Edebiyat dünyasındaki yolculuğu pek yokuş yukarı değil de daha çok bir gayya kuyusuna düşmek gibi tanımlıyorum.
Armağan Can: Tuhaf İstanbul Öyküleri, yazarımız Engin Belki Yıldırım’ın Metinlerarası Kitap etiketiyle çıkan ikinci öykü kitabıdır. Kubur, Zar, Dergi, Buğu, Sarı, Ev, Palto, Amot, Cüz, kitapta yer alan bazı öykü isimleri. İsminizde bir bağlaç da barındırırken öncelikle isminizin sonra kitabınızın ve bir öyküyü bir kelimeyle özetleyen öykü başlıklarınızın hikâyelerini dinleyelim mi? Nasıl ortaya çıkıyor bu kelimeler ve kelimeler dizini?
Engin Belki Yıldırım: "Belkî", aslında benim şiirlerimde kullandığım mahlasımdı; sonrasında şapkasını çıkartınca gözüme daha bir güzel göründü ve kendime isim yaptım. "Yıldırım", ülkemizde en çok bulunan soyadlarından birisi. Adımı ve soyadımı çok sevmeme rağmen maalesef Engin Yıldırım da çokça bulunan bir kombinasyon olduğundan ilerideki karışıklıkları engellemek adına Engin Belki Yıldırım 'sahne adını' kullanmaya başladım. 'Belki'yi seçmemin nedeni de kendisini hem bir bağlaç hem de belirteç olarak çok sevmem ve olasılıklar kapısını aralayan bir anahtar oluşundan sebep beni tanımlaması galiba. Metin içerisinde anlatılmak istenenleri pekiştirmesinden, bağlamasından hatta açmasından kullanımından en çok keyif aldığım sözcüklerden birisi.
İçgüdüsel olarak yakınlık duyduğunuz her şey aslında bir parçanızdır, ben de parçalarımdan birisini daha bularak bünyeme kattım. Bu üçlü şu anda gururla taşıdığım bir tamlama gibi ama sizin de değindiğiniz gibi kelime kalabalığını pek sevmediğimden ileride hangisi gider hangisi kalır bilemem.
Öykülerin tek sözcükten oluşan isimleri de bununla paralellik gösteriyor aslında. Öykü dediğiniz kısa bir yazın türü ve adının da tek bir sözcük veya harf dizini olması öyküyle bağını kuvvetlendiriyor. Ben isimleri öykünün tamamlayıcısı olarak kullanmayı tercih ediyorum. Mesela, okuyucu kitaptaki ZYK öyküsünün sonunda bu kısaltmanın ne anlama geldiğini görünce ve bunun nereden kaynaklandığını anlayınca belki hafifçe tebessüm edecektir. Veya şimdi büyüsünü bozmamak için hangisi olduğunu söyleyemeyeceğim bir öyküyü okuduktan sonra dönüp adını bu sefer tersten okuyacak ve metnin tamamen değişmesine hayret ederek içindeki isyan duygusu belki bir nebze ateşlenen okuyucu ayağa kalkacaktır.
Öykülerin isimlerini bulmak benim için öyküyü yazmaktan daha zor gibi. Ama bunun için günlerce kafa patlattığım da söylenemez. Ya önce isim geliyor ve kendisini tanıştırıp bana öyküsünü anlattırıyor veyahut karşılaştığım satırlar bir yerde resmiyeti bırakıp isimlerini söyleyerek daha samimi yazmama vesile oluyorlar.
AC: Arzu öyküsünde geçmişin, gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu anlamaya çalışarak daha bir hızlanan Atıf ile tanışıyoruz. Hayatında “Hep bir şeyler eksikti,” diye hareket eden ve seçilmiş olduğuna inanan biridir. Sizin hayatınızda eksik bir şeyler var mı? Her şeye geç kalan Atıf yokuş aşağı giderken, siz yazın dünyasına geç kaldığınızı düşündünüz mü? Kaçlı yaşlarda edebiyat dünyasında yokuş yukarı tırmanmaya başladınız? Bu yürüyüş nasıldı?
