Sabah uyandığında heyecanı depreşmeye başlamıştı. Haftalar öncesinden bir bekleyişti. Gözlerini açtığında ilk on biri karşısında gördü. Bitişik apartmanın yaslandığı duvardaki işlevsiz cam, sarı lacivert renklerle şenlenmişti. Gün ışığına açılmayan bu pencere, onun gözünde başka bir aydınlığa açılır gibiydi. Karanlık bir odanın ışığa kavuşması ancak bu şekilde olabilirdi ya, büyükler pek anlamazlardı bundan. Takımın posterine bakadurdu. Genellikle posterin karşısındaki çekyatta yatar, mümkün olduğunca oyuncularla göz teması kurardı. Ezkaza unutkanlıkla oyunculara sırtını verdi mi, kendini ihanet etmiş hissederdi. Yoktu, takıma sırtını dönmek! Annesi de o istikamette yapardı yatağını. Çok sevdiği beş çayında susamlı bisküviyle çay sehpasını da o yöne çevirirdi. Oyunculardan birkaçının bizzat kendisine baktığını düşünürdü. Altısı ayakta beşi çömelmiş tam kadro şampiyon takım… Şeytan Rıdvan bugün asistlerle gol attırır, ya da bizzat kendisi fileleri havalandırır mıydı? Sekiz numaranın çalımları, deparları sonuca götürür müydü? Birçok düşünce zihnini meşgul ediyordu.
Matematikten “orta” almıştı, diğer dersleri de ortadan halliceydi. Okulu sevmezdi, ancak az bir okumayla çabuk kotarma yetilerine de başka şeyler ket vurmuştu. Orta ikinin ağırlığı hayatın gerçekleriyle daha bir artmıştı. Ablasının ani evliliğiyle evden gidişi ve sonrasında eve çöken sessizlik… Ailenin dengesinden çok onun tutunduğu dalları zayıflattı. Bir yandan artan ödevler ki en büyük gaile. Bu durumda onun için bir nefes alma olanağı varsa o da çok sevdiği takımının galibiyetleriydi. Bir de ezeli rakibi, onu en çok kızdıran takımı yenerlerse...
Saat on gibi kapı zili çalınca koşarak apartman görevlisinin her sabah getirdiği spor gazetesini aldı.
“Ne olur bugün?”
“Celil abi alacaz, başka yolu yok!”
“Rıdvan sakatmış ama, bilmem ki. Savunmada da eksikler var.”
“Ne diyorsun peki?”
“Bence günü kurtarsak iyidir. Rakibin yeni forveti bu hafta oynuyor. Bizim savunma nanay…”
Celil abi’nin sözlerine içten içe canı sıkılsa da pek bozuntuya vermeden, “biz her türlü alırız, geçen hafta görmedin mi ne hale düşürdü Gençlerbirliği” diye karşılık verdi. Sözüne güvenirdi, severdi Celil abisini. Futbolu en çok da onunla konuşurdu. Takıma dair her şeyi ve gündemdeki konuları mütalaa ederlerdi. “3-5-2 iyi gidiyor”, “kademe anlayışında sorunlar var”, “yeni santrafor çok fırsatçı” vesaire sorunsalların ardı arkası kesilmezdi. Kapı eşiğinde yaptıkları fikir teatisi, kimi zaman on beş dakikayı aşardı da aşağıdan sesler duyulurdu: “Celil çöpleri almamışsın!” Her sabahki heyecanlı bekleyişinin müjdecisiydi o. Bir transfer haberi patlamayadursun! Henüz kata gelmeden, sesi gelirdi. “Golcüyü aldık. Bu sene görecekler bak!” O sabah da daha gazeteyi eline almadan, Celil abi merdivenlerde yine özet geçti haberleri. Bir nevi tümden gelim mantığıyla, bir dizge halinde aktarıyordu. Önce Avrupa ve dünya futboluyla ilgili haberleri veriyor, Anadolu’dan dolaşıp bazen ikinci ligi de araya sokarak en son Fenerbahçe üzerine yoğunlaşıyordu. Bilge bir edayla futbol gündeminin bilir kişisiydi o. Kırk yaşıyla orantısız kır saçları, keskin alın çizgileriyle Anadolu’nun bağrından kopmuş bir futbol bilgesi. Hayatla sınanmış, ölçüye vurulmuş tebessümü daha çok maç günleri billurlaşırdı. Jest ve mimiklerindeki belirsizlik, o gün içine kurt düşürmüştü. Çoğu zaman da tahminleri çıkardı.
Kavurmalı yumurtanın kokusunu alınca mutfağa koştu. Babası daha çok apartman avlusuna bakan cama sırtını vererek otururdu. Kömürlük depolarından oluşan, futbol maçlarına – Alman Kale, Dokuz Aylık dahil– kapalı o avluyu oldum olası sevmezdi. Cam kenarını da o tatsız avluyla özdeşleştirmişti. Hafta sonu kahvaltısında kızarmış ekmek, limonlu çay ve Fotospor yan yanaydı. Tam sayfa büyük derbiye ayrılmış. Son üç sezonun maç sonuçları ve kim kime galebe çalmış… Hiç takım tutmayıp da Milli takımı tutmakla her daim övünen babası, “berabere biter” diye gülümsedi. Pek de ilgisi yok ya… Gözü, tabağından ilk sayfadaki büyük puntolu eski maç istatistiklerine kayınca bir başka cümle hazırlığının içine girer gibi dikkat kesildi. Metin Oktay’lı zamanlardan kalan bir anısı. Beşyol’dan geçerken arsada oynayan çocukları görünce arabadan inip oyuna karışmış. Çocuklarda bir bayram havası… Cumartesi maçlarının tarif edilemez sevinci üstüne bir de gol kralını yakından kanlı canlı görünce… “Mutluluğun resmini çizebilir misin?” diye sorsalar hepsinin cevabı belli. Onun da başını okşamış, gülümsemiş. Bir Galatasaray sempatisidir gelmiş o günlerden, futbolla o kadar mesafeye rağmen. Ağzından dökülüverdi:
“Belli de olmaz. Eksikleriniz varmış. Belki de alırlar.”
“Hadi oğlum, soğutma ekmeğini” diye lafa karıştı anne.
O günkü arzusu hal yola koyulursa, ertesi günkü isteksizliği de kotaracaktı bir şekilde. Ne gerek vardı şu okula, bunca derse? İşe yarıyor muydu ki gerçek hayatta yarım gün boyunca dinlediği dersler? Futbol varken hele… Pazartesi sabahı ilk ders ve sonrasındaki altı ders… Ya yenerlerse? O zaman iş değişirdi. Zaman su gibi akar, okul daha bi çekilir olurdu. “Aykut nasıl üçledi!”, “Rıdvan’ın çalımları gördün mü?”, “Yusuf’u nasıl bakkala gönderdi!”, “Oğuz’un frikik çatalda patladı!” Pazartesi sınıftaki Cimbomlulara söyleyecek sözü olurdu. İstiklal marşı öncesi bahçede başlardı haklı gururu. Sınıfa girişi bi farklı olurdu, gerine gerine gezinirdi gün boyu. Hele ki arka sıradan, boyuna sataşan kel Ali’ye karşı eli kuvvetlenirdi. Galatasaray alırsa Ali’den çekeceği vardı.
Cızırtıdan anlayamadı bir an. Seksen sekizinci dakika. Taraftarların yükselen uğultularıyla frekansın alışıldık cızırtıları birbirine karıştı. Her haftaki sürgit mesainin bir parçası. Bu çilekeşlik; duyma yetilerini, imgelem gücünü de belli bir seviyeye getirmiyor değil. Bir gümbürtü, taraftarların çığlıkları… Yoksa gol müydü? “Top ağlarda!”, “Hasan!” diye işitti. Parçaları birleştirdi. Yeni santrafordan anladı. Spikerin sesi nihayet berraklaştı. “Son haftalardaki performansıyla Hasan”, “rakip savunmanın zafiyeti.” Böyle güzel haber almamıştı ablasının gidişinden beri. Pazartesi okulda ondan iyisi yoktu.
Koltuğun altındaki plastik topu çıkarıp sol ayağıyla salona sürmeye başladı. Salonun duvarındaki aile fotoğrafına bakarak tek parmağıyla işaret yaptı. Taraftarlara selam vererek, bütün golcülerin yaptığı gibi. Ceza sahasının dışında kalan salondan takım posterine doğru bir şut çekti.
Büyük maçların sonrasında sokaktan her zamanki top sesleri yükselmeye başlamıştı. Hele ki pastırma yazıysa… İşi yoksa Celil abisi de katılır, Cimbomlularla üçe üç maç yaparlardı minyatür kale. Olmadı ikişerden…
Üstünde sekiz numaralı formayla, annesi onu sokağa uğurladı.






