Ağıtlar yakarak ince kadınlar, başları önde
tabutların ardından gidiyorlar yeraltı geçitlerinde.
Çabuk n'olur, donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,
Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,
kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.
Siamanto Adom Yarcanyan
I
Tarlalarla köyü birbirinden ayıran yeşil ırmak, ağustos sıcağında bir urgan gibi kıvrılarak sessizce akıyor. Yaz geldiğinde kurumaya yüz tutar, karların erimesiyle de çağıl çağıl akar, köy meydanına kadar taşar. Dengeli bir hali yok, ya canlı ne varsa susuzluktan öldürür ya da sel olup boğar. Üstünde eğreti taş bir köprü var. Köprünün karşı çaprazında, köy meydanının hemen girişinde iki katlı bir konakta iki yaşlı kadın oturuyor. Hava çok sıcak, kalın duvarlı konakların mahzenleri dahi etkileniyor.
Mahzendeki kadınlardan yatakta olanı, Sessiz ol, dedi.
Çok susadım abla.
Sen otur, ben alır gelirim.
Hemen arkasındaki sandalyenin dibinde sönmek üzere olan mum ışığında, el yordamıyla bulduğu elbiseyi giydi. Kerpiç duvardan destek alarak merdivene yürüdü.
Kardeşi yatağa otururken, Abla, diye fısıldadı.
Ablası, merdivenlerin basamaklarını ürkekçe, sessiz olmaya çalışarak adımlıyordu. Döndü,
Ne oldu yine?
Dikkat et olur mu!
Merak etme, hemen dönerim, sen sessiz ol.
Son basamağa gelince, mahzene açılan kapağı araladı, dinledi. Sessizlik, yalnızca sessizlik. Kapağı sonuna kadar kaldırdı, yukarı çıktı. Parmak uçlarında yürüyerek bahçeye açılan mutfak kapısından dışarı çıktı. Derin bir nefes aldı. Öksürmemek için ağzını kapadı. Etrafa bakındı, görünürde kimse yoktu. Bu öğle sıcağında herkes tarlalarda uykuda olmalı. Dışardan çocuk sesleri geliyordu. Bahçe duvarlarının birleştiği köşeye gitti. Kovayı çıkrıkla kuyuya indirdi. Yanında getirdiği testiyi doldurdu. Yine etrafına bakınarak yürüdü, mutfaktayken durdu, evi dinledi. Kapağı kaldırıp aşağı inerken mahzenin kapağını içerden kilitledi.
Al iç. Artık tuvalet için dışarı çıkmak yok, tamam mı? Bakraçlara yapıver, geceleri dışarıya çıkar atarız, dedi.
Kardeşi testiyi karanlıkta el yordamıyla yakaladı. Yavaş yavaş yudumlamaya başladı.
Yavaş iç kız, boğulacaksın.
Kadın suyu içtikten sonra testiyi yere bıraktı. Yatağa uzandı.
Abla!
Ne oldu yine!
Sence bize ne yaparlar?
İki ihtiyar kadına ne yapacaklar!
Doğru söylüyorsun, belki evimizde kalmamıza müsaade ederler.
Onu bilemem.
Belki de kalmakla iyi yaptık.
Ne yapacaktık gidip de. Mezarlarımız burada, ölürsek de burada gömülmek isterim ben.
Merak etme, ben seni gömerim bu mahzene.
Gülme kız, istemem mahzen falan, beni anamın yanına göm.
Mezarlık demişken, bu gece gidelim mi?
Gece yarısını geçince iyi olur, gideriz. Hem Hagop’a uğrar, biraz süt alırız.
Bütün bu olanlardan sonra yine, Pazar günleri göremiyorum sizi, der mi?
Der o der.
Bırakmadın ki varayım adama, o kadar da istediydi.
Bugün istesin, yine hayır derim.
Bu yaşımda istese, ben sana sorar mıyım ki.
Kıkırdama, iyi, gidince seni orada bırakayım da muradına er o halde.
Kocaman evi de var, bahçeli. Mezarlığın yanında hem de.
Benim evimden başka yer güvenli değil bana. Uyu hadi.
II
Konakların üç katlıları, Kızkapan kayalığı derler, yılanlarıyla meşhur ırmağın sığ olduğu tarafa bakardı. Son sel gelmeden bir ay önceydi, köyü basmıştı yılanlar. Her avluda, mahzende, çatı arasında görünür olmuşlardı. Hagop bir kuşluk vakti, mezarlıktan Kızkapan’a kadar dualarla yürütmüştü köylüyü, yine de fayda etmemişti. Ayın son pazar ayininde de kapıda görünmüştü üç yılan. Başlarını ezmişti köylü. İhtiyar Ameliya, Uğursuzluk, köye uğursuzluk getireceksiniz, diye söylene söylene onları Kızkapan kayalıklarına gömmüştü.
Beatrice, dedi ablası. Beatrice gözlerini ovuşturdu. Hadi kalk, gidelim, dedi.
Abla, gitmesek mi bu gece?
Hani çok istiyordun!
Rüyamda kötü şeyler gördüm abla.
Ne gördün, Hagop’u mu?
Yok yok, seni gördüm, beyaz zambaklarla dolu güzel bir bahçede dans ediyordun.
E, sonra,
Sonra bizi buluyorlar, yakalıyorlar.
Konağın ahşap kapısını sessizce açtı ablası. Suçlu muyuz ki yakalanıyoruz! Hadi kalk, herkes uykudayken gidip hemen gelelim. Testiyi almayı unutma, boş olanı. Süt alacağız Hagop’tan.
Bahçedeki nar ağacının dibinde bir süre beklediler, sonra dışarı çıktılar. Ara sokaklardan, önce köyün arkasındaki tarlalara, oradan tekrar köye doğru yürüdüler. Beatrice durdu, çavdar tarlasının ortasında gökyüzüne baktı, sırt üstü başakların üzerine bıraktı kendisini.
Abla, gel, yıldızlar çok güzel, sen de uzan, dedi.
Ablası da geldi, yanına uzandı.
Hatırlıyor musun?
Neyi?
Aret’i
Beatrice, sırası mı şimdi.
Yakışıklı adamdı ama.
Evet, öyleydi.
Hiç öptü mü seni?
Beatrice!
Ne var canım bunda, kaç yıl geçmiş aradan, söylesene, öptü mü?
Hayır.
İnanmıyorum.
Evet, ama bir kere.
Biliyordum.
Ama yazık oldu adama.
Sen de kime sevdalandıysan, ya sel alıp gitti, ya da Dipsiz Göl’de boğuldu abla. Kaldık biz bize.
Deme öyle, içim acıdı bak.
Horozların ötmesine daha çok vardı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Ablası çavdar tarlasında başakların arasında eteklerini tutmuş dönüp duruyor, kendince mırıldanıyordu. Beatrice bir süre sessizce ablasını izledi. Kalktı yanına gitti. Çavdar tarlasından çıktılar.
Hagop uyuyordur şimdi ama bizi görünce hayalet görmüş gibi açılır uykusu, dedi Beatrice.
Yakınlardan bir ses geldi, duvara yaslandılar. Nefes dahi almıyorlar. Arkalarındaki evin bahçesinden geliyordu ses. Abla, dedi Beatrice, Dağlı Gelin’i söylüyor! Ablası parmağını dudaklarına götürdü, kaşlarını çatarak Beatrice’e baktı. Ses kesilince yürümeye devam ettiler.
İhtiyar Ameliya’nın konağının köşesinden dönünce, durup bakakaldılar. Beatrice’in elleri titriyor, kınalı ellerinden kayıp düştü testi, paramparça oldu. Ablasının gözlerinden yaşlar süzülüyor. Güvercin tedirginliğinde yürüdü. Ay ışığının vurduğu yanmış tahta parçalarının üstünden geçti. Yıkıntının ortasında durdu, ayaklarının altındaki bir iki tahtayı kaldırdı. Kalbi dayanamadı. Yığılıp kaldı. Beatrice’in çığlığı geceyi ikiye böldü.






