Sarılalım mı?
2 Eylül 2018 Öykü

Sarılalım mı?


Twitter'da Paylaş
1

İkimiz de epeydir unutmuştuk “incelikli şeylerimiz” üzerine konuşmayı. O kadar çayı ne ara içtik hatırlamıyorum. Belli ki onca konuşmada susuzluğumuz gitsin diye durmadan anlatıp arada da hep çay içtik. Söğüt altı denen çay bahçesinde, mutsuz evlilikleri, evliliğin kendisini ama asıl neden kendimizi bunca yerdiğimizi düşündük. Ve karar verdik: bunca derdimizin sebebi, bazı küçük denebilecek –yine onların diliyle– direnişleri unutmuş olduğumuzdandı. Sarıldık uzun uzun. Sarılmayı unuttuğumuzu hatırlayarak, yıldızlı bir gecede yeniden anlattık kendimizi birbirimize. Uzun uzun yürüdük karanlık gecede, sağlı sollu ağaçlıklı yollarda. Durduk yine sarıldık, yetmedi tekrar, tekrar sardık birbirimizi. Sanki sarıldıkça nefes oluyorduk, sarıldıkça unutuyorduk babalarımızı, sarıldıkça kanayan yerlere merhem oluyordu omuzları, upuzun boynu, sabun köpüğü kokusu saçlarının. Anlattıkça aşka mı benziyordu duruşu? Sarıldıkça sevmeyi düşlüyorduk. Sevmek, uzun uzun sevmek nasıl bir şeydi. Bir âna sıkıştırılmış aceleci sevmeler değil de, zamana yayılmış hücre hücre sevmeler, ay ışığında saç tellerini tek tek hissetmek, nasıl bir şeydi? Her sarılma yeniliyordu ve ne uzun bir eylemdi. Yürüdüğümüz yollardaki gece kuşlarını ürkütmekten korktuğundan belki de ya da cinlerini toprağın, suyun yüreğini ürkütmekten korktuğundan fısıltıya dönüştürüyordu sesini. Duymak istesem de cümlelerini sese dönüşmüş haliyle ben ona uymaya başlıyordum yavaşça. Fısıltıya dönüşüyordu kelimelerim. Sen de bilirsin, fısıltıyla konuştuğunda kelimelerin vurgusu daha iyi ortaya çıkıyor dedi. Öğrendim. Sarıldım yine. Uzun uzun sarıldım, sise benzer bir şeyler vardı karşıda. Korku değil, kaçış değil, bir yeniden buluştu bu. En son ne zaman aşık oldun dedim. Uzun uzun anlattı, aşkı bir anda dile getiremeyeceğini söyledi. Cevapsız bıraktı bu soruyu. Bana âşık olmanı beklemiyorum ki ben! Sahi ya, b e n ö y l e b i r ş e y m i d e d i m. Özel mi olmak istiyorduk her sarılmada. Her sarılmanın onda daha önce hiç yaratmadığı şeyi mi yaratmasını istiyorduk. Ya da ben mi öyle istiyordum. Bir insan neresinden başlanırdı sevilmeye? Nesinden sevilirdi, nedendi bunca sevmelerimiz ve neden her seferinde bu yola hiç düşmemiş gibi oluyorduk? Sanki ilk kez sarıyordum birini, ilk kez kokluyordum, ilk kez soruyordum çocukken en sevdiği yemeği, ilk yarasını. Bilmiyorum. Baştaki ortaklığımız git gide iki farklı kutba dönüyordu. O korkuyordu aşktan söz etmeye ya da korku değil de belki bir gereksizlik hali olarak görüyordu bense sanki hiç atılmamış gibi böylesi aşk şiirlerinin kıyısından yeni bir aşk şiiri yazmaya hevesleniyordum zeytin ağaçlarını ve tek ayağı kısa kedinin yürümek için verdiği çabayı gördükçe. Büyük kelimeler ve cümlelerden hiç hoşlanmadım. Sakin ve kararlı, gerçek ve içten kelimelerin ardındayım. Heves dediğime bakma, geçiciliğin kelime anlamını çoktan unuttum. Her adım daha da kalıcı oluyor kendi içinde ve meşe yaprakları