Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ağustos 2022

Hayat

Futbolseverlik mi Fanatiklik mi?

Ekin Kadir Selçuk

Paylaş

0

0


Oyunun hakkını veren, sahada müthiş işler yapan bir futbolcu bunu sizin takımınıza karşı yapıyorsa ne düşünürsünüz?

Yaz ayları futbola ve takımına tutkun insanlar için cehennemdir. Yaklaşık 2-2,5 ay süren o dönem kâbus gibi geçer. Ne yapsan olmaz, eksik bir şeyler vardır hayatında, bir tamamlanmamışlık hissi kavurur içini. Bu yüzden Dünya Kupaları, Avrupa Şampiyonaları ilaç gibi yetişir imdada. Bu turnuvalar üzerine romantik bir külliyat olmasının bir sebebi de belki budur. Çölde susuz kalan bedevi bir yudum su üzerine destan yazmaz mı? Elbette bilhassa Dünya Kupaları futbolun çok ötesinde bir şenliktir ama neticede her şey ‘oyun’un çerçevesinde anlam kazanır, ‘oyun’u sevmezseniz, tüm o renkler, tribünler, maskotlar manasız gelmez mi? Ya da bir an sempatimizi kazansa da aynı hızla unutup gitmez miyiz? Vuvuzelalar, ünlü pop şarkıcılarının yeniden yorumladığı milli şarkılar, derdi ‘son tahlilde’ futbol olmayanların ilgisini ne kadar canlı tutabilir? 

Zinedine Zidane’ın efsaneleştiği 1998 Dünya Kupası yaz tatilime denk gelmişti. On yedi yaşındaydım. Farklı şehirlerde yaşadığımız, bir yıl boyunca sadece mektuplaşarak iletişim kurabildiğimiz sevgilimle aynı yaz kampında buluşmuştuk. Her bencil sevgili gibi sürekli yanımda olmasını istiyordum, o da bir yandan beni, bir yandan ailesini idare etmeye çalışıyordu. Ben olanca anlayışsızlığımla yanımda olamadığı vakitler için ona öfkelenirken, maç saatleri geldi mi bin bir bahaneyle kaçar, Dünya Kupası maçlarını takip ederdim. Deniz kıyısının hemen dibinde, üstü açık bir kafedeki televizyonda benim gibi bir sürü akılsızla birlikte maçları izlerdik. Akılsız diyorum çünkü harika bir deniz, harika bir güneş vardı dibimizde ve biz 120 dakikası 0-0 biten, muhtemelen turnuvanın en berbat maçını (Fransa-İtalya) bile izlemiştik. Bunu sevgilime anlatabilmem mümkün değildi. O da anlatmamı beklemiyordu zaten, zira kafenin ve maçların müdavimleri arasında babası da vardı, alışıktı yani.     

ekin kadir selçuk

Neden böyle yaptığımızı açıklamaya gerek yok herhalde. Futbolu seviyorduk ve dört yılda bir gelen bu şöleni kaçırmanın hiçbir bahanesi olamazdı. Tamam, buraya kadar her şey normal. Peki tatilin bitişine iki gün kala, sevgilimin yanından ayrılıp Beşiktaş’ın bir köy takımıyla oynadığı ilk hazırlık maçını izlemeye gidişime ne demeli? Bunu futbolseverlikle açıklamak mümkün mü? Aksine, bilen bilir, bu hazırlık maçları insanı futboldan soğutur. Futbolu seviyorsan bu maçları izlememelisindir. Bunu da aynı akılsızlıkla açıklamak mümkün, fakat başka bir kavrama ihtiyacımız var sanırım: Fanatiklik.

