Belediye penceremin karşısına koca bir afiş astı bu sabah. Üstünü kapattıkları pazar yeri daha iyi hizmet verecekmiş bundan böyle. Sinirim bozuldu görünce.
Onların olsun. Niçin gideyim, hem zaten pazara gitmeyi her düşündüğümde aklıma o gün geliyor. Hani hiçbir özelliği olmayan sıradan bir gün...
Güneşli bir havada dışarı çıktım, kısa mesafede olsa, pazara gitmek için dolmuşa bindim.
Balıkçı kasalarındaki gümüş ve pembe giysili balıkların önünden geçerken sanki biri balyozla vurdu kafama. Çok hızlı oldu bu. Birdenbire.
Yeşil marullar, mor patlıcanlar, sarı limonlar, turuncu portakallar arasında dolaşırken bir saniyede yaşlanıverdim.
Ancak, hemen öyle bir anda yaşlanılmaz ki diye, günlerce ikna etmeye çalıştım kendimi. Bir anda olmaz. Yok mümkün değil. Olamaz.
Bu bir süreçti hani. Demek ki öylece yaşayıp gitmişiz bunca zamanı.
Dolmuşta bir genç yerini vermiş. “Buraya oturun, teyze.”
Tezgâhı başında durduğum satıcılar, “Buyur hanımanne,” deyivermiş.
O an, o sıradan sözler...
Şimdiye dek nasıl anlamadım. Herkese böyle mi olur. Kime sorulur.
İnsan nasıl, ne zaman fark eder yaşlandığını.
Oysa, bu kurt içime düşmeden önce, gönül gözüm genç, uçarı görürdü kendini.
Nasıl unutmalı o günü.
Pazardan eve, onca yolu, aklımda yaşlılığımla yürüdüm. Boğazımda koca bir yumru, sinirle sıktım kendimi, koca kadınım ağlamayacağım. Evde irili ufaklı aynalara baktım. Yok. Sanki bunca yıl karşılaştığım yüz değildi karşımdaki. Özel günlerde sürdüğüm ruju çıkardım çekmeceden. Kalem çektim gözlerime. Yanaklarıma allık. Eğreti durdu. Beğenmedim. Sildim.
İnsanın yaş aldığı halde, yaşlanmadığını ispat edememesi nasıl bir dertti.
Anladım.
Aradım belediyeyi. Kaldırın karşımdan, dedim, şu afişi. Sizin olsun pazarınız. Hem, zaten neden gideyim. Pazara gitmeyi her düşündüğümde aklımda o gün...






