Koku
23 Aralık 2019 Öykü

Koku


Twitter'da Paylaş
0

Kokun kaldı aklımda en çok. Tütün kokuyordun, Bafra sigarası içiyordun galiba, galiba değil eminim Bafra. Sonra, her şey bittikten sonra, çok sonra, bulduğum her yerden Bafra sigarası alıp içmiştim emin olmak için. Sigarayı içip bitirdikten sonra aynaya üflüyordum, kokluyordum sonra da, evet Bafra’ydı o. Bir de sokaklarda parfüm adı altında satılan küçük cam şişelerdeki ucuz yağdan sürüyordun şakaklarına, gömlek yakalarına, boynuna. Zaman zaman aklıma vanilyalı pasta düşüren tuhaf bir koku. Sıhhiye’deki bütün hacı yağı satıcıları zamanla beni tanıdı, artık satılmıyor diye evlerine götürdükleri, modası geçmiş, bozulmuş yağları bile getirdiler benim için. Sonunda buldum: Amber! “Misk-i Amber denir buna,” demişti yaşlı satıcı. Erkek geyiklerin billurlarından elde edilir, kadınları çok etkilediği söylenir.”

Öylece, durup durukken, kendi kendine kadınlarını etkileyemediğini düşünmüştüm. Onca erkek duruşuna rağmen, geyiklerin testosteronundan medet umman keyiflendirmişti beni bunu öğrendiğimde. Belki de bundandı kadınlığımı yok etmeye çalışman. En çok oradan saldırdın çünkü. Vajinamdan akan kandan bunca keyif alman bundandı belki de. Eşitlendiğimizi düşündün. Ben de senin kadar yetersiz olacaktım. Bazı günler çemen kokardın – pastırma yediğin günler. Pastırma kokusuna akşamdan kalmış anason kokusu karışırdı genellikle. Biraz daha sersem, biraz da agresif olurdun böyle günlerde. Sorduğun soruyu unuturdun, yaptığın işten keyif almazdın eskisi gibi. Tuhaf kekremsi bir erkek kokun vardı, tıpkı bu ülkenin sıradan babaları gibi – ter, çalışkanlık, gayretkeşlik inanmışlık. Bazı günler ucuz tekel kanyağı içtiğini anlardım, o zaman nefesin ekşimiş kayısı gibi kokardı. Hatta kanyağı çok kaçırdığın günlerden birinde ağlamıştın. İkimiz yalnızdık, öteki –sana müdür diyen– nedense gelmemişti, her şeyi tek başına yapmak zorunda kalmıştın, kusmuğumu, kanımı, dışkımı tek başına silmiştin. Kan dursun diye apış arama bez tıkmıştın ellerinle, iyiliğinden değil, işine devam edebilmek için. Uzun uzun ağladın böğürerek, bir ara sana acırken yakalamıştım kendimi, sakın ha demiştim, sakın. Burada duygu yok. Duygu en yıkıcı duygudur böyle durumlarda, önce ona acımakla başlar her şey, sonra kendine acırsın. Sakın! Karınla haftada iki ya da üç kez sevişiyordunuz, o günleri çok iyi biliyorum. En az ikisinde acımasızlığın tavan yapardı, anlardım aslında, oradaki ben değilim, tatmin edemediğin karındı. Ona yaşatmak istediğin, ertelediğin, beceremediğin, içine attığın bütün eksikliklerin bende patlardı. Öyle günlerde ya memelerimdi hedefin ya da vajinam. Bir keresinde çığlıklarımı orgazm çığlıkları gibi algılayıp mutlu olduğunu hissetmiştim. Çığlımı da susmuştum tek yapabildiğim şeyken. Ben senin iktidarsızlığındım. Ben senin olamadığın insandım. Ben senin kendini adam yerine koyma aracın olmam gerekirken, senin adam olmadığını yüzüne haykıran susuştum. Ben senin kendini yok edişindim. Ben orada öyle; eli, kolu, gözü bağlı bir direniştim. Çığlıklarından başka sesini hiç duyamadığın bir taştım ben. Senin bile çözüldüğün, ağladığın yerde bokumu, sidiğimi, kanımı gördün ama gözyaşımı göremediğindim ben. Ben senin yıkılışındım.