topluyorum senin fısıltıyla yürüdüğün yerde. Defterlerimin arası kurumaya bırakılmış ve adları bilinmeyen çiçeklerle dolu. Yeniden başlıyoruz konuşmaya. O sırada bir kadın bir kitaptan söz ediyor. “Nedensizliğin arsız kuşları”nı fısıldıyor bir başka kentten kulağıma. Anlamak için sevmek gerekir, diyor. Düşünüyorum. Sonra sevmek için ne gerekir diye soruyor. Sevmek için gerçekten bir nedene ihtiyacımız var mıydı yoksa her şey ya da bir şeyler kendiliğinden nedene mi dönüşüyordu? Diyor ki yazar, nedensizliğin arsız kuşları üzerine pisler bunu düşündüğünde. Biri çıkar ve balkon yıkamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz, diyor. Oktay Rifat’ın “Bir Uykuda” şiirini çok seven birini, ispirto ocağını, cezvesini ve fincanını yanından ayırmayan bir kahve tiryakisini sevebilirsiniz, diyor. Bütün bunlar sevmek için nedense ve herkeste bir neden bulabiliyorsak aşk bunun neresinde? Çantamdan adaçayı ve süzgeç çıkarıyorum, kurutulmuş elmalar, kayısılar, kavrulmamış fıstıklar. Attila İlhan’ın "Kaptan" şiirini dinliyorum her gün kendi sesinden, çiçeğe su vermeyi, monologlar yazmayı seviyorum. Benim de sebeplerim var öyleyse sevilmek için. Aşk bunun neresinde? İsmini değiştirmiş. Seneler önce başka bir kimlikle dolaşmaya başlıyor. Kendini baştan yaratmış. Bilmem kaç yıldır bu isimle geçiyor başlarının hayatından, geçmişinde de diğer isimle dolaşmış sokaklarda. Kendini yaratma serüvenini seviyorum. Usul usul öğreniyorum sevdiği yemekleri ve makarnanın en güzel hangi halinden hoşlandığını, bir türküyü mırıldamasını, duşta kaldığı dakikaları ve çayı demli içişini. Aşk bunun neresinde? Soruyorum, başka bir şairin deyişiyle “dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorum”, yalnızca kendime. Her sarılma içinde biraz da aşk saklamıyor mu? Aşk dünyaya baktığın ağaç arkası değil mi? Ve baktığında damlayan balı görmen, yukarda bir sincap zıplayışını, güzün getirdiği sarısını kovukların. Gittikçe ayrılıyoruz sonra; Ben aşka düşüyorum, o ıssızlığa. Issızlıkta bulduğu şarkıları tek başına söylüyor artık, eşlik etmiyorum. Ama bitmiyor direnme isteği ikimizin de. Sis ve dolunayda yürümeye ve aramaya devam ediyoruz. Sevdiğimiz çocuklardan ve kavgalardan konuşuyoruz. Kavganın soyut halde bir sevgiye dönüşmesini ve satranç taşları gibi kendi içimizde yarattığımız ama yine kendi kendimize düşeyazdığımız hamleleri düşünüyoruz. Zorlayamazdık birbirimizi bir sarılışın aynı şeyleri düşündürmesine. Ama belliydi iyileştiriyordu ikimizi. Geceye ve soğuğa direnirken, döneceğin kentlerin kalabalıklarına da direnmeye gücü verecekti. Sonu da değil de kendisi güzeldi ânın. Sarılmanın kendisini çekip çıkaracağımız kuytuluklara saklıyorduk yine de o da, ben de. Dolunay göremeyeceğimiz gecelerde en çok bunu isteyecektik belki de. Ayrılmadan son kez, yine sordum ona: Biraz daha sarılalım mı?


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Özgür Zirve
"Sonu da değil de kendisi güzeldi ânın. "
2:44 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR