Ortancalar
1 Şubat 2019 Öykü

Ortancalar


Twitter'da Paylaş
0

Ortancalar yurdumuzda yaygın olarak bulunmakta ve zahmetsizce yetiştirilebilmektedir. Bir ortanca, özel bakım beklemeksizin kendi kendine büyüyebilir, doğası gereği zor koşullarda hayatta kalabilir. Genellikle kuytu köşelerde olur. Duvar diplerinde, serin gölgelerde yaşar. Ortalama ışık ve nemle yetinir, ne fazla güneş ne de su ister. Arsız değildir, oranlı büyür, zararsızdır. Defolu ve çirkin, sakıncalı ya da sakınılan yerleri örtmek için idealdir. Yerini zamanla benimser, evlere yakın tutulur, ancak fazla da içerilere sokulmaz. Bir hanede ortanca varsa, orada denge vardır. Diğerlerine şarkılar söylenirken ortancaya dertler tasalar anlatılır. O bulur arasını her şeyin. Ona fısıldanır sırlar ihanetler günahlar. Terazinin ibresidir o, iblisi ailenin. 

Çalımsıdır, ne çiçek ne ağaç. Ne yağmur ne kar, ne kum ne toprak, ne tuz ne şeker, ne kâğıt ne kalem. Tek ve bağımsız çiçekleri olmaz, birçok minik çiçekten oluşan buket şeklinde çiçek kafası vardır. Bu iricene çiçek kafası dengeli dizilidir, dışa dönük biçimdedir, böylece çevresindeki her şeyi geniş bir açıyla görebilir. Bu nedenledir ki düzenli aralıklarla budanır, duvarları aşmasına izin verilmez, güneşe alıştırılmaz, dışarıdan sakınılır.

Çiçeklerinin rengi beyaz ve pembedir. Toprağına paslı çivi, çivit, ilenç katılırsa çiçeklerinin rengi değişir, mavi olur. Ortaya çıkan mavinin bir benzeri yoktur, çünkü her ortanca kendi mavisini bulur. Gölgede yaşasa da, ışıklı bir mavidir bu. Dört yaprakçığın birleştiği noktada beyaza keser, beyazdan uçlara doğru hızla koyulaşır ve mavileşir. Sevgisi ve nefreti hızla yer değiştirir. 

Yetişkin bir ortanca, düzenli olarak yılda bir kez tohum verir. Fakat ne âşık olunan ne de şehvet duyulandır. Arkadaş olunan, güvenilen, birlikte takılıp ders çalışılan. Yine de yalnız. Deftere yatık yazan, yazısı özenli olan ve bir kez olsun okunmayan. Okul sıralarında ortaya oturtulur, sağa sola dirsek atmaz, sınırları bellidir, derli toplu, dizleri hep bitişik, apışarası terli, hanım hanımcık. Zırlamayandır, hüngür hüngür ağlamayan. Cebinde her zaman temiz bir beyaz mendil bulunur. İçin için sızılanan. 

Bir ortancanın ne zaman açtığını, ne zaman solduğunu ayrımsayan olmaz. Oradadır ve açmıştır, orada değildir ve solmuştur, fark etmez. Varla yok arasıdır, tam da o aradadır. Arada bırakılandır. Kalakalandır. Köprüdür ortanca, kardeşlere bağlaç. İki sözcük arasında ile olandır. Sözcük bile değil. Anlamı tamamlayan, anlam olamayan. Virgüllü fakat.

Üçün biridir ortanca. Küçüğe bakıcı, büyüğe değnekçi. Tahterevallide demirin üstüne çıkan, salıncakta yer bulamayan, ortada sıçan. Ortada olanın her iki uca her koşulda uzak kalışı. Tam yakınlaşacakken geriye düşeni, yandan geçileni. Ne küçük ne büyük, ne zayıf ne şişman, normal, normal ne oluyorsa işte ondan. ’dır ’dir diye konuşanları dinleyen ’dir. İtiraz eden değil, edilendir. Her hesapta borçlu, her sonuçta eksik. Hazırlıksız ve haksız. 

Küçük ve büyük poz verirken, çekendir. Bütün aileyi çeken, komşuları, öğretmenleri, okul mahalle mesai arkadaşlarını, şeflerini patronlarını, üstgeçittekileri duraktakileri minibüstekileri, bakkaldakileri pazardakileri, alt kattakileri üst kattakileri, enişteleri damatları dünürleri. Ne işaret edilen ne yüzük takılan, gâvurun küfür parmağı. 