EBY: Bu hayatınızda eksik bir şey var mı lâfzı üzerine kitaplar yazılmış, yazılıyor ve daha da tonlarca yazılacak. Bıçak Öyküleri kitabımdan sonra da "Bıçak taşıyor musunuz?'', "Siz de mi pazarlardan nefret ediyorsunuz?", "Küveti nasıl temizlersiniz?" gibi karakterlerin özellikleri üzerinden sorular geldi, gelmeye de devam edecek anlaşılan.
Karakterler veya öykülerden yola çıkarsanız benim bir ruh hastası olduğum sonucuna ulaşırsınız. Ha ruh hastası mıyım? Kesinlikle evet. Ama sizin bildiğiniz manada değil. Açayım:
Bir yazar olarak yaşadıklarımı pek yazmadığımı söylemeliyim. Daha doğrusu yazarların yaşadıklarını, gözlemlerini didaktik bir şekilde hatta transkriptör gibi dikte etmelerini pek yakıştıramam. Bir anlatıcı, bir hikâye anlatıcısı zaten algıları açık olarak dünyaya gelir. Çevresinde olan bitenden sürekli haberdar ve bilgiye aç bir yaratık olduğundan insandan farklı sınıflandırılması gerekir. Anlatıcılar çeşitli araçlar kullanırlar, sanatın dalları da bunlara dahildir. Resim, müzik, edebiyat, sinema, moda gibi uğraşlar anlatıcıların sunma biçimleridir. Anlatıcı, not almaz, gözlem yapmaz, ileride bir yerde kullanmak için ezber yapmaz, satır altlarına çizgi çekmez; bilgiyi alıp kendisine dâhil eder. Bilmek ve öğrenmek en büyük tutkusudur. Bünyesindeki bilgiyi olduğu gibi vermeyi veya aktarmayı da tercih etmez, süslemeyi sever; boyamayı, kesmeyi, biçmeyi, yazmayı, konuşmayı, oynamayı hem de en iyi şekilde yapmayı tercih eder. Ben de bir hikâye anlatıcısıyım ve yazı da benim anlatma biçimim.
Okumayı erken yaşlarda öğrendim, sonrasında yazmaya da başladım. İlkokulda kompozisyonların girişine kurgu diyaloglar ekleyerek hikâyelendirmeye çalışmak ilk hatırladığım anlatma tecrübem. Bunları sınıfta okurken o kısımları atlamam da gelecekteki edebiyat dünyası tecrübelerime dair ipuçları barındırıyor tabii.
Sürekli yazdığımı söyleyebilirim. Ergenlik zamanında sevgililere dizilen mısralar, şiirler, kurduğumuz müzik grubunda yazdığım şarkı sözleri, öyküler, kısa romanlar, oyunlar, senaryolar derken hep ve sadece yazdım. Bir süre sonra da bunlar daha çok okunmak istediği için edebiyat dünyası dediğimiz ortama adım attım.
Edebiyat dünyasındaki yolculuğu pek yokuş yukarı değil de daha çok bir gayya kuyusuna düşmek gibi tanımlıyorum. Bunu başka bir sohbetimde ayrıntılı tarif etmiştim, şimdi tekrara düşmeyeyim.
Çokça haset, hasis, habis, haris kişiyle tanıştım. İyi insanlar da karşıma çıktı ama yüksek egom, sivri dilli oluşum ve yalakalığı pek sevmeyişim edebiyat dünyasında erkenden bir yer edinmeme engel oldu. Ben de kapanıp kendim için yazmaya, kendime masallar anlatmaya devam ettim.
Aynı zamanda şahsi editörüm :) olan Ayşem Seval Yıldırım'ın teşvikleriyle ve sayesinde bu küskünlüğümü yıllar sonra bir kenara bırakıp yeniden edebiyat dünyasında ısınma turlarına başladım, on yılı aşkın bir süredir ağır ama emin adımlarla kendi yolumda ilerliyorum.
Yeri gelmişken editörüm ve yayıncım Mahmut Yıldırım'a da (soyadını gördünüz di mi akrabam değil kendisi) teşekkür etmek istiyorum zira gerçekten bana keşfedilmenin hazzını yaşattı.
AC: “Kadınların uçmak için kanatlara ihtiyacı yoktu. Melek olmak için ölmeye ise hiç.” Zar öyküsünde tek kanadı olduğu için uçamayan ve zamanla kanatlardan vazgeçen, vazgeçirilen Pınar ve Pınar gibi kadınları tanıyoruz. Bir kanat gerçekleri fantastik bir dünyaya taşısa da gerçekler satır aralarından bize bakıyor. Sizin gerçeklerle aranız nasıl? Kişisel tarihinizde veya ülke tarihinde olaylara tepkiniz satır aralarında mı?
EBY: Gerçeklerle oldukça sıkı fıkıyız ve tabii ki bundan memnun değilim. Zar bir İsveçli tarafından okunsa gözlerine inanamayacağı fakat bizim gerçekten yaşadıklarımızı anlatan, istemesem de yer yer didaktiğe kaçmak zorunda kalan bir öykü.
Bıçak Öyküleri edebi yanı daha ağır basan okuması zor bir kitaptı. Bunu okuyuculardan aldığım tepkilerden anlıyorum. Tuhaf İstanbul Öyküleri daha basit dille yazılmış ve kitaptaki pek çok öykü Zar’da olduğu gibi toplumsal gerçeklerle ülkemizin sorunlarıyla doğrudan ilgililer. Bazı öyküleri tarihe not düşülsün, unutulmasın diye yazdım. Yaşadığımız zamanda gündem o kadar hızla değişiyor ki her şey unutuluyor. Gerçek, kurguyu geçerek kendi yalanlarıyla yeni bir dünya örüyor. Ve gerçek, hayallerimizi siliyor. Bizim unutmamak için yapmamız gereken sürekli anlatmaktır. Madem gerçek kendi kurgusunu bize dayatıyor, biz de kurgularımızda 'asıl gerçeği' yazar ve tarihe not düşeriz.
Hatay'da gerçeklerin saptırılması buna en iyi örnektir. Hatay için de bir şeyler yazabilirdim ama içim o kadar acıyordu ki bunun yerine Kubur’u yazdım. 99 depremini yaşamış birisi olarak değil ilerlemek nasıl daha da yozlaşıp gerilediğimizi göstermek için kısa bir kara mizah öyküsü akılda kalır diye düşündüm.
Gezi dayanışması için uydurulmuş yalanlar bugün nasıl gerçekmiş gibi karşımıza çıkıyor ve yeni neslin direnişe sempatisi nasıl başlamadan bitiyorsa hatta devamında gelen Akbelen üzerinden nasıl iyice karalanıyorsa belki on yıl sonra Hatay, iktidarın kahramanlık hikâyesi olarak sunulacak. Bunun öncü işaretlerini enkaz üzerinde kutlama yapanlara bakarak görebiliriz.
AC: Ah öyküsü bir ütopya gibi başlıyor. Yeşil binaların yapımı, şehrin nüfusunun artacak olması ve AVM sayısıyla modernleşme için yapılanlar belediye başkanı tarafından anlatılıyor. Sonra her ütopyanın sonunda olduğu gibi olay distopyaya dönüyor ve fantastik ögeler ile gerçekler çok acı bir şekilde okura anlatılıyor. Tüm olaylar durulduğunda, “Tüm bu yeniden doğuş esnasında yeri olmayan bir tek canlı vardı,” cümlesi ile öykü bitiyor. Her şeyi televizyondan öğrenen ve söylenildiği kadarını alan, okumayan insanoğlu kaybediyor. Sahip olduğumuz hayatı korumak neredeyse bir ütopya iken siz neler okuyarak distopyalardan korunuyorsunuz?
EBY: Bu kadar gerçek olması hayallerimi siliyor diye yazmıştım yıllar önce. Âh bir kehanetti; neyse ki gerçekleşmedi ama yeni seçim yaklaşıyor ve toparlanamazsak gerçek olabilme ihtimali var. Ben mesela bu öykünün sizin düşüncenizin aksine distopya olarak başlayıp ütopya olarak bittiğini görüyorum. İnsanın ütopya yaratabilecek bir varlık olmadığına hemen hemen eminim. Son cümlenin sebebi de bu zaten.
Ben elime geçen her şeyi okurum. Hızlı da okuduğum için çantamda üç beş kitap taşırım sürekli. Başucumda, tuvalette, masamda hep aynı anda okuduğum birkaç kitap olur. Ben okumayı kaçmak veya korunmak için kullanmıyorum. Yazmak benim ayrılmaz bir parçam olduğu için başkalarının ne yazdığını merak ettiğimden okuyorum aslında. Bir şeyler öğrenmek için okuduklarım buna dahil değil, sadece kurgular için konuşuyorum. Fakat son yıllarda niteliksiz o kadar çok metin var ki kafamdaki kirlilik dağılsın diye dönüp dolaşıp eskilere sarılıyorum.
Korunmak için yaptığım şeyse hayal kurup düşünmek. Yazdıklarımdan daha güzel öykü ve masalları kendime anlatıyorum aslında. Kâğıda dökebildiklerim yanında yazılmamış binlerce satırla geziyorum aklımda.
AC: Dergi öyküsü, “İlk başlarda mizah öyküleri yazıyordum,” diye başlıyor. Kahramanımızın okuma macerasını, yazdığı bir şey basıldığında çok sevindiğini, dergilerde yaşadıklarını, okunması için bir editörün masasına bıraktığı dosyasının masanın her köşesini nasıl dolaştığını okuyoruz. Engin Belki Yıldırım yazmaya nasıl başladı? Dergilerle neler yaşadı? Hazırladığı dosya kitap olma aşamasına nasıl geldi?
EBY: Öncesinden kısaca söz ettim demin ama son dönemi biraz açayım: Yakın çevrem benim yazdığımı hep bilir. Ayşem de hayatıma girerken yazılarımla tanışmaması imkânsızdı tabii. E bir de akademisyen oluşundan dolayı beni çok güzel beslemeye ve yönlendirmeye başladı. Tüm yazdıklarımı okur ve sonrasında üzerine sohbetler etmek büyük keyif verir bana. Her ne kadar bunu o esnada belli etmesem de yanlışlarımı düzeltmesini de çok seviyorum. Ayşem'in iteklemesiyle yeniden dosyalar hazırlamaya ve dergilere, yarışmalara, yayınevlerine göndermeye başladım. Uzun bir süre sanal mecralarda yazdım ama bir süre sonra prensiplerime uymadığı için hepsini geri çektim. Herhalde analog yetiştiğimden olsa gerek matbu bir mecrada sürekli yazmak fikrini taşıdım hep. Yazın uğraşının aynı ciltte farklı satırlarla yürümesi gerektiğine inanan birisi olarak kesintisiz yazacağım bir medya aradım hep. Bence bir süreli yayının parçası olmak zaten sürekli yazan bünyemi daha da kuvvetlendirerek bir üst kademeye taşıyor. Düşünsenize o hafta, o gün veya o ay yani periyodik şekilde bir yazı göndermek zorundasınız, hele de konu kısıtlaması varsa değmeyin keyfime. Yazma konusunda iddialı olmayı seviyorum. Yazma müsabakalarının canlı ve hızlı yapılması en büyük dileğim. Düşünsenize size bir konu veya sözcük veriliyor; beş, on bilemedin yirmi dakikada öykü yazmak zorundasınız. Muhteşem olmaz mıydı?
Neyse konuyu çok dağıtmayayım. Bir süre sonra matbu bir dergi buldum, yazı kadrosuna dahil olarak yayın hayatı sonlanana kadar orada yazdım. Bu esnada çeşitli yarışmalarda dereceler kazandım, bazı seçkilere girdim ve kısa bir oyunum da sahneye kondu. Arada birkaç farklı dergide basılan öykülerim de oldu ama bunların hep nitelikli yayınlar olmasına dikkat ettim.
Bir yandan da yayınevlerine dosya gönderiyordum ama asıl derdim, beklentim ve bence olması gereken; dergide beni birisi okusun ve "Gel de kitabını basalım," desindi.
Benden dosya isteyen yayınevleri de oldu ama saygın gibi görünen bu yayınevlerinin aslında kitap çıkarmak isteyen herkese belli bir ücret karşılığında hizmet verdiklerini üzülerek öğrendim. Hatta geçenlerde birisinin söyleşisinde yayınevinden övgüyle bahsettiğini okuduğumda kahkahalarla güldüm. Parayı vermiş, kitap bastırmış, bir de caka satıyor: "Yayınevimi seçerken saygın olanı tercih ettim!" diye.
Büyük gibi görünen yayınevlerinin bir kısmı, değil dosyayı okumak, size cevap dahi yazmıyorlar. Fakat gerçekten işini düzgün yapan saygın yayınevleri size olumlu veya olumsuz kesinlikle cevap veriyorlar. Bunu yazar arkadaşlarımdan ve kendi aldığım cevaplardan biliyorum.
Neyse... Sonunda bir gün, daha öncesinde şiir akşamlarından ve edebiyat buluşmalarından tanıdığım Mahmut Yıldırım beni arayarak yeni açtığı yayıneviyle ilgili planlarından bahsetti. Buluştuk, konuştuk ve ikna olarak dosyamı kendisine teslim ettim. Böylece editör tarafından bir yayınevine çağrılma hedefime ulaştım. Telifimi de alarak çok güvendiğim bir hayır kurumuna bağışladım. Hâlâ da teliflerim doğrudan onların hesabına gitmektedir. Bunu da gururla ve mecburen söylüyorum çünkü kötülüğe karşı iyilikleri çoğaltıp paylaşmak zorundayız ve saygın vakıflar, yardım kuruluşları, STK'lara destek vermeliyiz.
AC: Öteki öyküsü bir kadın ve erkeğin kopan iletişimlerinde araya giren boşluğun şekle büründüğü absürt olaylara sahne olur. Erkek, kadından daha çok anlatır ve bir yerde içinden, “Keşke bu kadar erken dönmeseydim sırtımı,” der. Şimdi, buraya gelene kadar geçirdiği ömrünü, devasa bir pişmanlık saymamak için harcadığı zamanlara katmak istemiyordur. Siz, yazın hayatınızda pişmanlık duydunuz mu veya pişmanlık duymamak için nelere dikkat ettiniz?
EBY: Erkek bir yere kadar hep daha çok anlatandır :) Sonrasında, dinlemesi gerektiği zamanda da hep sırtını dönmeyi tercih eder. Ben iyi bir dinleyiciyimdir ve çok da konuşkan değilimdir. Bazı durumlarda çenem düşer, genelde saçmalamaya başlarım. Belki o yüzden benim anlatma tercihim yazmak.
Yazın hayatında pişmanlık duyduğum tek bir olay var. E-posta kullanımı henüz yeniyken sevdiğim bir yazara ukalaca bir e-posta göndermiştim. O zamanki ergen cahilliğimle yaptığım saçma bir hareketti.
AC: Cüz öyküsü salgın bir hastalık zamanında eve kapanma döneminde hayatlarda daha çok yer kaplamaya başlayan sosyal medya merkezinde döner. Yadsınamayan bu yer sizin hayatınızda ne kadar etkindir? Asıl çip sosyal medya yoluyla aleni bir şekilde mi insanlara takılmaktadır?
EBY: Bu konularla ilgili kurgularımın ve düşüncelerimin hepsi bir sonraki kitabım Robot Öyküleri'nde karşınıza çıkacak. Sorunuzu o zaman cevaplamayı isterim zira bu konuda anlatacaklarım epey yüklü.
AC: Kitapta, kadim güçlerin intikamından cebinde evreni taşıyanlara, cinli perili evlerden zaman yolcularına, seçilmişlerden saçılmışlara, depremden uzaylılara, hayaletli evlerden evli hayaletlere çeşitli tuhaflıklar öyküleştirilmiş. Çoğunlukla gerçeklikte geçiyor izlenimi veren öyküler bir yerde keskin bir şekilde tuhaflaşıyordu. Engin Belki Yıldırım bu sefer neden absürt, fantastik bir anlatım seçti?
EBY: Ben yazarken illa da şu türe dahil olsun diye bir çaba göstermiyorum. Anlatacaklarım olması gerektiği ve istedikleri gibi satırlara dökülüyor. Yazar arkadaşlarım arasında sadece belli bir türde eser üretenler mevcut ama ben böyle olmaması gerektiğine inanıyorum. Yazar her türde, şekilde, konuda yazabilmeli ve yazmalıdır.
Az önce de söylediğim gibi anlatıcılığın temelinde akılda kalmak gibi bir kaygı olması gerektiğine inandığım için zaman zaman fantastik öğeleri de kullanıyorum. Bu da en çok benim-bizim hakkımız diye düşünüyorum zira doğaüstü dediğimiz olgu bizim benliğimizin bir parçası, masallara bulanmış topraklarda yaşıyoruz. Şimdi yoldan birisini çevirip, cinler, devler, periler diye sorun; kesinlikle bir fikri, hikâyesi, yaşanmışlığı vardır. Çoğumuzun evinde Şahmeran resmi asılıdır, nazar boncuğu taşımayan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
Yalnız bunları kullanırken doğru bir yolda ilerlemeliyiz. Yeni yazarların hep batı temelli fantastik, korku, bilimkurgu öğeleriyle bezenmiş dünyalar yaratmaya çalıştığını üzülerek görüyorum. Neyse ki bir süredir bu türde yazıp kendi özünden beslenen yazarlar mevcut da bu yanlış esinlenme kaynaklı özentilik yavaş yavaş kırılıyor artık.
Başa dönersem, ben türlere dahil olmaya çalışmadan sadece yazıyorum. Edebiyat bilimi ve eleştirmenler bunları yorumlayabilir veya bir sosyolog neden benim bunu seçtiğime dair teoriler ve temeller ileri sürebilir ama benim işim sadece anlatmak ve yazmak.
“Editör, ‘İnsan hikâyeleri anlatmak istiyorum,’ diyen yazarı azarladı: ‘İnsan diye bir şey yoktur! Batıl bunlar, hep uydurma.’ ”
AC: Kitabın sonunda baş aşağı duran yaklaşık elli sayfalık küçürek öyküler var. Oldukça uyarıcı ve çarpıcı bu öyküler neden burada? Engin Belki Yıldırım, neden sözleri bu kadar eksiltiyor?
EBY: Ben bir sözcük arayıcısıyım. Bu bir sözcük, hece hatta ciğerden çıkarken tellere takılan bir nefes bile olabilir. Önemli olan tek kriter insana ait olması ve o anda anlatılabilecek olanın en kısa hâliyle anlatılmasını sağlaması. Edebi ortamda lafı uzatmayı sevmiyorum. Bu, günlük hayatımda da böyle. Uzun cümleler kurup gereksiz mevzuyu uzatanlardan da hazzetmezken neden kıpkısa anlatabileceğim bir öyküyü sündüreyim.
Kaldı ki bu kısalık aslında çok büyük bir öykü vadediyor olabilir. İyi küçürek öyküler, önü ve arkası hatta kendisi okuyucunun beyninde yazılanlardır. Ben de bunu başarabildiğimi düşünüyorum. Eğlencelik küçüreklerin yanında edebi değeri çok yüksek olanları var ve dahası da Robot Öyküleri'yle gelecek.
Bu aslında bir tasarım konseptinin devamı. Bıçak Öyküleri'nin arka kapağında, adı anılmadığı hâlde içinde bıçak olan küçürek bir 'bıçak öyküsü' vardı. Tuhaf İstanbul Öyküleri'ndeyse bunu ayrı bir hediye gibi ikiz kitap şeklinde sunduk ve bir sonraki kitapta da Kısa Devre adıyla devam edecek.
“Dijital felakette 21’inci yüzyıla ait tüm eserler yok oldu. Taşa yazanların bir bildiği vardı.” Zihnimize yazılan bu öykülerin yok olmasının zor olduğunu vurgulayarak, samimi söyleşi için yazarımıza çok teşekkür ediyorum.






