Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Kasım 2021

Öykü

Rutin

Zeynep Öznur

Paylaş

5

2


Sabah yataktan gerinerek kalktı, hızlıca mutfağa doğru yürüdü. İlk iş geceden hazırladığı kahve makinası çalıştırmak oldu, ardından haşlanması için ocağa iki adet yumurta koydu, iki dilim ekmek kızartıp üstlerine önce tereyağ, sonra da da hafta sonu gittiği organik pazardan aldığı ahududu reçelini koydu. Saatine baktı, yumurtalar sadece altı dakika haşlanmalıydı, zaman dolunca onları tencereden aldı, içi buzlu su dolu kaba koydu. O soğurken giyinmek için odasına gitti. Gri takım elbise içine beyaz gömlek, bordo kravat. Bu hafta için kendisine seçtiği kıyafet buydu. Böylece sabahları ayna karşısında geçirdiği süre azalıp kahvaltı keyfi için vakit kalıyordu. Yemeğini güzelce yedikten sonra servise bindi ve işine gitti.

Ercan’ın on yıllık iş hayatında tek bir gün bile aksatmadığı rutindi bu. Eğer tam olarak hangi saatte ne yapacağını bilirsen ona göre hazırlıklı olurdun. Hayatın getirdiği sürprizleri sevmez, her daim düzenli ve tertipli olmayı severdi. Örneğin işe bir dakika geç başlasa o günün aksiliklerle dolu olacağına kanaat getirirdi. İş hayatındaki bu disipline ister istemez ev yaşamına da yansıyor tanıştığı hiçbir kadını kendi düzeninin içinde yaşamaya layık göremiyordu. Örneğin kimse çorapları onun gibi katlayıp renklerine göre ayırmıyor gelişigüzel çekmeceye tıkıveriyordu ya da gömlekleri üstünde tek bir kırışıklık kalana kadar ütülemiyor, ceketleri üstünde tek bir toz zerreciği kalmayacak kadar fırçalamıyordu. Şimdikiler alışmıştı rahata, öyle söylüyordu, hadi oğlum artık evlen de mürüvvetini görelim diye ısrar eden annesine. Günler birbirinin aynı şekilde rutini aksatmadan geçip giderken yeni ayın ilk pazartesisi işte beklenmedik, Ercan’ın bütün hayatını değiştiren bir gelişme oldu.

Çalıştığı departman kapatıldı, gençlerin, sonradan gelenlerin çoğu işten çıkarıldı yahut başka yerlere gönderildi. O ise bir süre nereye konulacağı bilinemeyen ama çok pahalı olduğu için de atılmaya kıyılamayan bir vazo gibi oradan oraya gezdirilirdi. Bu süreç bizim hassas kalpli Ercan’ın hayatında küçük çaplı bir infial yaratsa da sabırlı ve düzenli yapısıyla bu zorluğun üstesinden de gelmeyi bildi. Bir ayın sonunda ona nihayet hayatının geri kalanını geçireceği işi buldular. Arşiv görevlisi.

Çalıştığı çok katlı, tamamı camla kaplı binanın zemin katında, penceresiz, havasız, gri duvarlarla kaplı küçücük, rutubet kokan odasında geçmişte kesilen faturaları sayıp düzene koymakla görevlendirildi. Doğrusu tertibi hayatının odak noktasına yerleştiren bir insan için bundan daha güzel bir iş olamazdı doğrusu. Böyle bir görev için paha biçilmez kaftandı. Küçük bir masa ve sandalye verdiler ona ve duvarları boydan boya raflarla kapladılar. Geçmişte kesilmiş tüm evrakları günlerce o küçücük odaya yığdılar. Karton kutuların içinde, hangi döneme ait olduğunu bile bilmediği çoğu işe yaramaz, bazılarının yazısı okunmaz binlerce evrak. Önce karton kutuyu açıyor, içindeki dosyaları çıkarıp ne olup olmadığına bakıyordu. Güzelce inceledikten sonra işine yarayanları ayırıp diğerlerini atıyordu. Yıllara göre düzenleyip dosyalıyor ve üstüne tarih yazıp raflara yerleştiriyordu. Bunu yaparken de her seferinde dosyada kaç adet fatura olduğunu baştan sona sayıyordu. Bir, iki, üç, bu niye buraya konmuş, bu fatura değil, bunu kim kesmiş, dört, beş, altı… Hayatı istediği gibi rolüne girmişti aslında. Kendince bir rutin tutturmuş ilerliyordu. Hatta yaptığı işi sevmeye bile başlamıştı. Evet sıkıcıydı, etrafında konuşacak kimsesi yoktu, tüm gün geçmişe ait dosyaların içini karıştırıp hepsini okuduktan sonra yarısını çöpe çıkarmakla geçiyordu ama yine de bir işi vardı en önemlisi de tam istediği gibi düzenleme yapabiliyordu.

Dosyaların arasında geçen bir ömür. Zamanın akış hızına yetişmemizin mümkün olmadığı durumlar vardır. Bizden bağımsız olarak akar gider biz ise kendi sıkıcı hayatlarımıza sıkışmış ilerlemiyormuş gibi hissederiz. Oysa zaman biz dursak da ilerler ve asla geriye doğru akmaz, hep ileriye doğru akar. Ercan o küçücük odada ne kadar süre çalıştı ne kadar gidip geldi bilinmiyor. Daha önce varlığını kimse fark etmediği gibi yokluğunu da kimse fark etmedi.  Bir gün çalıştığı şirket el değiştirdi ve eski çalışanların hepsini işten çıkardı. Geriye bir tek o kalmıştı. Herkesin varlığını, ne iş yaptığını bile unuttuğu Ercan.

Günlerden pazartesiydi, aylardan kasım. Soğuk bir gündü, yağış yoktu ama gri gökyüzü tüm öfkesini kusmaya hazırlanıyor gibi görünüyordu. İnsanın kemiklerine işleyen soğuk sokakta yürümeye çalışan insanları zorluyor, üstlerindeki paltolarına daha sıkıca sarılmalarına neden oluyordu. Ercan ise her sabahki rutinini tekrarlarken haşlamak için koyduğu yumurtalardan biri tencereye koymadan kırılmış ve evde başka yumurta kalmadığı için o gün bir tane yemek zorunda kalmıştı. Rutinin bozulmasından hiç hoşlanmadığı için huzursuzlandı ve bunu günün geri kalanı için şanssızlık olarak yorumladı. İşe gittiğinde ise büyük bir sürpriz onu bekliyordu. Daha önce kimselerin uğramadığı odasında şimdi gençten hiç tanımadığı iki adam duruyordu.

Her iki taraf birbirini görünce şaşırdı. “Siz de kimsiniz?” diye sordu Ercan. “Asıl siz kimsiniz?” diye sordu adamlar. Aynı siyah takım elbiseyi giymiş, aynı parlak siyah ayakkabıyla sağ ayakları önde olacak şekilde duruyorlardı. Surat ifadeleri de benziyordu. Kafası karışmıştı sanki tek kişi gibiydiler ama iki ayrı bedenleri vardı. Onlarla uğraşacak vakti yoktu. Daha yapması gereken bir dolu evrak vardı, sayacak, yerlerine yerleştirecek sonra tekrar sayacaktı. Masasına oturdu ve önündeki dosyayı alarak kendine kilitlenmiş meraklı iki çift göze aldırmadan saymaya başladı. Üç bin yüz kırk iki, üç bin yüz kırk üç, üç bin yüz kırk dört..

“Ercan Bey saymayı bırakın lütfen. Artık bu şirketteki işiniz bitti. Size defalarca e-posta attık ama bir türlü cevap alamadık.”

“Ne attınız pardon ben göremedim? Üç bin yüz kırk altı, üç bin yüz kırk yedi,”

“E-posta attık. Şirket satıldı, yeni sahipleri sizi istemiyor.”

“Üç bin yüz kırk sekiz”

“Lütfen saymayı bırakın.”

“Üç bin yüz elli, üç bin yüz elli bir...” Her iki yanında bekleyen adamlara aldırış etmeden saymaya devam ediyordu. En sonunda içlerinden kısa boylu olanı daha fazla sabredemeyerek kolundan tuttu ve sürükleyerek şirketin dışına çıkardı. Ercan hâlâ saymaya devam ediyordu. “Üç bin iki yüz, üç bin iki yüz bir, üç bin iki yüz iki.”

YORUMLAR

Yankı Karaca

Bir dönem özel bir hastanede arşiv görevlisi olarak çalıştım. Ve düzenli, tertipli bir insanım. Lakîn Ercan gibi olamadım, -özel kişisel sebeplerden dolayı- Şimdi düşünüyorum da belki de iyi ki olamadım :)) Şu an daha da kötü bir yerdeyim hayatta, kim bilir belki bir gün daha farklı olur her şey. Neyse. Bir diğer husus, aramızda Ercan gibi bir çok insan var ve onlar işleri ve yaşamlarını değil başka insanların hayatlarını, düzenlerini, duygularını kontrol ediyorlar. Manüple ediyorlar, ki duygularını öldürüyorlar var olmaları için. Bunlar psikopat - sosyopat obsessifler. Ercan hiç değilse kendi yaşamını kontrol etmeye çalışıyor (!) Keşke evlilikten önce bir kedi sahiplenseydi dedim içimden :) Elinize, emeğininize sağlık. Güzel bir öykü olmuş.

13 Kasım 2021

Nuran Gezer

Güzel öykü. Ama şu "paha biçilmez kaftan" terimine takıldım.

16 Kasım 2021

Öne Çıkanlar

Ahmet Ümit Yalnız DeğildirT. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024