Kadıköy’de, bir apartmanın teras katında, geçen yıl (1 Şubat 2017 akşamı) pencereme konan Panco’yla birlikte yaşıyoruz. Panco her ne kadar kendisiyle iletişim kurmak istesem de aramızdaki mesafeyi korumaya ve zamanının çoğunu yanında getirdiği kırmızı kafes topuyla uyuyarak ya da pencereden dışarıya bakarak geçirmeye özen gösteriyor. Bana bir kuşa göre az besleniyor gibi geldiğinden ne zaman hasta olduğunu düşünüp veterinere götürsem bir sağlık sorununun olmadığı, aksine oldukça iyi durumda olduğu söyleniyor. Yakın ressam arkadaşım Berna da onun sağlığının gayet iyi olduğunu ama birisinin özlemini duyup yerini yadırgadığını düşünüyor.
Bu aralar işlerim yoğunlaştığından Panco daha fazla kendi halinde kalıyor. Her sabah yedide uyanıyor, yediyi kırk beş geçe onunla vedalaşıp evden çıkıyor, sekiz vapuruyla karşıya geçiyorum. Aksaray’da bir matbaada yarı zamanlı çalışıyor, oradan Şişli’de gazeteye gidiyor, akşam yedide eve dönüyorum. Dönünce bir yandan bir şirket için Türkçe-İngilizce çeviriler yapıyor, bir yandan da yazmaya çalıştığım kitabın (Türkiye’de son on yılda öldürülen kadınların gerçek hayat hikâyeleri) sonlarına geldiğimden ve Berna’yla bu kitaptan yola çıkarak sonbaharın ortasında bir sergi açmayı planladığımızdan pirinçten levhaları yetiştirmeye çalışıyorum.
Birkaç gündür bana yardıma gelen Berna’yla anlaştığımız saatte zil çalınca kapının otomatiğine basıyor, Panco’nun yanına gidiyorum. Duvara sabitlenmiş yapay ağaç dalına konmuş, sessizce dışarıya bakıyor. “Nasılsın Panco? Bu aralar seni fazlasıyla ihmal ettiğimin farkındayım,” diyorum. Yüzüme bakmasa da ensesini okşuyorum. Ürküp yine başını kanatlarının arasına alıyor. Bir şarkı mırıldanıyor, onu sakinleştirmeye çalışıyor, koridora geçiyorum.
Kapıyı açıyorum. Berna dördüncü kata çıkmış bile. Elinden çantasını alıyorum. Ayakkabılarını çıkarıp içeri girerken bugün nasıl olduğumu merak ediyor. “İyiyim,” diyorum. Bakışlarıyla son günlerdeki dalgınlıklarımı ve unutkanlıklarımı hatırlatıp, “İlaçlarını almamakta hâlâ kararlı mısın,” diyor.
“Sanırım,” diyorum.
“Psikiyatriste görünmeden?”
“Merak etme, iyiyim.”
“Umarım öyledir,” diyor. “Tekrar üniversite yıllarına geri dönmeni istemem.” Başını salonun kapısından uzatıp Panco’ya selam veriyor.
Aç olup olmadığını soruyorum.
“Değilim,” diyor. Bir an önce levhaları tamamlamak için çalışma odasına doğru yürüyor.
*
Ela Sarı
6 Haziran 1994’te Bingöl’de dünyaya geldi.
Okula gönderilmedi. Zorla evlendirildi.
“Koca”sı tarafından 17 Mayıs 2008’de Bingöl’de
başından kurşunlanarak öldürüldü.
Berna’nın evindeyiz. Komşu sayılırız. Mekân bulamadığımızdan sonbaharın sonlarına, şimdiyse aralık ortasına sarkan serginin bütün hazırlığı onun bu geniş salonunda bekliyor. Salonun her yeri aynı boyutlarda ve aynı tür çerçevelerle kaplı yüzlerce kadının resmi ve siyah harflerle onların kısa hayat hikâyelerinin yazılı olduğu pirinç levhalarla dolu. Tıpkı onların sessizliğine benzeyen bir sessizlikle koltuklarda oturuyoruz.
Nurgül Beşik
13 Şubat 1997’de Artvin’de dünyaya geldi.
Yedinci sınıf öğrencisiyken on yedi kişinin tecavüzüne uğradı.
25 Nisan 2009’da “baba”sı tarafından Çoruh Nehri’ne atılarak öldürüldü.
Sonunda talebimizi belediye kabul etmişse de sergi için aralığın ortasının uygun görülmesi Berna’nın da canını sıkmış durumda. Elimden geldiğince ona yansıtmamaya, işe yaramasa da farklı çözümler bulmaya çalışıyorum ama kendi hayatlarında bir şeyleri yeterince sonuca vardıramamış iki kişi olarak bu durum bizi bir kez daha eksik hissettiriyor.
Berivan Koç
29 Ekim 1986’da Erzurum’da dünyaya geldi. Okula gönderilmedi.
“Amcasının oğlu”yla zorla evlendirildi. Defalarca “aile içi” şiddete maruz bırakıldı.
Boşanmak istediği için evden kaçmak zorunda kaldı.
19 Aralık 2010’da “kardeş”i tarafından İstanbul’da
vücudunun yedi yerinden kurşunlanarak öldürüldü.
Berna sigara yakıyor. Paketten çıkardığı bir dalı ve çakmağını bana uzatıyor.
“Kitabını geçen gün gazetede gördüm,” diyor.
“Bizim gazetede mi?”
Başıyla onaylayıp devam ediyor:
“Aslında senin kitabın da bizim bir türlü açamadığımız sergi de birer utanç müzesi değil mi?” Sigarasından derin nefesler soluyor. “Her geçen gün öldürülen kadınların sayısı artıyor ama bunun için hiçbir önlem alınmıyor. Düşünebiliyor musun, takım elbise giyip mahkemeye çıkan katillere iyi hal indirimi uygulanırken cinayetleri protesto eden kadınlar coplanıp gözaltına alınıyor.”
Susuyor.
Ne söylesem anlamsız olacağından ben de susuyorum. Sigaralarımızı soluyoruz.
Ahmet Kızıl
12 Ekim 1989’da Ankara’da dünyaya geldi.
Akran zorbalığından liseyi bırakmak zorunda kaldı. İstanbul’a kaçtı.
Seks işçiliği yaparken 9 Eylül 2011’de müşterisi tarafından
trans olduğu gerekçesiyle bıçaklanarak ve yakılarak öldürüldü.
Berna, “Bir gün bütün bunların son bulacağına dair ümidimi kaybetmek istemiyorum,” diyerek sessizliği yine bozuyor. “Ama her an taciz edilmekten, tecavüze uğramaktan, öldürülmekten korkuyorum. Kim bilir kaç kadın benim gibi hissediyor. Düşünsene, şu an birileri tam da bunları yaşıyor. Hiçbir şey yapamamak, burada bomboş durmak, bir sergiyi bile açamamak… Seni bilmem ama ben bir baltaya sap olamayacak kadar beceriksizin teki olduğumu düşünüyorum.”
Menekşe Yasin
2 Ocak 1969’da Mardin’de dünyaya geldi. Okula gönderilmedi.
Zorla evlendirildiği “koca”sı ölünce onun “kardeş”iyle evlendirilme kararına karşı çıktı.
20 Kasım 2012’de “aile büyükleri”nin aldığı kararla Mardin’de
kendisini asarak öldürmek zorunda kaldı.
Duman altı salonda yine derin bir sessizliğe çekiliyoruz. Resimlere bakıyorum tekrar tekrar. Her birinin hayat hikâyesini öğrenmek için şehir şehir dolaştığım ve Berna’nın binbir emek vererek çizip bir araya getirdiği resimlere… Biliyorum, işlenen cinayetlerin çok azını öğrenip yazabildim. Oysa Berna’nın dediği gibi, kim bilir şu an kimler neler yaşıyor? Onlara hiçbir yararımız dokunmadığı gibi burada eli kolu bağlı halde oturmuş bir sergiyi bile açamıyoruz. Kitabımın yayımlanmış olması Berna’nın gözünde beni az da olsa “becerikli” kategorisine koymuşsa da kitabı borçlandığım parayla yayımlattığımı ona söyleyemiyorum.
Ceylan Türk
9 Mart 1974’te Adana’da dünyaya geldi. İlkokuldan alındı, evlatlık verildi.
Severek evlendiği “koca”sı hakkında şiddet gördüğü için yedi kez şikâyette bulundu.
Hakkında uzaklaştırılma kararı verilmeyen “koca”sı tarafından,
Adana’daki evlerinde kızının ve oğlunun gözleri önünde
19 Mayıs 2013’te boğazı kesilerek öldürüldü.
Yerimden kalkıyorum. Resimlerin hepsi o kadar gerçek ki elimi uzatsam birilerine dokunacağımı hissediyorum.
Maviş Elmas
25 Temmuz 1997’de Antalya’da dünyaya geldi.
İzmir’de üniversite öğrencisiyken 19 Nisan 2014’te “sevgili”si ve “
sevgilisinin babası” tarafından tecavüze uğradı, öldürüldü,
bedeni parçalanarak faklı yerlere gömüldü.
Bu kez son zamanlarda gördüğü kâbusları anlatmaya başlıyor Berna. Bu ölümlerin önüne geçemezken bir sergi açacak olmamızdan kendisini rahatsız hissettiğini itiraf ediyor. Aynı rahatsızlığı kitabı yayımlatırken ben de hissetmiştim. Hâlâ hissediyorum. Bunu ben de itiraf ediyorum. Bir şeyler yapamamak kadar yapmaya çalıştıklarımızın da ezikliğini yaşıyoruz. Bunun üstünü örtmek için şaraba başvuruyorum.
Yasemin Taşçı
12 Aralık 1992’de Tunceli’de dünyaya geldi.
3 Kasım 2015’te Edirne’de sınıf öğretmeni olarak görev yaptığı
okuldan evine dönerken kendisinden bir daha haber alınamadı.
Kadehlerimiz peş peşe boşalıyor. Berna sardığı otu önce bana uzatıyor, sonra kendisi çekerken gözlerini bir noktaya dikiyor. Gözyaşları yanağından süzülüyor, uykudaymış gibi sayıklıyor. Yerimde duramıyorum. Kadıköy’ün sessiz sokaklarında uzun uzun yürüyüp eve dönüyorum.
Havva Bulut
18 Ekim 1959’da İstanbul’da dünyaya geldi.
Okuldan alındı, zorla evlendirildi. 17 Nisan 2016’da İstanbul’da
temizliğe gittiği daire sahibinin balkondan aşağı itmesi sonucu öldü.
“Koca”sı kendisini kabul etmediği için kimsesizler mezarlığına gömüldü.
Panco’ya, “İyi geceler,” deyip yatak odasına geçsem de gözüme uyku girmiyor. Uyku haplarına sığınmak yerine terasa çıkıyorum. Marmara’nın geceye karışmış lacivert sularına, iskeleye ve iskeleye bağlanmış vapurlara bakıyorum.
*
Sergi gerekçe gösterilmeden 1 Şubat 2019’a erteleniyor. Berna’yla bu haberi aldığımızda yine onun evinde yan yana gelip uzun uzun susuyoruz. Bu gece de uykusuz gecelerden biriydi ama sabah uyanmam bu kez gecikiyor.
Panco’yla alelacele vedalaşıp evden koşarak çıkıyorum. Sekiz vapurunu ilk kez kaçırıyorum. Sıradaki vapuru beklerken onu görüyorum. Sabah güneşi içeriye sızıyor ve o önce bir gölgeyken yaklaştıkça göz alıcı bir hale geliyor. Açık saçlarının kızıllığıyla kırmızı ruju netlik kazanıyor. Siyah bir manto giymiş, kırmızı bir sırt çantası takmış. Siyah çizmelerinin topuk sesleri iskele binasında hızlı adımlarla yankılanıyor. Turnikeye yaklaştığında çantasını çıkarıp fermuarını açıyor. Çantasını, cüzdanını tekrar tekrar karıştırmasına rağmen İstanbul kartını bulamıyor. Ceplerini de birkaç kez karıştırsa da sonuç değişmiyor. Vapuru kaçırmamak için güvenlik görevlisinden kartsız geçişi rica edecekken bu düşüncesinden vazgeçiyor. Umutsuzca gişenin ve biletmatiklerin önündeki uzun kuyruklara bakıyor.
