Anne Michaels okuru anlamaya zorlamış. Örneğin, Nazilerin Yunan adalarındaki Yahudilere yaptıklarının anlatıldığı sayfalarda okurun hayal gücüyle yetinmek istememiş yazar.
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek1
Kanadalı şair ve yazar Anne Michaels’ın en sevdiği kitaplardan biri Nâzım Hikmet’in Things I didn’t know I loved (Severmişim meğer) isimli şiir kitabıymış. Bunu birkaç gün önce yazarın Türkçeye Bölük Pörçük Yaşamlar2 adıyla çevrilmiş Fugitive Pieces3 romanını bitirdikten sonra öğrendim. Bölük Pörçük Yaşamlar da kim bilir kaç kez söylenmiş şeyleri anlatıyor, ama eşsiz bir dille. Kitap ömrüm boyunca okuduğum en güzel metinlerden biri. Kitabın İngilizce ve Türkçe basımlarını art arda bitirdim. Okurken çevirmen Kemal Atakay beyin ustalığına da hayran kaldım. Anne Michaels’ın başarılı bir şair olması kitabın dilinin güzelliğini, Kemal beyin şiir çevirisindeki becerisi de Türkçe basımda İngilizcedeki inceliklerin hiç kaybolmadan aktarılabilmesini sağlamış. Şiir çevirisi diyorum çünkü kitap roman formunda yazılmış olsa da sıklıkla elimde bir düzyazı değil şiir kitabı tuttuğum hissi uyandı.
Bölük Pörçük Yaşamlar’ın ilk bölümü Polonya’da Holokost sırasında katledilmekten kurtulan yedi yaşındaki Yahudi bir çocuğun, yani Jacob’un hikâyesi ile başlıyor. Onun büyümeyi, şiir yazmayı, sevmeyi ve yaşamayı öğrenmesiyle devam ediyor. Jacob’u kurtaran, sonra da Yunanistan’a getiren manevi babası Athos, Athos’un dostları ve Jacob’un hayatına giren kadınlar ona hikâye boyunca eşlik ediyor. Ama onu hayatta tutan ve ölümüne dek koruyan, henüz genç bir kızken öldürülen ablası Bella. Jacob Yunanistan’da geçen çocukluğu boyunca ablasıyla birlikte uyumaya devam ediyor, kapılardan geçerken durup onun hayaletine yol veriyor. Bella ona bir şeyler fısıldıyor hep, şarkılar söylüyor. O da Bella’yla konuşuyor. Hiç durmadan Bella’ya ne olduğunu hayal ediyor, aklında kalan parça parça anıları bir araya getirmeye çalışıyor, askerlerin Bella’yı nasıl öldürdüğünü, onun güzel saçlarına ne yaptığını düşünüyor. Henüz çocukken Athos’la birlikte gittiği Kanada’da, büyüdükten sonra döndüğü Yunanistan’da, kadınlarla yaşadığı ilişkilerde de ortaya çıkıyor Bella. Kadınların eşyaları ablasının eşyalarını hatırlatıyor, onların dokunuşlarında Bella’nın elini hissediyor, âşık olduğu kadının şiir okuyan sesinde ablasının sesini duyuyor. Zaman zaman Bella’nın onu yanına çağırdığını da düşünüyor ama sonunda bir gün ablasının hayaletini yaşamaya devam edebilmek için hayatında tutmuş olduğunu anlıyor. Okur da felaketten kurtulanların nasıl hayatta kalabildiklerine dair bir fikrin hayaletini hissediyor. Bence ancak bir hayalet, en fazla bir gölge olarak ortaya çıkabilir o fikir, çünkü başına böyle bir felaket gelmeyen biri hiçbir zaman felaketi yaşayanı tam olarak anlayamayacaktır.

Fakat Anne Michaels okuru anlamaya zorlamış. Örneğin, Nazilerin Yunan adalarındaki Yahudilere yaptıklarının anlatıldığı sayfalarda okurun hayal gücüyle yetinmek istememiş yazar. Katliamları, anlatılanları dinlerken henüz çocuk olan Jacob’un imgelemi aracılığıyla koymuş okurun önüne, tanıklıktan kaçmayı imkânsız hale getirmiş. Onu yalnızca Hanyalı Yahudilerin boğulmasına değil, küçücük bir çocuğun boğulma hissi yaşamasına da tanık olmak zorunda bırakmış. O bölümü okurken elimde kitapla ayağa fırladım, evin içinde oradan oraya gittim, ne kapatabildim kitabı ne okumaya devam edebildim. Ayakta durup önümdeki açık sayfaya baktım, dönüp yerime oturdum. Sonra bir baktım nefesimi tutmuşum ben de, ve sesini duyduğum kalp atışlarımın arasında Hanyalı Yahudiler, Jacob ve çocuk ben bir aradayız. Okumayı sürdürmekten kaçamayacağımı anladım. Ardından bu kez bir duygunun hayaleti -merhamet ve utanç karışımı bir hayalet- dizlerimin üstündeki kitabın yerine geçti. Ne merhamet etmeye ne utanmaya hakkım vardı, biliyordum, ama elimden başka bir şey gelmedi. Devam ettim.
