Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Ağustos 2022

Öykü

Doktor Özlem

Orhan Aksoy

Paylaş

1

0


Mesleğindeki üçüncü yılıydı. Bu gece, şimdiye kadar karşılaştığı, en yoğun nöbeti yaşıyordu. Dört saatlik vardiyalarla tutulan yirmi dört saatlik nöbetlerin bezdiriciliğinden, “Bu mesleği seçmemeliydim, Allah kahretsin! Ne yazık ki, telafi edebileceğim bir şey de değil. İstifa etsem, bundan sonra ne yapabilirim ki, nasıl da boşa giden bir çaba içerisindeyim,” diye düşünüyordu.

Acil servisin önüne birbiri ardına gelen ne ambulansların ne de hastaların sonu gelmiyordu. Deskteki kayıt görevlisinin, “Şimdiye kadar yedi yüz hasta geldi,” dediğini işiten Dr Özlem, o sırada sedyeyle içeri taşınan birine çaresizlikle bakıyordu, dalmıştı. Hemşire Ece doktorun dalgın dalgın baktığını görünce, “İyi misiniz?” diye sordu. Dr Özlem. “Hiç yüzlerce kişinin tecavüzüne uğradığın oldu mu?” diye karşılık verince, Ece, “Hayır, henüz bu zevki tatmadım; sedyedekinin dirseği kırılmış, ne yapalım?” “Bana mı soruyorsun, atele alıp röntgene gönderin.” “O kadarını biliyorum; ortopedi uzmanı çağırayım mı?” “Ece! Sen de bir ırz düşmanı olmalısın.” “Tamam tamam, hallederim,“ diyerek hastaya yönelen Ece’nin ardı sıra hastayı muayene etmek için seğirten Özlem, muayeneden sonra, “Evet, ortopedisti çağırsanız iyi olur,” dedi.

Dirsek kırığı röntgene giderken, içeriye bağırışlarla getirilen başka bir yaralı. Yaralının yakınlarının agresif tavırlarına müdahale eden güvenlik görevlilerinin arasından, dikenli bir çalıdan geçer gibi, zorlukla geçerek hastaya ulaşan Özlem, “Resüsitasyon odasına, res odasına!” diye haykırıyor, sedyenin önünü açmaları için hasta yakınlarını iterek yol açmaya çalışıyordu. Doktorun tartakladığını düşünen yaralı yakını, ”Ne itiyorsun be!” diye çıkışınca, yorgunluğun son haddine ulaşmış olmasına rağmen olayın ciddiyetinin farkında olan doktor, “Çekil önümden!” diye haykırarak hasta yakınını bu sefer gerçekten tartaklayarak res odasına geçti. Yaralı karnından bıçaklanmış, çok kan kaybetmişti. Yaklaşık bir saat süren müdahalelerden sonra hasta stabil hale gelebilmişti...

Bir metropolün hastanesinde çalışmak, muhtemelen o şehrin en yoğun işini yapmaktır. Sabah sekizde nöbeti biten Özlem, gece boyunca üç bine yakın hasta ve hasta yakınıyla uğraşmak zorunda kalmıştı. Altı doktorla beraber çalışıyor olsa da, kişi başına düşen hasta sayısı azımsanmayacak kadar çoktu.

Daha üniversite yıllarındayken, idealist bir hekim adayı olarak, hayat kurtarmak amacıyla, seçmiş olduğu acil servis hekimliğinin, hayatında verdiği en kötü karar olduğunu anlaması çok sürmemişti.

Herhalde insan, dinlenmeye vakit bulamayacak kadar yoğun çalıştığında, daha çok huzur arayışına giriyor. Büyük şehirlerin trafiği, otobüs kuyrukları, AVM'lerde ödeme yapmak için girilen sıralar. Muayene olmak için bekleyen hastalar.  Resmi kurumların hantal işleyişi; bankalarda bir işlem için saatlerce beklemeler... Bütün bunlar ömür törpüsü değil de neydi? Modern dünya, insanı her yönden kuşatmış, bir zaman celladından başka bir şey değildi oysa. 