“Pardon,” diyorum. Kemik çerçeveli siyah güneş gözlüklerine rağmen bir yerlerden tanıdık gelen gözlerini görür gibiyim. “Bir mahzuru yoksa yerinize kart basabilirim. Evde unutmuş olmalısınız.”
“Dışarıdan hemen anlaşılıyor mu,” diyor.
“Unutan unutanın halinden anlar,” diyorum.
Gülümsüyor.
Önce onun için ardından da kendim için kart basıyorum.
Teşekkür ediyor. Mahcubiyetle kart ücretini uzatıyor.
“Başka zaman da siz benim yerime basarsınız,” diyorum.
Aynı kararlı adımlarla yolcu salonuna geçiyor. Ben güvertede uzun, boş banka oturuyorum. Sırtımı yaslıyor, ayaklarımı uzatıp ellerimi göğsümde birleştirerek Marmara’ya bakıyorum. Aksaray, Şişli, Kadıköy üçgeninde yapmam gerekenleri düşünüyorum. Vapur Karaköy İskelesi’ne yanaşırken camdan içeriye bakınca onu görüyorum. Okuduğu kitabı kapatıyor, gözlüklerini takıyor. İskeleye yanaştığımızda iniyor. Vapur Eminönü’ne doğru hareket ediyor.Gün içinde o hiç aklıma gelmiyor. Ta ki uykusuz yeni bir gecenin sabahında nedenini bilmediğim bir halde sekiz vapurunu değil de 08.15 vapuru için turnikenin orada bekleyinceye değin. Hava kapalı. O saks mavisi bir ceket giymiş. Beni fark etmesini ümit etsem de öyle olmuyor. Dünkü güneş gözlüklerinin arkasındaki düşünceli gözlerle önüne bakıyor. Turnikeyi geçip gidiyor, kantinden çay ve simit alıp aynı yere oturuyor. Ben de soğuk havaya rağmen aynı yere oturuyorum. Başımı hafif yana çevirip sık sık ona bakıyorum. Gözlüklerini çıkarmıyor, yolculuk bitene kadar kahvaltı ediyor. Karaköy İskelesi’nde iniyor. Bu kez gün boyu sık sık aklıma düşse de Berna’ya ondan bahsetmiyorum. Kendimi ertesi sabah da aynı saatte aynı yerde onu beklerken buluyorum. O beni yine fark etmiyor. Bir sabah İstanbul kartımı unutmuşum gibi ondan benim yerime kart basmasını istemeye karar veriyorum. Kulaklığından müzik dinlediği için bunu yapamıyorum. Başka bir sabah yan balkonların birinde oturuyor, ona o açıdan bakıyorum. Başka bir kitap okuyor. Bir sabah da Karaköy İskelesi’nde inip onu takip ediyorum, farkında değil. Tünele biniyor, İstiklal’e çıkıyoruz. Alman Kitabevi’nden kahve alıyor. Sabah kalabalığında hemen ardından yürüyorum. Hükümet konağına giriyor. İçeri girmeyi düşünüyor, buna cesaret edemiyorum. Akşam Berna’yla görüştüğümüzde ona az çok bu durumdan bahsediyorum, hayatıma birinin girecek olma ihtimaline seviniyor. Ertesi sabah da takip ediyor, hükümet konağının kapısında duruyorum. Her şey her gün birbirine benziyor.
Bir sabah hükümet konağına girmeye karar veriyorum. Güvenlik görevlisinin üst aramasından geçiyorum. Onu kaybettim derken nüfus dairesinin kapısında görüyorum. İçeri giriyor. Sonra ben de giriyorum. İlk bakışta beş masa saydığım odada, köşedekine yerleşip hazırlığını yapıyor. Kimse beni fark etmeden oradan ayrılıyorum. Artık iş adresini öğrenmiş oluyorum. Panco’yla ya da Berna’yla günlerimiz birbirine benzeyen sessizliklerle geçerken, ben hüzünlü dünyamızda yalnızca bu hikâyeye takılı kalıyorum.
Mutlu hikâyem süredururken bir sabah aynı saatte turnikenin orada beklediğim halde onu göremiyorum. Benden önce gelmiş olabileceğini düşünüp vapura biniyorum. Yolcu salonunda ve güvertede de göremeyince üst güvertenin yolcu salonunu dolaşıyor, onu hiçbir yerde bulamıyorum. Vapur Karaköy İskelesi’ne yanaşıncaya değin her yeri defalarca dolaşıyorum. Bütün günüm onu düşünmekle geçiyor. Berna dikkatimi sergiye toplamamı ve konuşma metnini hazırlamamız gerektiğini hatırlatıyor. Ben her gün ertesi günü bekliyor ama onunla bir daha karşılaşmıyorum. Birkaç kez hükümet konağının kapısına gitsem de içeri giremiyorum. Ta ki artık onu görememenin acısını kaldıramayacağımı anlayıncaya kadar…
Masada o değil, başka biri var. Birilerine onu sormak istesem de soramıyorum. Yine kimse beni fark etmeden oradan ayrılıyorum.
Ertesi gün tekrar nüfus dairesine çıkıyorum. Ertesi, ertesi gün de… Kimseye görünmeden aynı yere baksam da onu bir daha göremiyorum.
*
Serginin açılışına dakikalar kala orada oluyorum. Kalabalığın arasında gergin halde birileriyle konuşan ve kaçamak bakışlarıyla benim gelip gelmediğimi yoklayan Berna’ya bakıyorum. Basamaklardan indiğimi fark edip yanıma geliyor. Böyle bir günde nasıl bu kadar sorumsuz davranıyor, telefonlarına cevap vermiyormuşum. Konuşma metnini tamamlayıp tamamlamadığımı soruyor. Tamamladığımı söylüyor, örneğini ona veriyorum. Daha çok tanıdık birilerinden oluşan kalabalığın arasından kürsüye ilerliyor, davetiyede belirtilen saatte konuşmayı yapıyoruz. Tebrikleri alırken sergi salonuna geçiyoruz. Bakışlarda verdiğimiz emeğe duyulan saygıyı görebiliyoruz. Biz de kalabalığın bir parçası olup sergiyi geziyoruz. Arada soru soranlara cevap versem de yalnız kalmaya özen gösteriyorum. Hep onu düşünüyorum. Resimlerin birinde karşıma çıkınca donakalıyorum. Hemen resmin altındaki pirinç levhayı okuyorum.
Büşra Topuz
7 Mart 1987’de Osmaniye’de dünyaya geldi.
1 Şubat 2017 günü 08.15 Kadıköy-Eminönü Vapuru’yla
nüfus memuru olarak çalıştığı kuruma giderken
“sevgili”si tarafından herkesin gözü önünde göğsünden üç kez kurşunlanarak öldürüldü.
Berna geliyor. Belediyenin gazetesiyle röportaj yapmamız gerektiğini söylüyor. Ona bu resmin nereden geldiğini soruyorum. Soruma anlam veremese de kendisinin çizdiğini, hatta yayımlanan kitabımda bu hayat hikâyesinin de ayrıntılarıyla yer aldığını söylüyor ve bu kadarını gerçekten unutup unutmadığımı soruyor. Cevabımı beklemeyip kolumdan çekiştiriyor.
Röportajı yapıyor, sonrasında davetlilerle konuşuyor, ben yine aynı resmin önüne gelip donakalıyorum. Berna ilerleyen saatlerde ona geçip yorgunluk kahvesi içme teklifinde bulunuyor.
Ben salonda otururken o mutfakta hem kahve pişiriyor hem de sergide konuşulanlardan söz ediyor. Sergi için bize on beş gün süre tanıyan belediyenin bir ay daha ek süre tanıması o kadar gerginlikten sonra onu rahatlatmışa benziyor. İki fincan Türk kahvesiyle mutfaktan dönüyor. Karşıma oturduğunda gözlerime bakıyor. Son günlerde çok görüşemediğimizi, görüşsek de bunun uzun sürmediğini ve hep üzgün göründüğümü söylüyor. Konuyu sergideki resme getiriyor.
Onu ilk gördüğüm andan ve sonrasından artık ayrıntılarıyla bahsediyorum. Berna’nın anlattıklarımı dikkatle dinlediğinin farkında olsam da yüzünde ciddi bir değişim olmaması gözümden kaçmıyor. Her zamanki gibi bende iyi bir yazar ama kötü bir oyuncu kumaşı olduğuna inanıyor ve tekrar psikiyatriste gitme vaktimin gelip geçtiğine dair imada bulunuyor. Resimlerin olmadığı salonda göz gezdiriyorum. Hemen oradan ayrılmayı düşünsem de Berna kitabı getiriyor.
Kronolojik sıraya konmuş hayat hikâyelerinin arasından Büşra Topuz’un fotoğrafının olduğu sayfayı buluyorum. İskelede ilk karşılaştığımız an aklımda belirirken satırları okuyor, Berna’nın da beklemediği çeviklikle kitabı kapatıp oradan ayrılıyorum.
Eve doğru yürürken sık sık durup etrafa bakıyor, baş dönmesi ve mide bulantısı yaşıyorum. Gözümün önüne kitabın satırları gelirken Büşra Topuz cinayetinden iki ay sonra Osmaniye’ye gittiğimi, cinayetin işlendiği günden tam bir ay sonra kalp krizi sonucunda kocasını da kaybeden yaslı annenin benimle konuşmaya hazır olmadığını, telefon numaramı bıraktığım kız kardeşle ertesi gün bir çay bahçesinde oturup konuştuklarımızı bir bir hatırlıyorum. Kız kardeşin birkaç kez İstanbul’a gelmeye niyetlenip ablasına sürpriz yapmak istediğini, iş yoğunluğu sebebiyle gelemediğini, kötü haberi aldıklarında annesi ve babasıyla Kadıköy’deki eve girdikleri o zor günü iç sızısıyla düşünüyorum. Katil zanlısının Büşra Topuz’un evinde onu darp ettiğini İstanbul’a geldiklerinde öğrenmişler. Alt komşusu, bağrışmaların ardından kırılan camların sesini duyunca polisi aradığını bana da anlatmıştı. Pencereden baktığında aşağıya fırlatılan birkaç eşyadan ve kuş kafesinden bahsetmişti. Polis geldiğinde oradan çoktan gitmiş olan katil zanlısı o akşam yakalanıp serbest bırakılınca ertesi gün de cinayeti işliyor. Kız kardeşin de komşulardan öğrendiği gibi Büşra Topuz darp edildiği akşam emniyetten döndüğünde sokak sokak dolaşıp kuşunu aramaya koyulmuş ama büyük bir şok yaşayan kuşun izine hiçbir yerde rastlamamış. Bütün bunlar ve benim hükümet konağına gidip Büşra Topuz’un iş arkadaşlarıyla yaptığım görüşmeler aklıma üşüşürken cebimden telefonu çıkarıp kız kardeşi arıyorum. Sesi hüzünlü geliyor. Ablası ve babası olmadan geçen iki yılın zorluklarından bahsediyor. Özellikle bugün aramış olduğum için teşekkür ediyor ve kitabın seyrini merak ediyor. Adresini öğreniyor, ona kitabı yarın göndereceğime dair söz veriyor ve çeşitli sebeplerden göndermekte geciktiğim için kendisinden özür diliyorum.
Konu tekrar ablasına geldiğinde ondan yeni şeyler öğreniyorum. “Sonbaharda, annem ablama bahçe mahsullerinden yaptığı konserveleri göndermişti,” diyor bir yerde. “Ben de beraberinde ablamın kuşu için kırmızı bir kafes topu hediye göndermiştim.”
Apartmanın önüne geldiğimde konuşmamız bitiyor. Merdivenleri çıkarken psikiyatristten tekrar randevu almam gerektiği gerçeğiyle yüzleşiyorum. Kapıyı açıp içeriye giriyorum. Uyku hapı içip hemen uyumaya niyetleniyorum. Öncesinde Panco’ya bakıyorum. Pençelerinin arasında tuttuğu kırmızı kafes topuyla kafesinde uyuyor.






