Vedalar sarsıcıdır. “Benim için öyle değildir” diyen herhalde gerçek bir bağ kurmamış olsa gerektir.
Ayşe Yazar: Yunus’un bir cümlesiyle başlamak istiyorum. "İçimde büyük bir kavga vardı" diyor. Irmak Zileli bu kitabı yazarken içindeki en baskın duygu neydi, bu duygu kitaba nasıl yansıdı?
Irmak Zileli: Karakterler hangi duygulara girip çıkıyorsa, o esnada ben de onların yerinde, onlarla özdeşleşerek, hatta dönüşerek yazdığım için o duygulara girip çıkarım. Kurmaca metnin içinde Irmak Zileli’nin duyguları yoktur, olursa o duygularla karaktere bakan bir yazar olur. Yazarın dışarıdan karakterine bakmasını değil, karakterin kendisi olmasını isterim. Dolayısıyla aslında kurmacanın sınırlarına girdiğimizde yazardan ne kadar azade olursak, metni, hikâyeyi, karakterleri o kadar iyi anlarız.
AY: Yunus'un dili, söyleyiş bozuklukları, argo kelimeleri yaşadığı, dünyayı yansıtan ifade ve cümleleri... Ezgi’nin kalıplar içindeki sıkışmışlığı, burnunun ucundaki ailesine sesini bir türlü duyuramaması…Özellikle genç okurları yakalayan bir dil çıkıyor karşımıza. Irmak Zileli’nin yolu nerelerden geçerek bu gerçekçi dile ulaştı?
IZ: Önceki soruya verdiğim yanıt aslında bu sorunun da yanıtı olabilir. “Gerçekçi olsun” diye planlamak çoğunlukla yapıntılığa sevk eder sizi. Çünkü o gerçekliği öğrenilmiş bazı kalıplar içinden, hatta belki de önyargılarla kurmaya kalkışma riskiniz vardır. Yetimhanede büyümüş biri şöyle konuşur, orta sınıf ailenin kızı şu jargonu kullanır gibi, genel geçer bilgilerle gerçekçiliği yakalamaya çalışırsınız. Çoğunlukla da klişe karakterler yaratmanıza neden olur bu. Ama gerçek, yaşayan ve kendi dilini bulan karakterler yaratmanın yolu bence o karakterlerin yerine kendinizi koyabilmekten geçer. Başkası olma becerisi geliştiren yazar, zaten bunu gerçekçi şekilde yapabiliyor demektir, o zaman o “başkası” her kimse onun gerçekliği, dili, edası, duygusuyla metinde kendiliğinden var olur. Başkasına dönüşme becerisini geliştirirken tabii ki kişi pek çok kaynaktan beslenir; okuduklarından, izlediklerinden, gözlemlediklerinden, dinlediği hikâyelerden ve kendi dünyasından. Ama o dünyada kalarak değil, oralardan topladığı deneyimleri bir başka gerçekliğin içinde yeniden yaratarak yazması gerekir. Bu da işte yazarken karakterin kendisine dönüşerek oluyor.
AY: Bir yanda Ezgi’nin anne ve babasının gölgesi ile dahi hissedilen kalın ve yüksek bir duvar, bir yanda Ezgi’nin Yunus’un Yaşar amcasını kaybettiğini öğrenmesinin ardından Ezgi’ye iç dökmesinden sonra, Yunus’un kendisine öfkeli davranmasının nedenini anlamlandırması. Ezgi'nin bu zarif hareketi vesilesiyle gençlerin engin yüreğinin bizleri de sımsıkı sarmasına tanıklık ediyoruz. Bazen de roller değişiyor Yunus Ezgi’yi anlamaya çalışıyor. İnsanlar yaş aldıkça bu vasıflardan uzaklaşıyor mu?
IZ: Tüm genellemelerde olduğu gibi, bu genelleme de yanlışlanmaya mahkûm. Yaş aldıkça bu vasıflardan uzaklaşmayan pek çok insan vardır eminim. Mesele yaş alıp almamakta değil, hayat içerisinde bencilleşmemize yol açan, hatta bunu teşvik eden bir dünyanın içindeyiz. Ötekine karşı duyarlılık, başkasını anlama çabası, sınırlara ve mahremiyete saygı, ilişkilere emek vermek gibi değerleri canlı tutmanın zor olduğu bir çağ. Çok fazla uyaran, çok fazla kışkırtma, çok fazla göz boyama ile manipüle ediliyoruz. Buna karşı kimi değerleri korumak, farkındalığı yüksek tutmak, çıkarcılığa teslim olmamak kolay değil. Gençler belki bu dünyada yeni oldukları ve hayat kavgasının içinde kimi ali cengiz oyunlarıyla tanışmadıkları için, çıkar ilişkilerine girmedikleri, ekonomik güç mücadelelerinin, iktidar kavgalarının henüz uzağında bulunduklarından yetişkinlere göre daha naif ve temiz kalıyorlar. Yaş aldıkça belki bu dünyanın kurallarına daha çok maruz kaldığımızdan daha çok kirlenme potansiyelimiz var.
AY: Yunus ve Ezgi, kitabın başından sonuna konuşan iki karakteri. İkisi de olağanın dışında, yaptıkları ve yaşadıkları açısından günlük hayatta karşımıza nadiren çıkacak yapıda. Bu vasıflarına rağmen okurun gözüne batmıyor, ikisinin de gerçekliği derinden hissediliyor. Bunu sağlayan nedir sizce?
IZ: Olağan ile ne kast ettiğinizi bilmiyorum ama Yunus ve Ezgi gibi sayısız genç olduğuna eminim. Yani yaşadıkları da yaptıkları şeyler de o kadar ekstrem gelmiyor bana. Ama metnin gerçekliğini yaratan nedir, sorusuna bir yanıt verecek olursam, öncelikle metnin iç tutarlılığıdır derim. Karakterlerin neden sonuç ilişkilerini doğru kurmaktır. Verdikleri tepkilerin, attıkları adımların nedenselliğini, bunların arkasındaki motivasyonu inşa etmektir. Bunları zihninizde kurduktan, oluşturduktan sonra yazma sürecinde de demin söylediğim gibi karakterin kendisi olarak yazmayı, mekânları, atmosferi hayal etmeyi, karakterin içinde bulunduğu durum ve zamanı zihninizde canlandırmayı, orada onun yerinde olmayı becerirseniz bahsettiğiniz gerçeklik oluşur sanıyorum.
AY: Semih Gümüş kitap için yazdığı önsözde bizde arkadaşlık öykülerinin az yazıldığını ifade ediyor. Büyük bir emekle kurulan, fırtınalar atlatan bir arkadaşlığı iki arkadaşın ağzından anlatıyorsunuz. Başka ses duymuyoruz. Başka sesleri duymamaktan da ayrı bir keyif alıyoruz. Anlattığınız bu arkadaşlığın anlatım tekniğini bulma sürecinizin arka planını merak ediyorum.
IZ: Anlatıcı kurgusu üzerine çok düşünürüm. Anlatım tekniğini oluşturan en önemli unsurdur anlatıcı. Anlatıcının kim olduğu, nasıl kurgulandığı, hikâyenin neleri içereceğini ve neleri dışarıda bırakacağını belirler. Burada da öncelikle anlatıcının gençler olması gerekiyordu. Onların perspektifinden anlatılmalıydı hikâye. Çünkü amaç onların dünyasına girmek, onu anlamaktı. Fakat birinden biri arasında tercih yapmak da doğru olmazdı. O zaman da iki karakterden biri öne çıkmış olacaktı, oysa bu bir arkadaşlık hikâyesiydi ve Ezgi’nin Yunus’tan ya da Yunus’un Ezgi’den daha önemli gibi algılanmasına meydan vermek istemedim. O zaman anlatıcımız belirlenmiş oldu. Bir Ezgi bir Yunus anlatacaktı hikâyeyi. Ama nasıl? Bu iki genç, yazar olmadıklarına göre hikâyelerini yazamazlardı. Kurmaca bir hikâyede karakter bütün bunları bize neden anlatıyor, kime anlatıyor, nasıl anlatıyor sorularını kendime sorarım. Bu soruların yanıtlarının hikâye içinde çözülmesini tercih ediyorum. Bu yüzden de Ezgi ve Yunus’un doğal bir biçimde, hikâyelerini anlatmaları için hikâye içinde bir gerekçesi olmalıydı. Bu gerekçenin Ezgi’nin anne ve babası tarafından ayrı odalarda sorguya çekilmeleri olabileceğini düşündüm. Fakat Ezgi’nin ya da Yunus’un bize bu sorgu anında olan biteni, anne ve babanın söylediklerini sanki bir okurun varlığından haberdarmışçasına aktarmaları kurmacanın gerçeklik duygusunu zedeleyecekti. Bunun bir sorgu olduğu duygusunu yitirmek istemediğimden böyle bir teknik seçtim. Ayrıca çocukların ne söylediğini anlamaya direnen, duymak istemeyen, kendi kafalarındaki yargılara dört elle sarılan yetişkin/ebeveyn dünyasına yönelik bir eleştiri getiren bu romanın, ebeveynlerin sözünü çocukların dolayımında içermesi, onların sözlerinin doğrudan, tırnak içi cümlelerle verilmemesi romanın meselesiyle uyumlu olacaktı. Böylece metnin hikâyesi, yapısı, anlatıcı tercihleri, biçimi bütünlük oluşturmuş olacaktı.
AY: Ezgi'nin "Biz kötü bir şey yapmadık" ifadesinden sonra ondan daha acıtan “Yeter ki dinleyin!" feryadı, ebeveynlerin çocuklarını dinlemesi için onların mutlaka bir sorun mu çıkarması gerekiyor, diye düşündürdü. Ezgi ve Yunus'u dinleme anlarında zaman zaman devreye giren Ezgi ve Yunus’un iç sesleri ve aile olmak üzerine neler söylersiniz?
IZ: Bunları açıklarsam romanın bütün meselesini, derdini, anlatmak istediklerini deşifre etmiş olurum. Oysa orası okurun alanı. Okur romanı okuduğunda özgürce, kendi başına aile olmak üzerine düşünmeli. Okurun okuma eylemine gölge etmek istemem.
AY: Aileden gizlenen bir arkadaşlık, başka hayatlara ve başka bir şehre dek uzanan keşifler ve tercihlerin sonunda aile mahkemesindeki sorgulamayla tanıştığımız iki genç zaman zaman okuru etnik kökenler, ötekileştirme ve cinsiyetçi yaklaşımlar üzerine sorgulamalara yöneltiyor. Ezgi ve Yunus'un cinsiyetleri hikâyenin gidişatını nasıl etkiledi?
IZ: Saydığınız bütün o meseleler ve başka konularda da iki karakter de birbirinden çok şey öğreniyor, birbirinin zihinsel kalıplarını aşmalarını sağlıyor. En azından bu konuda bir kapı açıyor. Bugün Foucault okurken karşıma çıkan bir cümle çok denk geldi. Çalışmalarının sebebini açıklarken şöyle diyor Michel Foucault: “Bilinmesi uygun olan şeyi kendi içinde asimile etmeye çalışan merak değil, kişinin kendi kendinden kopmasına olanak veren merak…” Aynı merak aslında ilişkilerimiz, arkadaşlıklarımız için de geçerli. Hayatın her alanında bu merakı elden bırakmayanlar çok daha fazla zenginleşiyor. Ezgi ve Yunus da kendilerinden kopmaya cesaret edecek kadar merak duyuyorlar birbirlerine, birbirlerinin fikirlerine, duygularına. Öyleyse belki merak önyargının panzehridir. Aynı zamanda kendinden kopma cesaretini beraberinde getirdiği için de değişimin, yenilenmenin mayasıdır. Ezgi ve Yunus da bu merak ve cesaret sayesinde değişip dönüşüyorlar zaten. Bu düzlemde aslında cinsiyetlerinin hiçbir önemi kalmıyor.
AY: Yunus'un vedaları okuru hayli sarsıyor. Yaşar Amcasına, kuruma, doğduğu eve, geçmişine, biyolojik ailesine... Veda etmek, “Arkadaşım İçin” kitabı ve Irmak Zileli için neyi ifade ediyor?
IZ: Vedalar sarsıcıdır. “Benim için öyle değildir” diyen herhalde gerçek bir bağ kurmamış olsa gerektir. Fakat sarsıcı olduğu kadar da kaçınılmazdır. Hayatımız bir vedayla başlıyor ne de olsa. Anne karnına, annenin bedenine veda ederek geliyoruz dünyaya. Belki de sonraki bütün ayrılıklar o ilk ayrılıktaki travmanın izini taşıyor o yüzden. Büyüdükçe, yaşamın her evresinde doğal olarak yaşanan vedalar var. Yunus’un vedalarından bir kısmı bu doğal sürecin parçasıyken bir kısmı öyle değil. Hayatın sert koşullarının getirdiği vedalar. Ama yine de tıpkı ölüm gibi o en büyük veda gibi tıpkı, tüm vedalar hayatın bir parçası. Onları kabullenebilmek, acısını duymaya izin vermek, yarattığı üzüntüyü de yaşayabilmek gerekiyor. Aksi halde insan bağ da kuramaz. Yunus bir gün Ezgi’ye de veda edebilir söz gelimi. Arkadaşlığın öteki yüzü veda ihtimalidir her zaman. Bu ihtimal hayatın her anında kendini hissettirir. Bu ihtimalin korkusuyla değil de bu ihtimalin kabullenilmesiyle ancak güçlü bağlar kurmak mümkün sanıyorum.






