ilişkin bütün yargılar doğru ya da yanlış olduğuna bakılmaksızın anlamını yitirirken açık ve organik olan ruh yeniden odak noktası haline geliyor. Metafizik ise hâlâ yerli yerinde. O yüzden mental bozukluklar söz konusu olduğunda artık verili statükonun sınırlı içinde kalmaktan vazgeçmeli ve sınırlarımızı olabildiğince genişletip metafizik bir düzeyde düşünmeliyiz.

James Barnesis; İngiltere- Exeter, psikoterapist, öğretim görevlisi ve yazar.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Her Nesne Bir Sanat Eserine Dönüşebili..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

P. D. &. L. Moon

6 Ekim 2025

Mega Influencerların Yükselişi

Mega influencerlar halkın hayal gücüne yön verir. Ve gerçeklerden çok anlatıların önem kazandığı bir dünyada savaşlar hayal gücünde kazanılır, hayal gücünde kaybedilir.Epistemolojik bir krizin son safhalarındayız. Yapay zekâyla donanmış çağımızda hakikat fikri -ne olduğ..

Devamı..

Kapitalist Kişisel Dönüşümün Olmazsa O..

Fabien Trécourt

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024