Günler, bir yandan zindandaki bir mahkûmun yaşadığı gibi ezici; bir yandan saman alevi gibi hızlı geçip giderken, hayatın kendisini yaşamaya vakit kalmıyordu.

Bir otomobile sahip olduğu halde, yoğun trafikten bıkmış olan Özlem, toplu taşıma araçlarını kullanıyordu. Gerçi önceleri kendi aracıyla gidip gelmeye çalışmıştı ama bitkin düştüğü zamanlarda otomobil kullanmak, özelikle kaplumbağa hızıyla akmakta olan trafikte dur kalk yapmak, onu toplu taşımaya yönlendirmişti.

Bu sabah da hastaneden çıktıktan sonra durakta otobüs beklemeye başladı.  Hınca hınç dolu otobüse binip kasap vitrindeki gövdeler gibi, tek kolluyla tutunduğu askıya yapışarak ayakta kalmaya çalıştı. Otobüs hareket edince geniş camından, göklere yükselen gri apartmanlar, bir aynadan süzülen su damlaları gibi akarak uzaklaşmaya başladı.

Caddelerde insan selleri, işportacılar. Hepsi bir sahnenin figüranları gibi, sanki yalandan iliştirilmişler gibi duruyordu. Otobüsün içindeki yolcular, donuk gözlerle etrafa bakınıp duruyorlar, ama hiçbir şey görmüyor gibiydiler. Otobüsten indikten sonra birini tutup otobüste gördüğü şeyleri soracak olsanız, muhtemelen hiçbir şey hatırlamıyorum, diyecektir. Duygularımız sağır, bakışlarımız kör. Kahrolasıca şehirlerin yığınları arasına sıkışmış çöpler gibiydik.

Otobüs hınca hınç dolu; tutunduğu askının sağlamlığı ve şoförün frene asılma insafına kalmıştı fizik kuralları. Yolcular sıkışık; tenler temas halinde. Yanındaki ve arkasındaki yolcuların baskısını vücudunda hisseden Özlem, Yok, yok! Evlenmeye hiç mi hiç gerek yok. Seks yapmak istediğinde şehir içi otobüse biner ve kalabalığa karışırsın. Onlar yarım saatte seni orgazmın doruklarına çıkarırlar zaten. Yok, yok! Evlenmeye hiç mi hiç lüzum yok! diye içinden söylendi. Dirseğiyle yanındakini itse de, güzel poposunun zevkinden arkadaki yolcuyu mahrum etmek imkânsız görünüyordu. Eee Özlem! Ne demişler, tecavüz kaçınılmazsa...

Bir yandan yorgunluk, bir yandan ağır ağır giden otobüsün içindeki konserve ortamı Özlem’in otobüsten üç durak önce inmesine neden oldu. Açılan kelebek kapıdan kendini güçlükle dışarı atıp etrafına bakındı. Hemen çaprazda, trafik ışıklarının arkasında bir büfe gördü. Oradan bir şişe su alıp aceleyle kafasına dikti; dudağının yanından göğsüne sızan birkaç damla suya aldırış etmeden.

Yürümeye karar vermişti. Su içtikten sonra kol çantasını omzuna attı, hızlı adımlarla yürümeye başladı.  Ardından birinin seslendiğini duyar gibi olduysa da umursamadı...

Son gelen hasta onu canından bezdirmişti. Yaşlı ve pasaklı bir adam, karşısına dikilip, “Doktor hanım, bana bir diyazem yapar mısın?” demesi, Özlem’in bardağını taşıran son damla oldu. “İlacına sen karar veriyorsun ha! Ekmek arası döner ve kola da ister misin?” diyerek adama çıkışmıştı. Gerçi doktorun söyledikleri adamın umrunda değildi. “Ne olacak sanki, cebinden mi çıkıyor, bir diyazem, sadece bir diyazem...” “Güvenlik! Güvenlik! Alın şu adamı başımdan!” “Yahu bir diyazem için mi, bu kadar adam çağırıyorsun, yapmazsan yapma! Yazık, devlete yazık ki, senin gibileri doktor diye buraya dikip maaş veriyor.” “Defol başımdan! Güvenlik, polis, kim varsa çağırın gelsin artık!”

Güvenlik gelinceye kadar ihtiyar gözden kaybolmuştu bile. Özlem bu son travmadan sonra otobüse binmiş, otobüsten inmek zorunda kalmış, şimdi de evine ulaşmaya çalışıyordu.

Nedense, elli adım kadar sonra ardından duyduğu sesi hatırlayıp arkasına bakınca, kahverengi kumaş pantolon üzerine mavi bir gömlek giymiş olan uzun boylu, zayıf ve esmer bir adamın ona baktığını gördü. Adam hiç tekin görünmüyordu.

Olağan yürüyüşünü sürdüren Özlem ardına bir daha baktığında adamın çok yaklaşmış olduğunu fark etti. Olduğu yerde durunca adam da durmuştu. Birkaç saniye, belki de dakika boyunca durmuş ve beklemişti, ama adam da onunla beraber durmuştu. Daha hızlı adımlar atarak uzaklaşmaya çalıştı. Yaklaşık beş dakika sonra arkasına dönüp baktığında adamın telaşlı bakışlarını gördü. Serseri pislik, ne istiyorsun benden, defol karşımdan, diye içinden öfkeyle söylenip adama da sertçe bakmayı ihmal etmemişti. Adam, Özlem’in bakışlarından çekinmiş yüzünü başka yöne çevirmişti.

Daha hızlı adımlarla yürüyerek ilk sağa, sonra ilk sola saptı. Sadece bir blok kalmıştı oturduğu yere. Biraz daha yürüdükten sonra ardına baktığında adamı göremedi. “Pislik herif, nihayet kayboldu,” dedi kısık bir sesle; sonra, “Güpegündüz, şehrin ortasında insanı gasp edecek pislikler var, nasıl bir zamana girdik!” dedi.

Nihayet kendi sokağına girmişti. Kendini güvende hissederek rahatlayınca, ertesi gün tutacağı nöbeti ve doktorluk mesleğinden ne kadar iğrendiğini düşündü. “Kesinlikle küçük bir sahil kasabasına yerleşmeliyim. Nüfusu az bir yer olmalı. Bütün hayatımı burada ziyan edemem artık.” dedikten sonra apartmanın önünde durarak çantasından evin anahtarını çıkarmaya çalıştı. O çantasını kurcalarken apartmanın önündeki süs bitkisinin altında miyavlayan bir kedi sesiyle irkildi. Yavru bir kedi olmalı, diyerek çalıya yöneldi. Çalının altında kafası ve ayakları siyah, gövdesi beyaz, küçük bir yavru duruyordu. Neredeyse yürüyemeyecek kadar küçüktü.

Yere çömelip onu incelenmeye başladı. Buğulu siyah gözleri ağlamış gibi görünüyordu. İncecik pembe dudaklarının arasından yürek burkan tiz sesiyle birkaç kere miyavlayınca Özlem dayanamayarak onu avucuna aldı. “Annem, annem! Tek başına mı kaldın sen; annen nerde senin?” diyerek kediyi sevmeye başladı. Bir an onu eve götürüp sahiplenmek istese de, kedinin tüyleri arasındaki onlarca pireyi fark edince bu fikrinden vazgeçti. “Bak canım; seni eve götürmek isterdim, ama ben çok yoğun çalışan bir insanım. Şu anda ne kadar yorgun olduğumu bilseydin bana hak verirdin,” dedi. Yavru, yine yalnız bırakılacağını hissetmiş gibi, daha yüksek sesle ve daha sık miyavlamaya başladı. “Annem, annem! Bak, yapma bana bunu, seni eve götüremem. Evden sana süt getirebilirim ama bundan sonra başının çaresine bakmak zorundasın. Üzgünüm, ama hayat acımasız!” diyerek kediyi yere bırakıp ayağa kalktı. Ayağa kalktığında, yolun karşında kahverengi pantolonlu, mavi gömlekli, esmer adamın ona baktığını gördü. Aralarında yirmi metreden az mesafe vardı.

Özlem çantasından bir bisturi çıkararak işaret parmağı ile orta parmağı arasına koyup sıkıca tuttu. Çantasını yavru kediye emanet ederek adama doğru yürümeye başladı.

Adam istifini bozmadan, ifadesiz bir yüzle, gelmekte olan Özlem’e bakıyordu.

Özlem, adamla aralarında üç adım mesafe kalınca durup,

“Hayvan herif! Ne diye sabahtandır beni takip ediyorsun?” diye öfkeyle bağırdı. Adam suskun, hüzünlü; sol elinde bir şey tutuyordu. Sessizliğini bozmayan adama daha sert bakışlar atan Özlem,

“Ne istiyorsun benden!” diye ikinci kere haykırınca, adam titrek ve üzüntülü bir sesle,

“Büfenin önünde cüzdanınızı düşürdüğünüzü gördüm. Onu size vermek istedim ama siz benden korktunuz,” dedi.

“Korktum tabii; bana neler yaşattığının farkında mısın?” Sol elindeki cüzdanı Özlem’e uzatan adam,

“Özür dilerim. Böyle olsun istemezdim, ben normal bir durumda değilim. Gerçi hayatımı kurtarmış oldunuz ama sizi korkuttuğum için özür dilerim,” dedi. Adamın elindeki cüzdanı usulca alan Özlem, adamın, hayatımı kurtardınız, demesine de bir anlam verememişti.

“Hayatını ne yaparak kurtarmış olabilirim; hiçbir şey anlamadım,” dedi. Adam,

“Eve gidiyordum. Yalnız yaşayan biriyim. İşsizim ve tutunacak bir dalım da yok. Bugün bir iş görüşmesine gittim. İşi alamazsam intihar edecektim. Evim büfeye yakın bir yerde, sen cüzdanını düşürmeseydin, doğruca eve gidip...”  Özlem, karşısında duran zavallı adama bakarak,

“Hayat kısa zaten, daha da kısaltmak neden! Ölmek üzere olan bir kanser hastasına, Kemoterapiden sonra bir yıl daha yaşama şansınız var, dendiğinde, o bir yıl maddi karşılığı olmayan en büyük hediye oluyor. Anlıyorsun değil mi?”

“Evet, anlıyorum.”

“Hayır, anlamıyorsun! Kanser hastası eninde sonunda öleceğini biliyor. Yaşasa bile nasıl bir hayat yaşayacağını biliyor ama sen bilmiyorsun. Nasıl yaşayacağını, ne kadar yaşayacağını bilmiyorsun!”

“Evet, haklısın.” Özlem, adama ettiği hakaretlere pişman olmuştu ama adam da hak etmiyor değildi. Yarım saat önce intihar etmekten vazgeçmiş bu adama üzülerek bakan Özlem,

“Senden bir ricam var, yaparsan sevinirim.”

“Tabii ki, emredin!”

“Estağfurullah, sadece rica. Şurada bir yavru kedi var. Ben çok yorgunum, onu sahiplenmek istesem de hiç uygun durumda değilim. Onu sen sahiplensen olur mu?” dedi. Adam hiçbir şey söylemeden kediye doğru yürümeye başladı. Yavru kediyi yerden alarak bir eliyle göğsüne yaslayıp,

“Bundan sonra ona ben bakarım,” dedi. Özlem,

“Cüzdan ve kedi için teşekkür ederim. Çok iyi bir insansın; lütfen güzel yaşa, uzun yaşa! Çünkü iyi insanlara ihtiyaç var. Buna olan ihtiyaç her şeyden daha fazla,” dedi. Adam suskun, hüzünlü, diğer eliyle kedimin başını okşayarak oradan uzaklaştı. Özlem, o gözden kayboluncaya kadar arkasından bakakaldı...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ahmet Ümit Yalnız DeğildirT. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024