Kitabın ikinci bölümünde anlatıcı değişti. Jacob’un ilk bölümdeki hikâyesini onun defterlerinden okumuştuk. İkinci bölümdeyse Holokost’tan kurtulmuş ve Kanada’ya göçmüş bir ailenin çocuğu olan Ben’di anlatıcı. Jacob’la bir üniversite öğrencisiyken tanışıp ondan çok etkilenen Ben, Jacob’un kayıp defterlerini bulmak için Yunanistan’a seyahat ediyordu. Ben’in yavaş yavaş açılan hikâyesini ve kitabı bitirdiğimde Türkçe basımın İngilizcedekinden farklı olan isminin ne kadar güzel ve romanın ruhuna uygun olduğunu düşündüm. Yalnızca Jacob’un değil, Ben’in ve onun anne babasının (ve milyonlarca başka insanın da) paramparça hayatlar yaşadığını görüp, hayatı anlamlı kılacak tek eylemin bütünlenmeye çalışmak olduğunu, Jacob’un bunu Michaela’ya olan aşkıyla, Ben’in hayran olduğu şairin defterlerinin peşine düşerek yapabildiklerini, ama bazı hayatların parçalarının asla tamamlanamayacağını anladım. Ben’in babasının o büyük aile sırrını kimseyle paylaşmadan bulduğu ilk fırsatta kendini öldürmesinin başka bir nedeni olabilir mi?
John Berger 1997’de yayımlanan Bölük Pörçük Yaşamlar’ın son kırk yıldır okuduğu en önemli kitap olduğunu söylüyor.
Yalnızca Holokost’tan kurtulanlar değil, dünyanın dört bir yanındaki kıyımlardan ve zulümden kaçan herkes savrulup gittikleri yerlerde bölük pörçük olan hayatlarını yeniden kurmaya çalışır. Yeni evlerde yaşarlar yaşayabilirlerse, yeni eşyaları olur. Kimi içine kapanır Ben’in babası gibi, kimi Ben’in annesi gibi pek da tanımadığı insanlara en mahrem sırlarını açar. Bazıları yeni bir dilde şair olur Jacob gibi, ya da Ágota Kristóf gibi anadilini yavaş yavaş öldüren yeni ülkenin “düşman” dilinde yazar olur.4 Kimi bir şeye, herhangi bir şeye, tutkuyla bağlanır. Delice âşık olur, çocuğu olsun ister, Jacob gibi. Bazen o çocuk doğmaz, bazen işin içinden çıkılamaz, bazen daha fazla yaşanamaz. Ben’in babası ya da Ágota Kristóf’un sürgünde kendini öldüren on sekiz yaşındaki arkadaşı gibi.
Okuduğum İngilizce basımın girişinde John Berger’in bir yazısı var. Berger, Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır,” sözünün söylendiği tarihte, yani 1949’da, doğru gibi göründüğünü ve muhtemelen gerekli olduğunu, fakat daha sonra yanlış olduğunun ortaya çıktığını belirtiyor ve bu anlamda 1997’de yayımlanan Bölük Pörçük Yaşamlar’ın son kırk yıldır okuduğu en önemli kitap olduğunu söylüyor. Adorno’nun bu sözüne dair 1962’de yazdıklarını okuyunca5 Berger’in Adorno’nun sözünün yanlış çıktığına dair ifadesine katılmak olanaksız görünüyor. Auschwitz’ten sonra şiir yazmanın barbarca olduğu iddiasını yumuşatmak gibi bir niyeti olmadığını ifade ederek başlıyor Adorno. Ardından, “Edebiyat, Auschwitz’ten sonra var olmasının kinizme teslimiyet anlamına gelmeyeceği bir varlık göstermeli,” diyerek açıklıyor iddiasını. Kurbanların huzurunda hissettiğimiz utanç yarasına tuz basan, dehşeti hafifleten veya geçmişe sünger çekmeye elverişli sanatın utanç verici olduğunu söylüyor. Yine de çok net biçimde ekliyor: “Acının hâlâ kendi sesini, tesellisini –onun tarafından ânında ihanete uğramaksızın– bulabildiği tek yer fiilen sanattır artık.”
Kanımca Anne Michaels’ın romanının yirmiye yakın ödül almasının, yüzlerce makaleye konu olmasının ve yayımlanmasının üstünden yirmi yedi yıl geçtikten sonra bile değerini hâlâ korumasının nedeni Berger’in değil Adorno’nun saptamasında gizli.
1 Severmişim meğer (Nâzım Hikmet, Narodna Prosveta, 1967)
2 Bölük Pörçük Yaşamlar (Anne Michaels, çev. Kemal Atakay, Timaş Yayınları, 2013)
3 Fugitive Pieces (Anne Michaels, Bloomsbury, 2009)
4 Okumaz Yazmaz (Ágota Kristóf, çev. Feyza Zaim, Can Yayınları, 2023)
5 Auschwitz’den Sonra Şiir Yazmak (Theodor Adorno, çev. Elçin Gen, 2016) https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-auschwitzten-sonra-siir-yazmak/3042