Malum, önceki hafta Süper mi Süper ligimiz, Avrupa’daki hemen her ligle birlikte eşzamanlı olarak başladı. Görüşlerine değer verdiğim bir dostum twitter’da bununla ilgili, “Kötü futbol, yozlaşmış hakemlik, seviyesiz yayıncılık. Bu ligdeki maçları heyecanla bekleyene ne deneceğini de siz söyleyin” diye yazdı. Haklı mıydı? Yüzde yüz. Hemen hemen aynı vakitlerde futbol üzerine analizlerini beğendiğim sıkı Beşiktaşlı bir hesap, Beşiktaş’ın maçının başlamasına saatler kala şu twiti attı: “Saat yaklaştıkça artan o iç titremesi. Patlayacak olan o zelzelenin derinlerden kopup gelmesi gibi.” Haklı mıydı? Evet o da haklıydı ve benim de hislerimi tarif ediyordu. Doğru, bir futbolsevere ligimiz çok az şey vaat ediyor, hatta barındırdığı pek çok çirkinlikle insanı futboldan uzaklaştırıyor. Buna rağmen başka bir hakikat daha var. Türkiye’deki her renkten bütün fanatiklerin takımlarını aylar sonra yeşil sahada gördüklerinde hislerini Necip Fazıl’ın o şiiri anlatabilir belki de en iyi: “Ne hasta bekler sabahı/Ne taze ölüyü mezar/ Ne de şeytan bir günahı/Seni Beklediğim Kadar”1

Burada belki şöyle bir soru sorulabilir: Futbolseverlikle fanatiklik birbirinden bu kadar kopuk, birbirine bu kadar tezat şeyler midir? Yani ikisi başka başka mı düşündürür, hissettirir insana? Bana kalırsa ikisi arasında bir gerilim olduğu kesin. Oyunun hakkını veren, sahada müthiş işler yapan bir futbolcu bunu sizin takımınıza karşı yapıyorsa ne düşünürsünüz? Onu sever ve alkışlar mısınız bir futbolsever olarak, yoksa suçlar, sakatlanmasını ister (sanırım en gaddarca olan budur), küfür mü edersiniz? Bu gerilime pek çok defa tribünlerde tanık olunmuştur. Rakibin yıldızları, büyük oyuncuları çoğunlukla yuhalanır, hele bu yıldız önceden sizin oyuncunuzsa. Tümer Metin Fenerbahçe formasıyla İnönü’ye çıktığında bütün tribünün aleyhinde yaptığı tezahürata elbette tutkuyla ben de katılmıştım.

ekin kadir selçuk

Ne var ki bazen iyi oynayan rakip oyuncu ‘hoş’ karşılanır, hatta alkışlandığı da olur. Gerçi çoğunlukla bu, maçın sonlarında, skor/mağlubiyet kesinleşmişken yapılır ve bir amacı da kendi yönetimine, futbolcuna olan öfkeni, tepkini göstermektir ama ne olursa olsun futbola duyulan bir sevginin/saygının da belirtisi değil midir? Bence bal gibi öyledir. En fanatik taraftarlar bile bazı rakip oyunculara saygı duyar. Oyuncunun centilmenliği, tavrı da bunda etkilidir, ama kesinlikle oyuna dair özellikleri de bu saygının yerleşmesinde büyük bir pay sahibi olur. Alex De Souza’yı sevmeyen Beşiktaşlı, Galatasaraylı var mıdır acaba ya da Muslera’dan hoşlanmayan Fenerbahçeli?  Ki belki de bu isimler en çok bu takımların taraftarlarını üzmüştür. Bu sevginin bir sebebi elbette onların ‘efendiliği’dir, ne var ki yeteneklerinin, futbol zekalarının da bu sevgi-saygıda kuşkusuz önemli bir payı vardır.

Futbolseverlikle fanatiklik arasında gerginlik vardır demiştim ama onların birbirini tamamlayabildiğini de gösteriyor bu örnekler bence. Belki burada şöyle bir soru sorabiliriz: Futbolu niye seviyoruz? Ergin Keleş yeni çıkan harika kitabı, “Nasıl Yıldız Olunmaz”da2 şöyle yazıyor: “Eğer bu muazzam oyunu hâlâ hayatın dışında, yalnızca yirmi iki kişinin bir topun peşinde koştuğu saçmalık olarak düşünüyorsanız büyük bir yanılgı içindesiniz… Futbolun her şeye rağmen harika bir öğretmen olduğunu söyleyebilirim. Birlikte hareket etmenin değerini, düştüğünüzde yeniden kalkabilmenin önemini, aynı hedef için mücadele etmenin kutsallığını, kendine ve yanındaki arkadaşına güvenmenin kıymetini size daha iyi öğretebilecek bir oyun bilmiyorum.”

Futbolu neden sevdiğimiz bundan daha güzel nasıl anlatılabilirdi, bilmiyorum. Futbolsever ekran başında, tribünde taraftardır ama illa ki o da kendi hayatında topun peşinden koşmuştur. İlla profesyonel bir takımda oynamasına gerek yok, Keleş’in anlattıklarını hissetmesi için arkadaşlarıyla sıradan bir halı saha maçına çıkması bile yeterlidir. Son derece lakaydi bir şekilde, eğlenmek için çıkılan bir maçın bile nasıl bir anda şekil değiştirdiğine, kavgalara, sevinçlere dönüştüğüne tanık olmuşsunuzdur.

Bir taraftar futbolun bu güzelliklerini, ‘büyüsünü’ tuttuğu takımda gördüğünde gururlanır, mutlu olur. Göremediğinde nostaljiye kaçar, bazen de futboldan, takımından soğur. Ama hiçbir fanatik takımından soğumaz, soğumaması gerekir. (Yaşadıkları onca drama rağmen Fenerbahçeliler bile!) Çocukken en sevmediğimiz tipler her sene takım değiştiren, o sene şampiyon olan takımı tutanlar olurdu. Gerçek bir kişiliksizlik örneği, “döneklik” emaresi olarak görürdük bunu.

Ligin başlamasını heyecanla bekleyenlere şaşırdığını söyleyen dostumun haklı olduğunu söylemiştim. Buradan futbolseverlikle fanatiklik arasındaki ilişkiye yeniden değinmek istiyorum. Onun haklılığın belki de bir sebebi şudur: Türkiye’de futbolseverlikle fanatiklik arasındaki gerilimli ama birbirini tamamlayan mesafenin hiç olmadığı kadar açıldığını düşünüyorum. Şu anda bütün piyasanın futbolseverlikten tamamen kopuk bir fanatiklik üzerinden döndüğünü görüyoruz. Maçların iki dakikalık özetlerinin bile gösterilmediği saatler süren futbol programlarında futbola dair ne konuşuluyor olabilir acaba? Futbolun oynanmadığı yaz aylarında futbol programlarının artmasını neye yormalı? Yine Ergin Keleş’e referans vereceğim. Liglerin başlamasıyla ilgili şöyle bir twit atmış: “Ülkemiz için futbolun yalnızca futboldan ibaret olduğu bir sezon diliyorum. En azından bir süre buna ihtiyacımız var.”

Futbolun konuşulmadığının farkında olan bir oyuncunun yorumu olarak okuyabiliriz sanırım bunu. Futbolun konuşulmadığı bir ortamda futbolsever olarak kalmak kolay mı? Fanatiklik, futbolseverlikle arasındaki gerilimli mesafeyi genişleterek futbol dünyasındaki tek varoluş biçimi haline geliyor ve hepimiz istesek de istemesek de bu sürecin bir parçası haline geliyoruz. Sistem bu sayede ayakta dururken hatta daha da zenginleşirken belki de kendi kendisini yok edecek diyalektik bir süreç işliyor. Zira çoğunluk taraftar için futbolu izlenilir kılan futbolseverlikle fanatiklik arasındaki yakınlıktır, bu ilişki kopup kör bir fanatiklik hâkim oldu mu, zamanla ilgi azalacaktır, ki azalıyor da. En fanatik taraftar bile bir şeylerin yanlış gittiğini fark edecektir, ediyor da. Marx’ın kapitalizme dair öngörüsü, sistemin çalışma biçiminin kendi kendisini yok oluşa götürdüğü şeklindeydi. Ama o kapitalizmden ‘kurtuluşu’ koyu bir determinizmle açıklamıyordu. Kapitalizm yapısal olarak krize giriyordu ama onu yıkacak olan işçi sınıfının örgütlü mücadelesiydi. Peki kendi kendisini yok oluşa götüren futbol piyasamızdan bizi nihai olarak kurtaracak bir özne var mı? Varsa kim?

ekin kadir selçuk

Yazının başında yorumlarını beğendiğimi söylediğim hesabın, twitterda Beşiktaş’ın maçını beklerken şöyle bir twit attığını söylemiştim. “Saat yaklaştıkça artan o iç titremesi. Patlayacak olan o zelzelenin derinlerden kopup gelmesi gibi.” Bu hesap, aynı twitin devamında şöyle yazmış: “Futbol. Neden böyle mantık dışısın.” Fanatikliğin hep akıl dışı olduğu söylenir ki doğrudur. Peki ya futbolseverlik? Yukarıdaki twit fanatiklikle futbolseverlik arasındaki yakın bağı anlatmıyor mu? Bir fanatiği fanatik yapan sadece takımına olan tutkusu değildir aslında, o aynı zamanda futbolun bu mantık dışılığına tutkundur. Bu anlamda futbolun “büyüsünün” bozulmasıyla, mantık dışılığının kontrol altına alınma çabasıyla kör fanatikliğin yükselmesi arasında doğrudan bir bağ olduğunu da söyleyebiliriz sanırım.

Futbolseverlikle fanatiklik arasındaki mesafe açıldıkça aralarındaki gerilim de fanatiklik lehine çözülüyor giderek. Eskiden kendi takımları lehine verilen haksız bir penaltıyı en azından utangaç bir şekilde geçiştiren, hiç olmazsa ‘yok sayan’ taraftarlar bugün canhıraş bir şekilde savunuyorsa durup düşünmek gerekmez mi? Elbette eskiden de bir fanatik için kendi takımı lehine verilen bir kararı eleştirmek hiç kolay değildi, zaten bu bahsettiğim gerilime de aykırı bir durum olurdu. Ama bu yine de faydalı bir gerilimdi, kişiye kendini öyle ya da böyle sorgulatan bir haldi. Bugün böyle bir sorgulamaya ihtiyaç duyulmadığını görüyoruz. Hep ve her zaman haklıyız!

Oysa “fanatik bir futbolsever” için en zor olan takımının kazandığı başarı üzerindeki haksızlık gölgesidir. Şimdiyse bu gölgenin rakiplerimizi daha da sinirlendirdiğini düşünerek mutlu oluyoruz! Sanırım asıl trajedimiz burada başlıyor.

Bizi buradan kurtaracak bir özne var mı diye sormuştum. Marx hiçbir zaman kâhin olduğunu iddia etmemişti. O, olanaklardan, ihtimallerden bahsediyordu. Bizim kurtuluşumuz için de bir ihtimal/olanak varsa onu ancak fanatiklikle futbolseverliğin açıortayını yeniden çizmeyi deneyerek gün yüzünü çıkarabiliriz. Ne yazık ki o vakte dek birbirimizi yaralamayı sürdüreceğiz!

1 “Beklenen” Necip Fazıl Kısakürek

2 Keleş, Ergin. Nasıl Yıldız Olunmaz, İletişim Yayınları. 2022

 
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Walker Evans’ın Fotoğrafları ÜzerineErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Dağlı

24 Aralık 2025

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

“Yola çıkarken şunu unutmamak gerekir: Hazırlanmış güzergâhlara, haritalara, önceden ayarlanmış konaklamalara, tesadüflere ve beklenmedik olaylara rağmen yolları önümüze açan Tanrı’dır. Issızlıkları o yaratır ki biz içlerinden yollar geçirebilelim. Dağlar arasında, sanki d..

Devamı..

Şaka

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024