Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ağustos 2021

İnsan

Eko-Duygular

Gamze Haklı Geray

Paylaş

1

0


Felâketleri önleme konusunda bilime, bilim insanlarının söylediklerine ve uyarılarına sırtımızı dönemeyiz. Doğa, insan eliyle oluşan yıkıma doğrusal tepkiler değil, o tahribat belirli bir eşiğe ulaştıktan sonra doğrusal olmayan ani reaksiyonlarla karşılık verebiliyor.

Solastaljiyi Avustralyalı çevre filozofu Glenn A. Albrecht’in türettiğini öğrendiğimde kavramın kalbime ne kadar yakın olduğunu düşündüm.“Solastalji, endemik yer duygunuzun ihlal edildiği zamandır,” der Albrecht. Yerküreye ait hislerimizi harekete geçiren, nostaljiden daha derine işleyen, köklerimize sinen, sınır uçlarımıza ulaşan bir kelime. Geleneksel anlamda nostaljinin mekânsal boyutlarının ötesine geçiyor. Öyle ki kendi evimizin ortamındayken bile sezebileceğimiz ev özlemine benziyor. Sevilen bir yere ait olma duygusu ve bu mekânın istenmeyen dönüşümüyle oluşan acı, derin hüzün ya da psikolojik ıssızlık hâli.

Solastalji, bireysel, ekolojik veya kültürel değeri olan bir yer için hissedilebilen, çevresel değişiminin sebep olduğu, iklim krizi ile bağlantılı, varoluşsal bir sıkıntı. İçinde bulunulan ânın tesellisini gölgeleyebilen yoğun ama dilsiz bir kasvete dönüşüyor. O kadar dilsiz ki kendi suskunluğundan utanabiliyor. Psikoloji bilimi eko-keder, eko-kaygı, eko-korku, eko-yas gibi yüzyılın duygularını tanımlamış. Amerikan Psikoloji Derneği (APA), eko-kaygıyı “çevresel kıyametin kronik korkusu” olarak tanımlıyor. Kuraklık, savaş, yangın, kasırga, sel gibi faktörlerin de solastaljiye neden olabildiği ifade ediliyor.

Kavram meğer kalbime daha ilk gençlik yıllarımda dokunmuş. Mahallede mantar gibi yavaş yavaş biten yüksek apartmanlar semtteki yüzyıllık köşklerin yerini alan diğer çirkin inşaatların arasına gizlenmeye çalışırken birer ikişer kesilen kavak ve dut ağaçlarının, kaybolan yeşilliklerin ve sonrasında kentsel dönüşümle birlikte tamamen değişen sokakların, küçülen bahçelerin, yok olan balkonlarda her sabah öperek selamladığım sardunyaların zihnimdeki hayalleri kendi solastaljimin, eko-travmamın parçaları. Kedilerin, kuşların, solucanların, salyangozların arasında geçen, ellerimin tırmık izleri ile dolu olduğu o gençlik günleri, hayatın kayıplarıyla henüz tanışmadığım sade ve yalın yıllar. Şu dönemde derinden yaşadığımız duygular gibi bunlar hem bireysel kayıplar hem de bir zümrenin, grubun, toplumun toplu kayıpları olarak hissedilebilir.

Zadie Smith, Bir Ülkenin Mevsimleri İçin Ağıt isimli o güzel yazısında “özellikle sabahları yataktan çıkmak istiyorsanız, kıyameti sürekli akılda tutmak zordur” der. Yas tutan insanların suçlu ve utangaç bir şekilde kavramın üstünü kapatma eğiliminde olduklarını ve tüm örtmecelerin en melankoliğinin “yeni normal” olduğunu dile getirir. Pandeminin başından bu yana zihnimize kazılan o tatsız kalıp değil mi? “Yeni normal”

Aslında normal hiç olmadı. Ne yenisi, ne eskisi belki de.

Robert Plutchik, 34.000 farklı duyguyu deneyimleyebileceğimizi söylüyor.

Bu kadar çok duyguyla, kocaman dalgaların arasında boğulmadan, yönümüzü kaybetmeden nasıl yola devam edebiliriz? Olumlu ve olumsuz duygular zihnimizin gönderdiği sinyaller ve veri bankalarımız. Her birini ilgiyle, şefkatle sarabilir, isimlendirebilir, dönüştürebiliriz.

İngiliz antropolog, sosyal bilimci, dilbilimci ve sibernetikçi Gregory Bateson, Yeni bir Düşünce’de, “örümcek ağını istakoza, orkideyi çuha çiçeğine ve bu dördünü bana bağlayan ve beni sana bağlayan hangi modeldir?” diye sorar. Doğa ve zihnin yapısının birbirinin yansıması olduğunu, zihin ve tabiatın ayrılmaz bütün oluşturduğunu vurgular (s.84).

Ekosistem bir yaşam ağıdır, ağlar içindeki ağlardan oluşur. Bateson ve sistem düşüncesine bağlı düşünürlere göre büyük sistemleri küçük sistemlerin üzerine yerleştirerek, tümü aslında daha geniş ölçekteki yapıların içinde barınan oluşumları hiyerarşik olarak algılama eğilimindeyiz. Ama bu sadece kendi projeksiyonumuz. Doğada "yukarı" veya "aşağı" “piramitler ve hiyerarşiler” yer almaz. İnsan doğanın “üstünde veya dışında ya da onun sahibi” olamaz. Dolayısıyla sistem düşüncesi, hiyerarşilerden ağlara geçişi içerir.

Bir kavramı anlamak için onu mutlaka parçalara ayırmak zorunda değiliz. Ama daha geniş bir bağlama yerleştirip anlamlandırmamız gerekli. Hiçbir şeyin diğerinden bağımsız hareket edemediği fikrini içselleştirmeliyiz. Bazen tahmin edemeyeceğimiz bir ilişki zincirinde tüm evren buluşabiliriz. Atmosfere sürekli sera gazı eklemekteyiz. Örneğin kullandığımız elektriğin, arabamızdaki benzinin, evlerimizi ısıtan doğal gazın ve serinleten klimanın yararlarının yanı sıra aslında fosil yakıt içeren unsurlar olduğunu anımsamak ilk başlangıç noktamız olabilir mi? Azalttığımız her kullanımın bütünün iyiliğine hizmet edeceğini düşünebilir miyiz? Yapılan tüm araştırmalara göre atmosfere salınan sera gazı miktarı değişmezse, sıcaklıklar yükselmeye devam edecek. Bu bilimsel bir gerçek.

Felâketleri önleme konusunda bilime, bilim insanlarının söylediklerine ve uyarılarına sırtımızı dönemeyiz. Doğa, insan eliyle oluşan yıkıma doğrusal tepkiler değil, o tahribat belirli bir eşiğe ulaştıktan sonra doğrusal olmayan ani reaksiyonlarla karşılık verebiliyor.

Bireysel, kurumsal ve toplumsal olarak nerede ve nasıl olumlu dönüşümler gerçekleştirebilir, nasıl daha fazla özen gösterebilir, tedbirler alabiliriz sorusuna yanıtlar üretmeliyiz. Ekolojik kaygıyı ne kadar rahatsız edici görünse de, hayat kurtarıcı değişiklikler için gereken enerjiyi kullanmak adına bizi harekete geçiren, bireysel tepkilerimizi devindiren güç ya da etken olarak düşünmeliyiz belki de.

Maria Ojala, iklim değişikliğinde eşi görülmemiş bir süreçte bulunduğumuzdan ve gençlerin bu sorunla başa çıkma biçimlerinin dünyanın geleceğini düzenleyen önemli bir faktör olacağından bahseder. Üstelik Albrecht’e göre, Z Kuşağı içinde, insanların iklime ve çevreye zarar vermeye neden olan bütün unsurlara karşı çıkan ve adeta onlara meydan okuyan küresel bir genç neslin yetiştiğini, o neslin artık iklim krizinin çok daha büyük bir krizin ayrılmaz parçası olduğunu bildiğini dile getirir. Bu kuşağa “Simbiosen Kuşağı” ismini verir. Gençlerin, insanlığın geri kalanını Simbiosen'e götürmeye rehberlik edeceğine yürekten inanır.

Kaygı korkudan farklıdır, çünkü korku belirli bir şeye yönelirken, kaygı varlığın bütününü açığa vurarak varoluşun kendisi hakkında epeyce endişeli bir tutum oluşturur. Ojala (2012) umut ve katılımı (veya eylemi) birbirine bağlar. Birey, değişim için umut olduğunu hissetmiyorsa, harekete de geçmeyecektir. Ama umut varlığını bize hissettirmekte asla kararsızlık sergilemez.

Koşullar insanı bazen çok hızlı düşünüp harekete geçmeye zorunlu bırakabilir. Birey kendi hayatı zorlaştığında daha yaratıcı olabilir. Zor durumlarda dirençli olmayı seçersek Hannibal’ın söylediği gibi “ya bir yol bulabilir ya da bir yol yapabiliriz”.

Bir sorunu kendi başına yalıtılmış bir kavram olarak tanımlamak yerine sorun kalıplarını birlikte değerlendirmeyi ve bağlam içine yerleştirip çözmeyi öğrenmeliyiz.

Eko-duyguların seline kapıldığımızda belki de şu soruları kendimize sorabiliriz.

  • Hangi bireysel alışkanlıklarımı tekrar dönüştürebilirim?
  • Yasımı yaşamak için kendime süre verip, içimdeki o eko-kaygıyı, korkuyu, kararlarım ve yapıcı uygulamalarla nasıl azaltabilirim?
  • Birey olarak, çalıştığım ve yaşadığım yerde kendi başıma veya çevremde daha geniş topluluklarla neleri olumlu yönde değiştirmeye katkıda bulunabilirim?
  • Ekolojik okur yazarlığımı nasıl geliştirebilirim?

Küçük ölçekli planlar ve uygulamalar dahi duygusal dayanıklılığı artırmaya yardımcı olabilir. Acil gereksinimlerin giderilmesinden sonra orta ve uzun vadede sürdürülebilir kavram ve konuların bir şekilde parçası olmak eko-duygularımıza olumlu katkıda bulunabilir.

Yıllardır evde enerji tasarruflu ampullerin seçiminden, harcadığım suyun miktarına, çamaşır makinasını kullanma sıklığından, kullanmadığım elektronik cihazların fişlerini çekmeye kadar pek çok minik ayrıntıya dikkat etmeye çalışıyorum. Örneğin zorunlu değilsem bilgisayar çıktısı yıllardır almıyorum, kağıt israfından mümkün olduğunca kaçınıyorum, telefonumu sık şarj etmiyorum. Yürüyebildiğim tüm mesafeleri yürüyorum. Her fırsatta fidan bağışı yapmaya gayret ediyorum. Döngüselliği ve kompostlamayı öğreniyorum. Temelde daha sürdürülebilir bir şekilde yaşamanın türlü yollarını, gezegenimizi korumak için neler yapabileceğimizi düşünmeyi çok önemsiyorum.

Dünya dillerinde tanımlanması zor duyguları açıklamaya çalışan kavramlar ve ifadeler türetiliyor. Kendime soruyorum. Benim aradığım hiç bilmediğim bir zamanın özlemi mi? (Anemoia) yoksa belleğimin geriye akabilme, anıları önceden görebilme arzusu mu? (Avenoir) Anda kalıp, yapmam gerekenleri planlamaya ve eko sisteme önem verenlerle birlikte olmaya yoğunlaşmayı seçiyorum. Hayal ettiğimiz ve özlediğimiz o doğal hayatı bilimin de desteği ile ancak hep beraber kurabilir ve koruyabiliriz.

 

Kaynaklar

1.         Albrecht, A. Glenn. Earth Emotions: New Words for a New World. Cornell University Press. 2019

2.         Smith, Zadie. Elegy for a Country’s Seasons. The New York Book Review. April 3, 2014 issue

3.         Ojala, Maria. Eco-anxiety RSA Journal. İssue 4. 2018-19

4.         Capra, Fritjof. Yeni Bir Düşünce. Çevirmen: Mustafa Armağan. İz Yayıncılık. 2. Baskı. 1996.

5.         Bateson, Gregory. Steps to an Ecology of Mind. Chandler Publishing Company. 1972

 

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Vincent Van Gogh Resimleri İçin Harika..Müge Gedik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

D. F. Zeren

7 Nisan 2025

“Bazen Kelimeler İki Anlamlıdır”

Encam İbrahim Yıldız’ın anlatıcılığının geri dönülmez bir noktaya erişmiş olduğunun ispatı. Hikâyede atmosfer dediğimiz şey esasen zamanın mekânın ve karakterlerin uyumsuz uyumu, çatışmaların yerli yerine oturarak dokuyu oluşturması halidir. Çatışmaların yerine oturma..

Devamı..

Sabri Safiye: "Çocuklara söz söylemede..

Kâmil Erenli

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024