Kim olduğunu bilendir ama. Kimse olamayacağını. Gölgelerden gölgesiyle ne denli yalnız olduğunu. Bir şeyleri hep kaçırandır, o toplar sofrayı, o ayıklar pirincin taşını, peynirin küfünü. O bulur dengeyi, o yapar arayı, o çözer sorunları ve hiçbiri onunla ilgili değildir. Yıllar yıllar içinde kendini bulamaz olur, nerede olduğunu göremez olur. Nasıl bir hayatım oldu benim, diyemez olur. (Ortancayı çoğaltmak için köklerinden ayırmak gerekir.) Evlenmedim, çoluk çocuğa karışmadım, ayı uyu bir kocam, çalı çırpı bir evim, bakar görmez çocuklarım olmadı benim. (Olsa da zaten o çocuklar onun olmaz.) Bir aile kuramadım. (Kursa bile onların arasında da ortanca kalacaktır.) Hiç annemin kızı olamadım. (Şaş da bak!) Annemin bütün kötülüklerine nasıl da sahip oldum! Fakat büyüklerimi saydım, küçüklerimi sevdim. Ablamı evlendirdim. Âşık olup kaçan kardeşimi affettirdim, sıramı verdim. Durdum, bekledim. Babamı gömdüm. Tutundum. Köklerime. Annemle evde kaldım. Sonunda çekti beni kendine. Göğsüne değil, bir zamanlar yarım yamalak süt verdiği memelerine değil. Yanına, yan tarafına, koltuğunun altına. Korumak için değil, dayanışmak için değil. Değneksindir artık ona! Kullanır ve koyar bir kenara, koyar ve kullanır bir kenarda! Sen gitme, bahçenin sınırlarını aşma diye her şeyi yapar, köküne bulaşık suyu da atar, rengini bozar, budar ha budar, bir gün elbet bunar! Ev sana kalır, her şey sana kalır, annenin kötü yanları, iğrenç huyları, hepsi sende hepsi sende, soyunun sopunun topunun sıçrattığı pisliğin izi kiri sende kalır!

Kimse dilemesin, dileyenler beklemesin, ummasın hiç ummasın. Pos bıyıklı babacan bir amca, hani yakın aile dostu, yumuşak elli, güleç yüzlü, her bayramda seyranda, eve gelip sinsi sinsi, kurcalamamıştır oramı buramı. Ya da mavi halk otobüsünde, arka beşli koltukta, teyzemlerden eve dönerken kucağımda bir tas yaprak sarma, dalgalı saçlı bakışlı bir abi oturup da yanıma, bacaklarımda şaka yollu başlayan okşamalarına eteğimin altında devam etmiş değildir. Kız geç içeriden ekmeğini kendin al, dememiştir hiçbir mahalle bakkalı da, serin karanlığa doğru gönderip beni, arkamdan sarmısaklı nefesiyle gelmemiştir.

Bunların hiçbiri olmamıştır. 

Bir gün biri gelmiş, araya duvar örmüştür. Işığı sektelemiş, kesmiştir. Işık da onları gölgeyle cezalandırır. Ömür de o gölgeyi doldurmakla geçer. Bir ağaç gölgesi kadar karmaşıksa hayat, bir duvar gölgesi kadar da basittir. Işığı anlamak zordur insana. Okuması ışığı. Karanlık ve kurak düşünceleri yabancılaması. Bir ceza olmasaydı nasıl var olacaktı ki gölge? Gölgesi olmasaydı en kötüsü olduğunu nasıl kavrayacaktı insan? Kim peşine takılacaktı, takılıp da altında kalacak, ezilecek, sonra önüne geçip bir duvar dibinde ansızın yok olacaktı? İnsanın kara aynasıdır gölge. Gölgelerle beslenen, aklından bu ve bunun gibi loş ve değersiz düşünceler geçirendir ortanca. Yaşadığı sapalarda, gözden uzak köşelerde, sırlarla dolu evlerin kuytularında. Öyküsü ortalama, ne uzun ne kısa. Şaşırmam, hep böyledir, ortanca susar, onun adına başkası konuşur. Konuşansa bil ki bir ortanca değil, (belki tek çocuk, tekne kazıntısı da olabilir), yalan yanlış anlatan elin tekidir. Ne görüyorsa artık, duvardan yana bakıp! Ne anlıyorsa, gözünü dikip dikip! 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR