Muharrem hâlâ burnundan soluyordu. Daha birkaç saat önce dükkâna gelen kör Yusuf'un adamları ile tartışmış, tehdide pabuç bırakacak adam olmadığından babasının kırma tüfeğini çıkarıp üstlerine doğrultmuştu.
"Ulan puştlar hasada çöken siz, borçlandıran siz. Yerimiz belli kaçmıyoruz, ödeyeceğiz. Borcumuz borç ırzı kırıklar." diyerek savuşturmuştu adamları. Ne yeşil altınmış breh breh. Hasadı yapan için yaldızlı çikolata kâğıdı. Beş ton zeytin küspe fiyatına gitti. İliğimizi sıyırdılar şerefsizler. Ucu ucuna giderken uçların arası derin bir uçurumla açılmıştı.
Babası direnmişti ama bıçak kemiği delip geçince tefecinin kapanına düşmüşlerdi. İçinden sunturlu bir küfür geçti. Banka ikinci ipoteği kaldırmadan borç vermemişti. Dükkândan çıkıp üst kattaki eve doğru seslendi: "Anaaa!" Kadının endişeli yüzü pencerede belirdi. " Ana babam camiden gelince söyle dükkânı açmasın bugün." Kadın camı açıp, "Kimdi o gelenler?" diye üsteledi. "Anam, güzel anam, sen dediğimi yap. Babam bilir. Hadi ben arkadaşlara gidiyorum, beni beklemeyin." Tüfeği arka koltuğa koydu, arabayı çalıştırdı. Salgın hayatı içe kapatmıştı, tek tük geçen katırların dışında yol tenhaydı. Genzini yakan pirina kokusu arabaya doldu. Camın kolunu çevirdi. Adamları da, borcu da düşünmek istemiyordu.
Bağevi meşe ağaçlarının gölgesinde karanlığa çekilmiş, ufku kucaklayan çayırlığa bakıyordu. Gün, yayılmış bulutların üzerinden
tel tel dökülüp ovayı kırmızı pembe renklerle yıkamaktaydı. Son ışıklar kayrak taşıyla kaplanmış evin cephesinde, sönmeden önce kuvvetlenen mum alevi gibi patlıyordu. Muhammer kabzasından tutarak ucunu yerde sürüdüğü tüfekle eve doğru yürürken çalıları tarayan esintiyle titredi. Gelmediler mi acaba, diye düşündü. Ayağının altında ezilircesine gıcırdayan verandanın basamağında durdu. İçeriden ses gelmiyordu. Çift camlı pencerenin çıplaklığına bir gölge düştü. Kapı koluna uzanıp çekti, kapı açılmadı. Yana kayıp pencereye alnını dayayıp baktı. Herkes içerdeydi. Kola yeniden asıldı, kapı zorlanmadan açılınca geriye doğru sendeledi.
"Nerde kaldın birader, getirdin mi?" Kapı aralığında duran adamın adı Neşet'ti. Kızıl kahve boya lekeli parmaklarıyla, köşeli yüzünü çevreleyen sakallarını sıvazlayarak tüfeği işaret etti gözleriyle. Göz akları kızarmış, bakışlarına pus inmişti. Sonra der gibi baş işaretiyle savuşturdu soruyu Muharrem: "Getirdim kardeşim."
"Hadi hadi gir içeri, hava serinledi," dedi Neşet.
"Umut, Serkan naber oğlum? Bekleyemediniz mi, zom olmuşsunuz hepiniz." Tek göz odalı evin sol köşesine, iki duvar arasına çekilmiş döşeğin üzerinde oturan iki genç adam, yüzlerinde kontrol edemedikleri bir gülümsemeyle selamladılar Muharrem'i. Yer yatağının her iki yanında sırtlarına ceketler asılmış ikişer sandalye duruyordu. Muharrem sağdaki boş sandalyenin arkasına tüfeği dayadı, montunu çıkarıp astı.
"Niye karanlıkta oturuyorsunuz, gaz yok muydu?"
"Unutmuşuz abi," dedi Serkan.
"Hoş geldin abi," dedi Umut.
Oturanlar toparlanarak gelene yer açtılar. Muharrem bir bacağını kendine çekerek yatağın kenarına ilişti. "Verin ordan bir ekstra da bana."
"Mum olması lazım burada bir yerde," dedi Neşet. Ayağına takılan bira kutusunu bir tekmeyle karşı duvara savurdu, kapının sağındaki kısa tezgâhın çekmecelerini açtı kapadı, dört mum bulup dört benzemez metalik çay tabağına tutturdu, her birini bir iskemlenin üzerine koydu.
Mumların titrek alevleriyle aydınlanan, kireçle badana yapılmış, güneş yanığı yemişçesine ince ince kavlayıp, dilim dilim soyulan duvarlara bakan Serkan "Şahtı şahbaz oldu," diyerek güldü. "Cüzzamlı oğlum bu ev. İçten başlamış erimeye." Göğsüne düşmüş başını zorlukla kaldıran Umut, "Bana mı dedin abi," dedi.
"Yok aslanım eve söylüyorum."
"Abi bu benim içim. Kulağımdaki bitmez çınlamalar delirtiyor beni. Suyun altında yaşıyor gibiyim. Sesler tıpası çekilmiş lavabonun giderinden akarak geliyor kulağıma."
"Tribe sokacaksın çocuğu," diye çıkıştı Neşet. Uzandı, Umut'un parmakları arasındaki sarma sigarayı aldı. "Ben bunu içmesem fırıldak gibi dönen bu topaç yavaşlamıyor," diyerek kafasına vurdu Umut. Sönmüş kireç kadar solgun yüzünün hatları gevşemişti, alnında pıtraklanan ter şakaklarına, boynunun arkasından sırtına soğuk soğuk inmekteydi. Muhammer arka cebinden, anasının beyaz muslinden diktiği her daim ütüleyip hazır ettiği mendili çıkardı, Umut'un yüzünü silip, "Al şunu ensene koy, toparlan bakalım. Birlikteyiz, yanındayız, bulcaz bir çaresini," dedi.
Serkan, sağ elini sol elinin tersine koyup, baş parmaklarını birbirine çengelleyerek yaptığı kuşu uçuruyordu. "Emmioğlu bak kafana talih kuşu kondu." Umut sağ kolunu beklenmedik bir canlılıkla savurdu. "Kışt kışt, ben senin getireceğin..." Hep birlikte güldüler. Neşet avuçlarını birbirine yapıştırıp parmaklarını bitiştirdi, serçe parmaklarını aşağıya doğru açtı, baş parmaklarını biri diğerinin üstüne gelecek şekilde dik tutarak ulumaya başladı. Babasının kucaklayıp üstüne oturttuğu iki denkle birlikte tren istasyonunda bekledikleri akşam, vagonların raylar üzerinde attığı çığlıklara eşlik eden köpeklerin ulumasını hatırladı Serkan. "Seni bitirdiler, bu sabiyi de bitirecekler, gidelim,," demişti annesi askerlerin top gibi içeri düşüp evlerini dağıttıkları sabah. Islak saman ve küf kokusu geldi burnuna. "Sus oğlum, uğursuzluk çağırma."
Sustular, yarılanan mumların cızırtısından gayrı çıt çıkmıyordu. "Sıra sende," diyerek sessizliği bozdu Neşet. "Mumlar bitmek üzere ama birazdan ay doğacak." Muharrem sol elinin tersini duvara paralel uzatıp, portakal sıkar gibi parmaklarını açtığı sağ elini onun üzerine koydu. Şimdi köpek ve geyik durmuş, Umut'un başındaki kuşa bakıyordu. "Kanka sana da bu yakışırdı," diye kahkaha attı Serkan. Muharrem bozuldu ama gülmesine engel olamıyordu. "Deşme şimdi yaramı, kafam bozuk zaten," dedi Muharrem ve uzanarak montunun cebinden teneke bir kutu çıkarıp yatağın üzerine koydu.
"Hangimizin değil ki," dedi Neşet. "Medarı maişet motorunu doğrulttum demeye kalmaz talih gelir çomak sokar tekere." Hepsi ne oldu dercesine baktılar.
"Ne olacak, hepimize olan oldu. Dükkânı açtık, kredinin daha dördüncü taksitinde pandemi patladı. Kim gelir bu yoklukta boyaya, föne. Bu hafta siftah yaptığım tek bir gün yok."
"Gelecek şimdi ve şimdi, bunu düşündüğün an, geçmiş ise biz zamanın neresindeyiz ?" diye sordu birden Umut. Şaşkın bakakaldılar. "Kaçıncı cigarayı çeviriyoruz biz?” dedi Muharrem. Umut üç parmağını oynatarak, "Tel sarar Ayşe tel sarar, tel bulamazsa ne sarar," diye kıkırdadı. Serkan iki elinin arasındaki çarşafı gerip düzledikten sonra tütünü serdi, teneke kutunun kapağında çenttiği haşhaşı tütünle harmanlayıp sararken, "Yekpare bir döngünün içindeyiz," dedi.
"Kendi irademizle yaşayamadığımız bir çarkın içinde, Algernon çıkmazında, yaşarmış gibi yapıyoruz."
"Umut oğlum, naptın lan, edebiyatçı Fitnat Hoca gibi konuşmaya başladın," diye güldü Muharrem. Neşet'in kan çanağına dönmüş gözlerine bir kaygı çöreklendi. "Umut hap mı attın oğlum sen? Hepimiz aynı şeyi içiyoruz. Sen koşar adım gidiyorsun". Umut'un yaldızlı salyasının aktığı ağzında çarpık bir gülümseme belirdi. "Sesleri boğmam lazım." dedi.
"Emmioğlu cümleten bad tribe sokacan bizi."
"Bir panoya öylesine tutuşturulmuş bir kâğıt gibi düşüyorum hayattan," dedi bu kez.
"Tanrı istemezse yaprak bile düşmez. Düşersen biz neciyiz, kaldırır dikeriz. En karanlık zamanımız da olsa bu yolda birlikteyiz," dedi ve Umut'u omuzlarından sarstı Muharrem.
"Tanrı dediğin bildiğin köle tüccarı be oğlum," dedi Serkan. Sardığı sigaradan derin bir nefes çekip Neşet'e uzattı. "Her millete de bir vekilharç atamış sırtımızdan kamçıyı eksik etmeyen."
"Bu tanrının ne alıp veremediği var bizimle? iyiyse neden zulüm, açlık, işsizlik, kötülük var. Yok eğer kötüyse, iyiliğin bir şansı olabilir mi hiç?" diye yerinde kıpırdandı Neşet, üşümeye başlamıştı. "Ruhumuza ait değil bu yaşadığımız hayat. Atlıkarıncaya binmemiz gerekirken hiç durmayan bir dönme dolabın içindeymişiz gibi gelmiyor mu size de?"
"Kim için, ne için yaşadığımı çok sık sorar oldum," dedi Muharrem. "Bu cehennemde şeytan olamadık, cenneti de bize bırakmazlar."
"Biz varsak tanrı var. Ölüm var, kötülük var, dert var. Ama yok olursak alt edemez bizi. Varlığını varlığımıza borçlu," dedi Serkan. Duvara dayadığı sırtını kaydırdı, başını Umut'un koluna yasladı.
"Öyle deme, tanrının verdiği canı ancak tanrı alır," diye itiraz etti Muharrem. Sonra, "Lafın gelişi dedik," diye ekledi.
"Bütün dünya neden savaşıyor o halde? Kardeşim cephede anlamsız bir savaşın ortasında. Ölüm emrini devlet verince tanrı görmezden mi geliyor?” dedi Neşet.
"Yaşarken kurtuluşu ummak aptallık o zaman," dedi Umut. Bacaklarını göğsüne çekti, üşüyor gibi kollarını gövdesine sardı. "Ya yaşayacağımızın en iyisi bu kadarsa?"
Umut’un burnundan sızan kanı gördüler. Artık kulakları çınlamıyordu. Sesler dinmişti. Gözbebekleri bütün kâinatı içine alacakmış gibi büyümüştü. Sızacak bir aralık bulamayan duman havada asılı duruyordu. Eriyen mumların oluşturduğu kraterlerin dibindeki eriyik fitilleri yutup söndürdü. Sessiz bir anlaşmayla birbirlerine baktılar.