Bir de sesin kaldı aklımda. Tok, buyurgan, kendine güvenen bir ses. Sert, erkeksi, dediğini yaptıran. O zaman öyle düşünmüştüm, sonra, çok sonraları, üzerine düşündükçe buldum. Korkunun sertliğiydi sesindeki tokluk. Sürekli ağlayan zavallı bir çocuk sesiydi sesin aslında. Ne kadar çok korktun sen benden, bizden. Hiçbir zaman sahip olamayacağın bir şey vardı hepimizin içinde; bizim bir inancımız vardı, bir şeye inanmıştık ve her şeye rağmen, sana ve sahiplerine rağmen inanmaya devam ediyorduk. Bizi yok etseniz de inandığımız şeyi yok edemeyeceğinizi anladın. Epeyce uğraştıktan ve zaman harcadıktan sonra bir sahibimizin olmadığını da anladın. Ama senin sahiplerin vardı, kocaman bir sistem sahipti sana. İşte asıl korkun o zaman başladı, çünkü miski amber kokan o küçük kafanda bunun bir karşılığı yoktu. Biliyorum günlerce acı çektin bu yüzden, bunu anlamaya çalıştıkça duvarlara çarptın ruhunu, canın acıdı, canın acıdıkça benim canımı daha çok, daha çok yaktın. Tek istediğin bir ‘patron’du. Öyle biri olmadığını anlayınca yıkıldın, yıkıldıkça saldırdın, saldırdıkça yıkıldın. Kendi gözünde un ufak oluncaya kadar canavarlaştın. Amirlerin azarlardı seni bazen işinde başarısız oldun diye, anlardım; sesin azar işitmiş bir çocuk gibi olurdu o zamanlar, yalvarır gibi sorardın öyle anlarda, rica gibi, oyuncak isteyen bir çocuk gibi. Acırdım sana öyle anlarda kendime hiç acımadığım kadar çok.

Otuz altı yıl aradım seni. Bazen belediye otobüsündeki bir adamda duydum kokunu, misk-i amber ile karışık tütün kokuyordu adam, sanki nefesine akşamdan kalmış bir anason kokusu da karışıyordu! “Lütfen konuşun, bir şey söyleyin!” dedim adama. “Deli midir nedir,” dedi, otobüsten attılar beni. Mahallenin kasabına taktım bir ara, süper marketteki kasiyere, bankadaki güvenli görevlisine, sokağın köşesinde duran simitçiye, Arzum apartmanının kapıcısına. Annem, hastanede kanserden ölmek üzereyken kulağıma, “Başhekim onun gibi kokuyor,” deyip gözlerinde tuhaf bir parlamayla öldü. İnsan kalan ömrünü bir kokuyu aramaya adar mı? Ben adadım! Babam ölmeden önce benden vazgeçeli çok olmuştu, deli olduğuma inanıyordu, öyle inanırken öldü. Bir daha öksüzleştim. Kardeşlerimi, arkadaşlarımı kaybettim bu uğurda, hepsi takıntı adını taktıkları bu davranışım nedeniyle benden uzaklaştılar. Tam otuz altı yıl aradım seni! Yüzlerce adamı kokladım bu güne kadar, benzer bir koku bulduğumda günlerce takip ediyordum adamı, ta ki sesini duyana kadar. Sadece bir kokuydun bende, buyurgan bir ses! Bir ömrü bir kokuya, bir sese harcadım. Beni çözmeye çalışan bir koku, beni çözünce yok edeceğine inanan korkak ama buyurgan bir ses. Çok aradım seni, ama bir gün bulacağıma inanıyordum. Bugün cuma, bu gün kanyak içmiş olabilir, ekşimiş kayısı gibi kokuyordur şimdi, artık Bafra sigarası yok, hangi sigarayı içiyor acaba? O zaman nasıldı, otuz altı yıl geçti, şimdi nasıl görünüyor? Bıyıkların vardı, eminim; Bir gün kulağıma iyice yaklaşmış “Hadi konuş” derken bıyıkların kulağıma değmişti, o zaman dudaklarının yanından çenene doğru sarkan bıyıkların olduğunu anlamıştım, üstelik çemen kokuyordu bıyıkların. Hep çemen kokuyordun zaten! Misk-i amber, çemen, tütün!

Kokuyu aramaktan vaz geçtim sonra. Belli bir yaşta olan ve bıyıkları dudaklarının yanından çenesine doğru sarkanlarla başladım işe, içinden çıkılmaz bir hale gelmişti ki bu ayrıştırma, çemen kokusu yardım etti bana, hiçbir devlet memuru bu sıklıkta pastırma yiyemezden yola çıkıp belli bir kent doğumluları ayırdım, yani memleketinden pastırma gelebilecek olanları. Beşe indi sayınız, eceliyle ölenler vardı, kanının son damlasını da vatan için akıtıp bu kocamış yaşta şehit olanlar vardı. Kala kala üç kişi kaldınız sevgili işkencecim. Diğer ikisini de gördüm, onlar değildi.

Korkmana gerek yok. Seni yıllarca aramanın nedeni sana zarar vermek için değil. Meraktı sadece, hep merak ettim seni! O sese bir yüz yakıştıramadım hiç, o kokunun bir yüzü yoktu. O insandan başka bir şeye evrilmiş canlının gözleri de yoktu. Şimdi burada sen, kokun, sesin ve ben baş başayız. Gözlerim bağlı değil, şimdi sor ne soracaksan. Gözlerime bakarak sor!


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR