Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Haziran 2020

Öykü

Saklanış

Nursena Dönmez

Paylaş

1

0


“Gelecek bizi harcamak için bekler.”

 E.M Cioran, Çürümenin Kitabı

“Bir babanın kızına, Çok güzel olmuşsun, demesi görünürde güzel bir şeydir,” dedi Leylâ. Kimsenin bilmemesi gereken bir şeyi söylüyormuşçasına devam etti sözlerine: “Biliyor musun Emre, görünür olan insanı hep aldatıyor. Bu yüzden insan bazen kör olmak istiyor görünüşüne aldandığı her şey için...” O cümleyi güzel yapmayan nedir, diye sordum; söyleyeceklerini günler öncesinden hazırlamış, hatta belki de dimağında tekrar ede ede ezberlemiş, sanki yanlış bir şey söylese yüzü kızaracakmış gibi yanıtladı:

“Babayla kız senelerdir birbirlerinden kaçıyorlarsa ve hiç istemedikleri halde karşılaşıyorlarsa, işte o cümle bir anda trajik bir hal alır Emre! Düşünsene kızının değişimine tanık olamıyorsun. Seneler geçmiş, bir bakmışsın, ne de güzel kızım varmış falan diyor karşına geçip. Aslında o güzel olmanın içinde kaybedişler, yok oluşlar, nefretler, savaşların,  yıkıntıların var. Ama tanık olamıyor ve seneler sonra karşına geçip bütün umarsızlığıyla, ne güzel olmuşsun, diyor. Çoğu insanın karşılığında teşekkür edeceği iltifat, benim için bir küfür gibi.” Gözleri doluyor…

“Sevgiden sonra gelen sevgisizlik, öldürüyor insanı. İnsan sevgiyi öğrenmezse, sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmezse, nasıl yakınır sevgisizlikten?” Cevap vermiyorum. Gülmeye başlıyor. Ben de gülüyorum.  

Yılmaz Arıkan’ın Tiyatro Eğitimi kitabından aldığı emirleri uyguladığını ve yeni görevinin aileyle ilgili bir dram tiradı yazmak olduğunu söylüyor. Onu beş senedir tanıdığım için alışığım bu tirat muhabbetine. Kimi zaman sarhoş olur masada, kimi zaman evinden atılmış bir yaşlı teyze, kimi zaman tecavüze uğramış bir kadın, kimi zaman bir eşcinsel olur, ama hiçbir zaman kendisi olmaz… Bunları yazarken fark ediyorum ki Leylâ hiçbir zaman kendi olmadı benim yanımda, hep hazırlandığı rollerdeydi. Bana yansıttığı kendisi değildi ve yansımaların gerçek olmadığını olanlardan sonra anladım.  

“Geçenlerde de sara krizi geçiren bir hastayı oynamam gerekti kalabalık bir ortamda. Ambulans geldiğinde benim kaçışımı, insanların bana bakışını görmeliydin!” Leylâ, diyorum, onu boş ver de ya gerçekte baban böyle biri olsaydı?”

            “Çok da trajik bir şey değil, bir şekilde yaşanıyor işte,” diyor. “Asıl sen onu boş ver de, nasıl tirat, olmuş mu?” Sonunda ağlayabildiğin için olmuş, diyorum. Sahi Leylâ, nasıl ağlayabiliyorsun olmadığın bir kişi gibi? Yaşlı gözlerinin altında, yayılıyor yüzüne mutlu insanlardan ödünç aldığı gülümsemesi. Sanki ne kadar gülerse o kadar çabuk kaybedecek gözyaşları etkisini. “Her neyse, seni etkilediğime göre hocayı da etkilerim,” diyor gamsızlığıma atıf yaparak. Benim kalkmam gerekiyor, deyip kalkıyor görevini tamamlamış bir işçi gibi.

            Onu lise yıllarımdan tanıyorum. Kahverengi gözleri başka renkleri anlatır gibi bakar hep. Çok konuşur, o kadar çok konuşur ki sanki söyleyemediklerini saklamak için yapar  bunu. Sanki anlatamadığı cümlelerin üzerine binlerce cümle yığarak unutacağını zanneder ifadeden kaçan kelimeleri. Hatta belki de bu yüzden tiyatroya âşıktı. Başka karakterleri yaşatırken kendini öldürmek için… Onu tanıdığımda konservatuara girebilmek için sınava hazırlanıyordu. Okulda ne zaman görsem Vanya Dayı’dan, “Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek. Yaşayacağız Vanya dayı…” diye başlayan tirada çalışıyordu. Daha önceden bir tiyatro kulübünde oyunculuk yaptığım için benden yardım istemişti ve o yardım dostluğa dönüştürmüştü ilişkimizi. Sonya, “Dinleneceğiz Vanya dayı, dinleneceğiz,” derken Leylâ sanki gerçekten dinlenmek diye bir şey varmış gibi oynuyordu karakteri. Konservatuarı kazanacağından emindim. 

Ailesinden pek bahsetmezdi ama mutluluğunun sürekliliğinden anladığım kadarıyla iyi bir ailede büyümüştü. İkimiz de İstanbul’da okumaya başlayınca, başka bir zamanın boşluğuna çivili kalmış gibi bakan annesi Leylâ’yı bana emanet etti.  Hiçbir zaman klasik kız-erkek arkadaşlığı gibi aşka dönüşmedi ilişkimiz. Onu sevmediğim birçok insanın yerine sevdim. Değersiz olan her şeyin yerine ona değer verdim…  Leylâ’nın masadan ayrılışından sonra masada ne kadar uzun zaman boş boş oturduğumu fark edip eve doğru yol aldım.

 Doğal olarak küçük bir şehirden İstanbul’a gelen bir insanın şaşkınlığı, burada uzun zamandır yaşayanınkinden çok daha fazlaydı. Sokakta yatan insanlar, köşe başlarında dikilip, mini eteği ve anlamsız bakışlarıyla ruhunun eksikliğini vücudunun abartısıyla tamamlamaya çalışan hayat kadınları… Ve daha birçok şey bir gün içinde ruhumu diri tutmaya yeten şaşkınlıklardı. Eve vardığımda bedenimin ne kadar ağırlaştığını duyumsayıp uykuya daldım. Uyandığım günün öleceğim gün olacağının henüz farkında değildim.

O gün, beş senedir neredeyse her sabah yaptığım gibi Leylâ’ya telefon ettim. Açmadı. Dersi yok bugün, gidip sürpriz yapayım,  en sevdiği dere otlu poğaçayı alıp kahvaltı yapalım, dedim. Kapının önünde ayakkabıları vardı ama kapıyı açmıyordu,  telefonun içeride çaldığını duyuyordum… Kendi anahtarını hep bir yerlerde unuttuğu için bana bıraktığı yedek anahtarı çıkardım çantamdan. Evin kapısını açarken hayatımın kapılarını kapattığımın farkında değildim.

Leylâ duvara asılıp kurutulmuş güller gibi tavandan sallanıyordu. Görmemezlikten geldim, o olamazdı çünkü. Hayal gördüğümü varsaydım ve evin bütün odalarını tek tek aradım. Bak, dedim, sana dere otlu poğaça aldım en sevdiğinden. Leylâ ses vermiyordu ve hâlâ gözümün onu son bıraktığı yerde…

Günler sonra kendime geldiğimde Leylâ’nın günlüğünü okudum ve son iki gün yazdıkları ellerime birer kelepçe taktı:

“Bugün babamla karşılaştık. Bana ne kadar güzel bir kız olduğumu söyledi. Onu özlemişim...”

Sonraki gün:

 “Bugün babam benimle görüşmek istedi.  Yıllar sonra onu kendi evimde ağırlayıp ne kadar mutlu olduğumu göstermek istedim. Yarın gelecek. İçimde garip bir heyecan var. Belki de saçlarımı okşayıp, beni on beş yaşımda bir otobüs durağında ona el sallarken bıraktığı için özür dileyecek ve hâlâ o durakta bekleyen kızına el uzatacaktı.”

“Babam eve arkadaşını da getirdi.”

“Babamın arkadaşı beni çok sevdi.”

“Arkadaşı babama para verdi. Babam bizi odaya kilitleyip gitti.”                                             “

Babamın arkadaşı bana dokundu…”

“Emre’ye: Şu yeryüzü yaratıcının günahı! Fakat artık başkalarının günahlarının kefaretini ödemek istemiyorum. Kıtaların dışındaki bir can çekişmede, akışkan bir çölde, gayrişahsi bir batışta, doğumumun etkisinden kurtulmak istiyorum. Seni çok seviyorum dostum.”

Çok sevdiği o kitapta bu cümlelerin altını çizerken bir gün intihar notu olacağını bilmiyordu. O gün o masada bana görünüş insanı aldatır, deyişinin bir anlamı olduğunu ve öylesine söylemediğini şimdi anlıyordum. Biliyordum ki ellerimdeki kelepçeler, Leylâ’nın gülüşünün arkasındaki darağacını fark edemediğim için hayatım boyunca benimle olacaklardı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ahmet Ümit Yalnız DeğildirT. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024