Türkiye’nin ezilenleri için: Kusurlarla dolu ezici çekilmezliğin âdeta kader haline gelip, yokluk çukurundan bir türlü başını kaldıramaması, doğal olarak yaşamın tüm anlamının ve her türden eyleminin sadece geçimlik alana taşınmasına neden olmaktadır.
Ekonomik krizi çok fazla tekniğe hapsetmeden kısaca ifade etmek gerekirse; yaşamsal alandaki insan gereksinimlerinin karşılanmasında problem oluşturabilecek tüm risklerin yönetimsel tedbirsizlik ve öngörüsüzlük haline galip gelerek, yaşamın her alanını zora sokacak sonuçların ortaya çıkması olarak tarif edebiliriz. Her ne kadar kriz kavramı, ani ve beklenmedik bir çıkış olarak anlamlandırılsa da, ülkelerin iktisadi tablolarında meydana gelen bozulmalardan kaynaklanan kriz halleriyse anlık olmayıp, uzun bir geçmişi olan yanlış siyasal yönelimlerin doğal bir bunalımıdır. Yüksek enflasyon rakamları, üretim ve talep daralmasından dolayı oluşan işsizler kümesindeki önlenemeyen yığılmalar, alım gücü düşüklüğünden dolayı mal ve hizmetlere erişim zorluğu veya eşitsizliği, dış ticaret ve bütçe açığı gibi rakamlar kriz anlarında en çok dillendirilen kavramlardır. Fakat, her ne kadar krizler kendini ağırlıklı olarak rakamlarla hissettirse de, ekonomiyi veya ekonomik yapıdaki bozulmaları etikten, sosyolojiden, hukuktan veya tüm beşeri bilimleri göz ardı ederek masaya yatırmak krizlerin asli nedenleri olan, ana temellerdeki bozukluğun matematik örtüsüyle gizlenmesine ve sorumluluğun, siyaset yerine boğucu, anlaşılmaz rakamlara havalesine neden olup, krizli yaşamın seçeneksizliğini altında, anomalinin normal olarak dayatıldığı bir süreğenliği ortaya çıkaracaktır. Karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin giderek arttığı günümüz dünya koşullarında dünyanın herhangi bir bölgesinde çıkabilecek herhangi bir salgın hastalık, savaşlar, ithalata konan gümrük vergilerinin doğurduğu merkantilist politikalar, enerji krizleri veya hayatın akışını ters yüz etme kabiliyetine sahip negatif tüm olgular, aynı zamanda tüm dünya ülkelerine yayılma potansiyeli bulunan, ekonomik krize neden olabilecek doğal etkenlerdir. Klişe olacak ama, dünya döndüğü ve yaşam sürdüğü müddetçe tüm insanlığın bu olumsuzluklarla karşılaşması her an olasılık dâhilinde olup, bu olumsuzlukların vereceği toplumsal hasarların ülkeden ülkeye farklılık göstermesi ise, modern toplumun vaz ettiği birçok evrensel değerlerin yerleştirilmesi oranında değişiklik gösterir. Demokratik bir ortama sözde değil, koşulsuz itaat, her türlü gücün, yargı karşısında güçsüzlüğü veya edilgenliği, basın özgürlüğü, etkin bir yurttaşlık kültürünün oluşmasını sağlayabilecek her alandaki fırsatlarda eşitlik, bölüşüm eşitsizliğini giderecek veya minimize edecek kanunlar gibi bu ve buna benzer, tüm adalet uzuvlarına karşı mesafesizlik veya bunlara karşı duyulan aşırı özen sadece kriz savar jeneratörleri olmayıp, aynı zamanda toplumsal gelişiminde ana koşullarıdır. Bu değerlerden azade bir devletin ise, ani ve beklenmedik afetler veya olumsuzlukların karşısında koyduğu tüm önlemler, sadece palyatif ve gün kurtarıcı çözümler olmaktan öteye maalesef gidemeyeceğinden, karşılaşılması ihtimal dâhilinde olan her beklenmedik sürpriz, ortaya çıkan krizin devam edip, kronik bir hal almasına neden olur. Türkiye Cumhuriyeti de, maalesef kuruluşundan bu yana, gerek konjonktür el gerekse kendi iç siyasi tıkanmalarının neden olduğu sayısız ekonomik krizleri karşılama kabiliyeti, genellikle kısa erimli ve geçici çözümlerle savsaklamadan öteye gidememiş ve bu yüzdende bir türlü refah toplumu olmayı başaramamıştır. Diğer yandan bugünde dâhil, Türkiye’nin iktisadi yapısındaki geçmiş dönemsel her bozulma, emekçi kesim ve geniş yoksul halklar için yokluğun adeta yaşamın bir gerçeği gibi benimsenmesine ve yoksulluğun kendinden sonraki nesle devrine neden olan kalıtsal bir gerçeklik olarak devamına neden olmuştur. Sermaye tarafındaysa, her kriz, karlarını yeniden restore edeceği, yeniden yapılanma sürecine gireceği ve emek karşısında tehditlerine her gün yenilerini katacağı ve mülklerindeki değer artışından dolayı, zenginlikte katmerleşme sürecini meydana getirdiği, bir avantajlar diyarında hoyratça serpilmesini sağlamıştır. Türkiye’nin ezilenleri için: Kusurlarla dolu ezici çekilmezliğin âdeta kader haline gelip, yokluk çukurundan bir türlü başını kaldıramaması, doğal olarak yaşamın tüm anlamının ve her türden eyleminin sadece geçimlik alana taşınmasına neden olmaktadır. Özellikle günümüzde, gün aşırı zam bombardımanları altında her geçen günün bir öncekini arattırdığı ve meydana gelmesinde hiçbir katkısı olmayanların giderek katmerlenen zor yaşamla ömürlük mücadelesi, sosyal toplumun insana bahşetmesi gereken tüm nimetlerden zorunlu feragatine neden olmaktadır. Kişinin sosyalden zorunlu kopuşu; aynı zamanda, bireyin topluma ve yaşama karşıda toptan bir yabancılaşma sürecine girerek, her türlü dinsel veya seküler mitler eşliğindeki siyasetin türlü manipülasyonlarına ve retorikten ibaret, gerçeklikten uzak aldatmacalarının açık hedefi haline gelerek, yapılacak tercihlerin bağımsızlığı ellerinden alınır. Sadece midedeki boşlukları doldurmaya adanmış ve politik pasifizasyön dayatılmış bir yaşamın tercihlerini küçümsemek, hor görmek veya halkı cahil diye nitelemek, entelektüel kılıf giymiş siyasi züppeliğin, boş lakırdılarla varlığını kanıtlama girişiminden başka bir şey değildir. Tam bu noktada; bugünlerde adı sıkça anılan geçmiş sağın fenomen lideri Demirel’in, “Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur” sözü, mantıksal bir düzlemde yer bulsa da, günümüz siyaseti ve seçmenin seçiciliğindeki nitelik göze alındığında pek karşılık bulamayacaktır. Bunun sağlamasını yapmak, AK Parti’nin yirmi yıllık iktidarı boyunca hiçbir vaadi yerine getirememesine ve hiçbir ekonomik hedefi tutturamamasına ve daha da ilerisi herhangi bir ekonomik programı dahi olmamasına rağmen, hâlâ iktidar koltuğunda oturuyor oluşunda karşılık bulacaktır. Günü aşmak ve değiştirmek, her şeyden önce, tüm geçmiş paradigmalara kutsiyet atfetmekten vazgeçmek sayesinde olacaktır. Geçmişin bilinmesi kesinlikle önemlidir. Fakat tarihsel hafızaya yapılacak ziyarette izlenecek yol, herhangi bir değerlendirmeyi sübjektife edebilme riski taşıyan, tarihle ilgili olguları dönemsel koşullara bağlama gibi konformist veya kolaycı bir yaklaşımdan uzak durarak, düşünceye ket vurabilecek tüm ideolojik önyargılarımızı çöpe atmaya bağlı olacaktır. “Kıyaslama kanıt değildir” Fransız atasözünden hareketle, geçmiş; bu günü temize çıkarmada veya aklamada kullanılabilecek durağan örneklemeler olamayacağı gibi, siyasi edilgenliğin, yeteneksizliğin veya ele göze bulaştırmanın yeni günah keçilerine havalesiyle telafi edilmesine yaramayan, kitlesel şükür seanslarına da malzeme olmaya müsait olmayan bir olgudur. İşe Cumhuriyetin kuruluşuyla başlamak ve bugünlere kadar gelen süreçteki dönüşümleri tespit etmek, özellikle adına “Z Kuşağı” dediğimiz yeni nesil için, belki de bir farkındalık oluşturarak, düşünsel tercihlerinin daha sağlıklı yön tayin etmelerine yardımcı olabilecektir.
Genç Cumhuriyet kuruluşundan kısa bir süre sonra, modern kapitalizmin ilk krizi sayılabilecek ve başlangıç fitili ABD Borsalarının çöküşüyle başlayıp, tüm dünyaya yayılan 1929 Büyük bunalımının içinde bulmuştur kendini. Her ne kadar I. Dünya Savaşı dört yıl sürmüş olsa da 1912-1913 arası Balkan kayıpları da göze alındığında, Osmanlının yaklaşık on yıllık bir savaşının sonunda cumhuriyetin kurulduğu fark edilecektir. Dünya buhranı kriz karşısında, korpotorist ve solidarist bir kalkınma hamlesi benimsenmiş ve milli sanayinin gümrük duvarlarıyla korunarak, milli sanayii oluşturma hedeflenmiştir. Fakat ne yazık ki Lozan Antlaşmasının şartlarının, 1930’lara kadar Osmanlı Dış Ticaret rejimin değişmeden kalmasına engel olması, hedeflenen istikametten kısmen çıkışa neden olmuştur. Yine aynı doğrultuda, 1930’lu yıllarda çıkarılan “Türk Parasını Koruma Kanunu” ile döviz kurları merkezileştirilmeye çalışılmış, fakat devlet bu amaca hizmet edecek önlemleri almaktan ziyade, kurda meydana gelen spekülasyonlara neden olan manipülatörlere verilebilecek cezalara yoğunlaşmıştır. Bu dönemim en özgün yönü, Türk sermaye sınıfının siyasetle olan nikâhlanması ve bundan dolayı, gelişip serpilmesinde karşılaşması gereken üretim süreçlerinin üzerinden atlayıp, bir türlü burjuvaziye ait hususiyetlere yıllarca erişememesidir. Özellikle devletin ithalat mallarını kontrolü ve sevkini üstlenmesi, belli çerçevede sınırlaması karşısında sermaye ve devlet arasındaki oluşan gerginlik karşısında devletçi Mustafa Şeref’in alınıp, liberal Celal Bayar’ın yerine getirilmesi, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının altı oka rağmen devletçilik ilkesine olan mesafesini göstermektedir. Bu mesafenin ortaya çıkardığı başka bir sonuç ise; Türk Burjuvazisinin devletle olan ilişkisinde yer yer geçimsizlikler olsa da, uzun sureli birlikteliklerini veya evliliklerini günümüze kadar taşınmış olmasıdır. Tüm bunlara ilave, aslında yerli bir burjuvazi yaratma girişimi ilk olarak İttihat ve Terakki yönetimi tarafından kapitülasyonların tek taraflı fesih edilmesiyle çok daha önceleri yapıldığını da hatırlatmakta fayda vardır. Bu dönemi sınırlı bir girişle sonlandırdıktan sonra, 1950-60, 1960-80 ve 80 sonrası dönemlere geçiş yapmak, Türkiye’yi ve gelişim evrelerini anlamak adına daha 1950 ve 1960 arası dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin yönü, iki kutuplu dünya düzeninde ABD’ye doğru yöneltmişti. Aslında bu karar, İkinci dünya savaşı sonrasına denk gelen kırklı yılların sonunda, meşhur Truman Yardımının kabul edilmesiyle çok daha önceden verilmişti. Fakat ithalatın aşırılaşarak dış bağımlılığa âdeta esir olunduğu, tarımda altyapının ve öncelikli hazırlıkların yapılmayarak birdenbire makineleşmenin yaşandığı ve sonrasında doğal olarak köylerden kente göç akınları oluşarak yoksullaşmanın arttığı Demokrat Partili yıllar, ABD’nin ekonomik ve kültürel hegemonyası altında liberalizmin yeni anlayışını yerleştirmeye çalışılan yıllardı. DP, her ne kadar “Yeter Söz Milletin” sloganıyla, millet kavramını önceleyerek seçim kazanmış gibi gözükse de kurucu kadrolarının toprak ağaları olduğu bilindiğinde, aslında kazanılan seçimin, Türk Burjuvazisinin devlete rövanşta aldığı siyasal bir zafer olduğu fark edilecektir. Yaklaşık on yıl süren Demokrat Partili dönem, aşırı borçlanmaya dayandığından, bütçe açığı kaçınılmaz olan bir büyüme modelini benimsemişti. Ayrıca tarımda, ölçüsüzlük ve plansızlığın hâkim olduğu teknoloji transferiyle beraber köyden şehirlere yığılmalar meydana gelerek, eşitsiz yerleşmelerden oluşan gettolar doğmuştur; tüm bunlara ilaveten, meclis kararı olmadan Kore’ye asker gibi koşulsuz ABD teslimiyeti elbette birçok siyasi eleştiriyi hak edebilecek dönemlerdi. Fakat ne olursa olsun darbe yoluyla iktidar değişiminin, demokrasinin kalbine saplanan zehirli bir hançer ve ülke halkının tercihlerine karşı yapılan bir hadsizlik veya toplumsal bir hak gaspı olduğu asla unutulmamalıdır. Her ne kadar altmış iki anayasasından dolayı, altmış darbesi demokratik veya sol bir tandansa yaslanmaya çalışılsa da herhangi bir darbenin sol veya demokrasi barındıracağı her şeyden önce eşyanın doğasına aykırıdır. Altmış darbesiyle beraber, 147 üniversite öğretim üyesinin işten atılması ve ardından tepki olarak tüm üniversite rektörlerinin istifası, tüm darbeler gibi 1960 askeri darbesinin de anti demokratik ve zulümle çevrili baskılı karakterini ele vermesi bakımından önemli bir gelişimdir. Almış iki anayasası ise, Türkiye’nin kendi iç dinamikleri tarafından benimsenen bir yasadan ziyade, tüm dünya ülkelerinde hâkim olan özgürlükçü akımların neden olduğu, dünyaya ayak uydurma sürecinin doğal bir sonucuydu. Tam da bu yüzden 1960-80 arası dönemi, sermayenin emekçi üzerindeki tahakkümünün azalması ve emeğin daha yaşanabilir şartlara sahip olması açısından biricikli yıllar olarak tasvir etmek isabetli bir yaklaşım olacaktır. Elbette buradan şu sonuç çıkmamalıdır; 80 öncesi Türkiye’si sosyalizmle yönetilmiyordu veya tam anlamıyla eksiksiz ve tam gelişmiş bir demokrasi olmadığı gibi, muazzam bir bölüşüm eşitliği de söz konusu değildi. Fakat yine de emeğin sermaye karşısında türlü kazanımlar elde ettiği ve tabir caizse, varlığını ortaya koyduğu biricikli yıllardı. Sermayenin emek karşısında intikamını aldığı 1980’ ili Özallı yılların Türkiye’ye bıraktığı en büyük miras ise, aşırı ithalattan doğan dış açıklar, yıllarla beraber ivmelenen gelir eşitsizliği ve sürekli tekerrür eden ekonomik yıkımların her defasında yoksul halkların kemerinin daha da sıkılmasıyla telafi edilirken, zenginin kemerinin daha da genişletilmesinin sağlanmasıydı.
1980’ler, tüm dünya ülkelerinde, ABD ve İngiltere’nin öncülüğünde başlatılmış neoliberal ekonominin yerleşim ve zirve yıllarıydı; mevcut yıllar, Türkiye Cumhuriyeti’nin neoliberal ekonomiyle nikâhlanıp, günümüze kadar sürdürülen uzun bir evliliğin neden olduğu, yeni bir dönüşümün başlangıç yıllarıydı. Dönemin "Demir Lady" lakaplı İngiltere Başbakanı Thatcher’ın, “Toplum yoktur, birey vardır” diye bilinen ünlü savı, Keynesçi ekonominin aksine devletin ekonomiden tamamen el çekmesiyle beraber özelleştirmelerin yapılmasını, devletin sosyal niteliğinin azalmasını, emek üzerinde önceden elde edilen birçok hakkın tırpanlamasını içeren yeni bir dünya düzenini dayatıyordu. Türkiye’de de 1980 Özal dönemi, neoliberal dönüşümün başlangıcı olması ve sermayenin sınırsız tahakkümünü kurmasının altyapısını oluşturan meşhur 24 Ocak Kararları'ndan dolayı, devletin emeğe tüm gücüyle savaş açtığı negatif bir ayrışmanın başlangıcını oluşturur. Sermayeye armağan edilmiş emekçi üzerindeki eşsiz güç, sınırsız de regülasyonlar ve yeni bir zengin sınıfı yaratmada kullanılan, ödenmeyen banka kredileri, iliklerine kadar faiz çarkıyla dönmesine rağmen faizsiz İslami finansın serbestçe ülkeye girmesi ve büyük vurgunların ana kaynaklarından olan KDV iadeleri şeklinde işleyen hayali ihracat dümeninin keşfiyle beraber, halkın kaynaklarının birilerine aktarımı sağlanmış ve geniş yoksul kesimin kazandığı tüm edinimlerin adım adım tasfiyesi gerçekleştirilmiştir. Diğer taraftan üretim ise, aşırı bir tüketime endekslenmiş ve ülke adeta ithalat furyasına teslim olmuştur. Özal’ın meşhur lafı “Benim Memurum İşini Bilir” söyleminden ilham alanlar ise sadece memurlar olmamış, siyasetçi, sanayici, müteahhit, sanatçı veya futbolcu gibi akla gelen birçok kesimde iş bilmenin tadına varmış ve renksiz, tavırsız, fırsatçı bir toplumun dönüşümünde de milat olarak yer edinmiştir. Seksenli yıllar, özellikle, ekonomik büyümenin veya durgunlaşmanın, sadece dışarıdan gelen spekülatif, kısa dönemli sıcak paralara bağlı olduğu bir dönem olması yanında, gerek aşırı ithalat bağımlılığı ve gerekse sıcak paralardan ani çıkışlar, ülkenin panik ataklarla birlikte depresif bir bunalıma girmesine ve toplulaştırılan zararların sonraki nesillere borç şeklinde devretmesine neden olmuştur. Fakat tüm bunlara rağmen, yıllarca ülkeyi yöneten sağ iktidarların ülke yönetimine talip olmada ilgili yılları referans olarak göstermeleri ve bunu pazarlamanın toplumdaki karşılığının sürekliliği, ülkede muhalif siyasetin seçmen tercihine talip olmada, Türkiye sosyolojisini es geçmesinin de bir yerde kanıtı olabilecek bir realitedir.
Özal’ın 1993’te ani ölümü sonrasında ise ülke, siyasetten ekonomiye, bürokrasiye ve askeri vesayete kadar, her türlü gerginliğin ve tıkanmanın yaşandığı ve adından uzun yıllar bahsedilecek olan “Doksanlı Yıllar” geçmiş tüm dönemlerden negatif ayrışmakla beraber, Türk siyasetinde uzun yıllar, adından kötü örneklemelerle bahsedilecek kayıp yılları olarak tarihe geçmiştir. Dönemin ünlü Beyaz Toroslarından tutturun, faili meçhul cinayetler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da köy yakmalar, bin yıl sürecek denilen meşhur postmodern 28 Şubat darbesi denilen askerin gerici vesayet girişimi, siyasi cinayetler ve buna benzer birçok olumsuzluk ve belirsizliğin hâkimiyet yılları olan doksanlar, bugün bile Türk siyasetinde en kötü örneklemelere malzeme olan ayrıksı yıllardı. Özellikle, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde lüks bir otomobilinin içinde devletin ortaya saçılan tüm mahremiyetleri, ülkeyi yönetenlerin hukuk yerine vahşi batının kanunlarını koyduklarının ve bu yolda, devlet bürokrasisi yerine kimlerle iş tutulduğunu alenen ortaya seriyordu. Aslında Susurluk veya doksanlı yıllar, ülkenin âdeta antropolojik bir gerçeği olan ve bu duruma derinden bağlı olan “Teşkilat-ı Mahsusa” geleneğinin bu topraklardan bir türlü sökülüp atılamayacağının bir yerde alenen ispat edilmesinden başka bir şey değildi. Birbirinin aynı olan sağ partiler arasında kısa dönemli koalisyonlar ve bunlardan dolayı ortaya çıkan siyasal, sosyal ve doğal sonuç olarak ekonomik tıkanmalar, Türkiye seçmenleri tarafından, koalisyonların bir öcü veya bir vebalı gibi görünmesine ve hatta tek başına iktidar olması hesabıyla, AK Partinin, uzun yıllar seçmenlerin çoğu tarafından tercihine neden olmuştur. Yaşanılan tüm dönemin en büyük sorumlusu ve en büyük siyasi figürü ise, hepimizin bildiği gibi, Türkiye’nin ilk ve tek kadın başbakanı olan Tansu Çiller’di. Özal’ın ani ölümü sonrası, Demirel’in Çankaya’ya çıkışı ve sonrasında DYP başkanlık seçimlerinde Çiller’in Başkanlığı kazanarak, Başbakanlık koltuğuna oturması, DYP seçimlerinde Demirel’in tercihinin Köksal Toptan’dan yana olması hesabıyla pek de beklenen bir şey gibi gözükmüyordu. Yurtdışında iyi bir eğitim alıp ekonomi profesörü olması bir yana, modern ve çağdaş görünümü ve tüm bunlardan daha da önemlisi, siyasette bir kadının hâkimiyeti, yıllarca erkek egemen siyasetin egemen olduğu bir ülkede, siyaset dilinin yumuşayacağı ve ülkenin daha da batılaşacağı gibi bir umut beslenmesi, özellikle Türk Burjuvazisinin ve ülkede yönü Batı olan liberallerin de destek vermesine neden olmuştu. Fakat Çiller’li yıllar, kendinden önceki erkek siyasetinin bile hasetlik duyabileceğinden daha fazla sert bir siyaset yolunu benimsendiği, bunalım bulutlarının ülkeye hâkim olduğu kasvetli yıllardı. Kurşun atanın ve yiyenin kutsayarak, elinde çarşaf gibi ölüm listelerini sallamaktan hiç geri durmadı. Kendisi ve çevresi tarafından ekonomik bir deha olarak pazarlanmıştı. Türk sanayicisinin dış pazarlarda rekabet gücünü sıfırlatan Gümrük Birliği Antlaşması onun döneminde yapıldı. Yine, dönemin meşhur Beş Nisan Kararları'yla birlikte TL’nin %36 devalüe edilmesi onun inatla, tüm ekonominin yetkisini eline alıp anlamsızca faiz düşürme politikasının doğal bir patlamasıydı. Devletin en güzide varlıkları olan yerlerin kısmi özelleştirmeleri sayesinde elde edilen vurgunlar, banka hortumlamaları, dövizden bir gecede zenginleşmeler ve ihaleler yoluyla bazılarının zenginleştirilmesine karşın, işçilerin fazla mesaisinin bile ödenmemesi, ülkenin her tarafı köşe dönmeci ve vurgunculardan geçilmezken, emeklilik gün sayısının artırılması ve daha akla gelmeyen birçok ekonomik yıkım onun bıraktığı miraslardı. Bugün bu ismin bırakın yargılanmayı veya hukuk önünde hesap vermesini, insan içine çıkması ve hala halk teveccühüne güvenip siyasi arenada cirit atması bile, Türkiye halklarının müsamahakârlığındaki sınırsızlık açısından, sanırım sosyoloji bilimine iyi bir araştırma ve bir sosyoloji öğrencisine de iyi bir tez konusu olabilecek nitelikte bir örnek olacaktır. Kanunsuzluğun adeta kurumsallaştığı ve iyi kötü işleyen bir devlet aygıtının alt üst oluşuyla beraber, Türkiye doksanların sonunda, önce Asya ve sonra ABD’den bütün dünyaya yayılan yeni bir ekonomik buhranın yayılım ateşlerine maruz kalacaktı.
Altmışlardaki meşhur “İyi olan her şey ABD içinde iyidir” sloganının yerini almış “İyi olan her şey Wall Street içinde iyidir” savı büyük bir çöküş yaşayarak, etkilerini önce Asya ülkelerinde daha sonra ise bütün dünyada hissettirmiş 1997-98 krizi, Türkiye gibi ekonomideki büyümesi veya durgunluğu, sadece dışarıdan gelen spekülatif sıcak kapitale bağımlı ülkelerdeki tahribatının yıkıcı olması elbette kaçınılmaz sondu. Sonrasında, yani 2001’de, İMF ile yapılan meşhur “Stand-by” antlaşması ve bu paralelde alınan kararlar Türkiye’yi âdeta kapitalizme köle yapmıştır. Aslında, Türkiye’nin dünyada yayılan herhangi bir krize katlarca verdiği yıkım ve aldığı ağır tahribatlar seksenlerden beri uygulanan neoliberal politikalara bırakın sıkıca bağlanması, âdeta koşulsuz bir teslimiyetin ve sonucunda oluşmuş yapay büyüme balonunun ani basınçla patlamasıydı. Uygulanan politikaların bedeli Türkiye halkının uzun yıllar telafisini sağlamaya çalıştığı birçok yılı heba etse de yapılan özelleştirmelerden elde edilen rantlar, hayali ihracatlardan ve siyasi kayırmacılıktan sağlanan avantalar, banka vurgunları gibi köşe dönmede siyasetin sağlamış olduğu avantajlar göz önüne alındığında, izlenen yolun bir hatadan ziyade bilinçli bir tercih olduğu fark edilecektir.
Ak Parti’nin 2001 seçimlerini kazanarak iktidar olmayı başarmasını, sadece 2001 ağır ekonomik krizine bağlamak, eksik olduğu kadar yetersiz bir değerleme olacaktır. Onu iktidara gelmesini sağlayan en önemli neden, doksanlı yıllardan beri halkta haklı bıkmışlığa ve umutsuzluğa neden olan, başarısız kısa ömürlü koalisyon hükümetleriydi. Her ne kadar başlarda, yeni bir siyasi anlayış etrafında şekilleniyor gibi gözükse de, Ak Parti aslında, seksenlerden devir alınan neoliberal politikaların eksiksiz bir uygulayıcısı olması hesabıyla birlikte, ilk beş yıl İMF ile yapılan anlaşmalara da sıkıca bağlılığı, onun, aslında yeni bir programı olmadığını ele veriyordu. Yine iktidarlarının ilk yıllarında, dünyadaki para bolluğunun, ARGE, İnovasyon, bilişim ve ister tarımsal, isterse sınaiden oluşan tüm üretim birimlerine akıtılması gerekirken, iktidar tercihini, ülkeyi, her tarafı şantiyelerle dolu inşaat sahalarına çevirmekten yana kullandı. Elbette inşaat ekonomisi, devamlılıktan yoksun olması bir yana, küçük bir krizin bile kolayca devirebileceği köksüz bir ekonomik zincirlemeyi içermekteydi. Fakat başlangıçta, yüzlerce sektörün lokomotifi olmasından dolayı, piyasaya aldatıcı, geçici bir refah akışı pompalaması, AK Partinin uzunca bir süre gerçek kimliğinin görünmezliğini sağladı. Ayrıca ülkenin değişik ideolojik akımlarına dağıtılan mavi boncuklar, uzun bir süre birçok kesimde uyuşturucu etkisi meydana getirdi. Özellikle, toplumun tüm kesimleri tarafından AB’ye duyulan özlem ve AB’ye girme yolunda atılan adımlar, AB’ye girmeyle refahının artacağını sanan emekçi kesimin ve başlangıçta iktidara mesafeli olan liberal kesiminde desteğinin alınmasına neden oldu. Diğer yandan, aşırı sıcak para girişlerinin neden olduğu dış kaynaklar, içeride gereksiz bir talep yaratarak, riskli ve hormonlu bir büyüme sağladı. Fakat sürekli olarak yüksek ihracat rakamlarından bahsedilir olmuştu; bu doğruydu, ancak, üretimde kullanılan hammadde, enerji ve ara mallarda dışa olan bağımlılık, ülkeyi âdeta bir fason üretim merkezine taşımış ve katma değerden ülkenin yerine, dışarının faydalanmasına neden olmuştur. Gelir eşitsizliği devasa büyümüş ve AB ile uyum yasalarında geçen sosyal yardımlar, adeta iktidarın bir buluşu veya fedakârlığı sonucu elde edilen bir başarıymış gibi pazarlanarak, yıllarca yoksulluğun yönetimi sağlanmıştır. Türkiye neoliberal ekonomiyi çok daha öncelerden, daha doğrusu seksenli yıllardan sonra benimsemiş olabilir; fakat tarihimiz hiçbir zaman, eğitimin, sağlığın ve dolaylı veya dolaysız vergilerimizin karşılığı olan, devletin üstlenmesi gereken, birçok hizmetin bu kadar metalaştırılmasına, doğal kaynakların, sermayenin sınırsız isteklerine bu kadar açılmasına ve tahrip edilmesine bu derece tanıklık etmemiştir. Bazı kesimlerin dillendirdiği, AK Parti’nin ilk yıllarında her şeyin yolunda gittiği ve sonraki yıllarında ise rotadan çıktığı irrasyonel bir görüştür; bu görüş bilinçlice yapılan ve iktidar partisine ait olan tüm olumsuzluklardan sıyrılma sahası yaratma çabasıdır. Her türlüsünden en aşırısını yaşadığımız boğuculuğuyla nefes almanın bile güçleştiği benzersiz kasveti günlerin nedeni, ne dünya neoliberal sistemidir ne de dıştan kaynaklanan bir saldırma girişimi olmayıp, günün moda tabiriyle, tamamen “yerli ve milli bir krizdir.” Bir yanda hiçbir şekilde lüksünden bile en küçük tasarruf etmeyen şımarık, seviyesiz, vasıfsız arazi zenginleri, niteliksiz mirasyediler, işi taşeron sömürücülüğü olan arsız müteahhitler ve iktidara yakın olma sayesinde, devlet ihaleleriyle voleyi vurmuş (özellikle belediyelerde ihale veya doğrudan temin yoluyla alınan peyzaj, inşaat vb.) haksız servetler üzerine oturmuş asalaklar, diğer tarafta ise, ucuz ekmek almak için oluşmuş kuyruklar, pazarlardan çürük sebze ve meyve almak için geç saatlerde alışveriş yapmaya çalışan yoksul kesimler, elektrik ve doğalgaz faturasını ödeyemeyen milyonlar, harç parasını ödeyemediğinden dolayı daha hayata adım atmadan icra kavramıyla karşılaşan gençler, atanamadığı için kurtuluşu ölümde bulan çaresiz öğretmenler veya aklımıza gelmeyen bir sürü hak edilmeyen tüm dramatik gerçekliklerimizin nedeni: Kaynaklarımızın tek tek toplanarak küçük bir azınlığa transfer edilmesi ve tarafı güç olanların zenginleşmesi, güce boyun eğmeyenlerin ise, her türlüsünden ekonomik tecritle karşılaştırılarak yoklukla sınanmasıdır. Bunun karşısında çözüm ise, elbette siyasetin boynunun borcudur; çünkü demokratik bir sistemde umut veya çözümün tek adresi, adil olmayan bir yönetime alternatif olabilecek siyasi muhalefettir. Her türlü olumsuzluğun aşırılaşarak katmerlendiği günümüz çekilmezliğinin birincil sorumlusu elbette iktidardır. Fakat tüm bunlara rağmen, düzenin meşruluğuna katkı yapmaktan öteye gidemeyen ve ana muhalefet olmanın türlü avantajları ortadayken, yürütmenin her türlü keyfiliğine karşı oluşturabilmesi mümkün demokratik bariyerleri bile kullanmaktan imtina eden, muhalefette sadece sorumlu olmayıp, maalesef tüm günahların da gayrı resmi ortağıdır. Bugün AKP küçük dar bir grubun haricinde, herhangi bir tabanı temsil gücünü artık yitirmiştir; muhalefete burada düşen önemli görev: Sermaye her türlü inançtan, fikirden ve ideolojiden bağımsız olarak nasıl ki çıkar etrafında birleşebiliyorsa, Türkiye halklarının büyük bir çoğunluğunu oluşturan, dar gelirli, emekçi kesiminde sermaye karşısında entegre olmasını sağlayacak ve onların refahlarını artıracağına inandırıcı, somut formüller üzerinde çalışmasıdır. Diğer taraftan, “Komşularla Sıfır Sorun” diye yola çıkan ve diplomatik ilişkilerde görülmemiş fiyaskolar yaşatan, geçmişin eşsiz dış politika teorisyenleri ve ekonomi yönetimi anlayışı, sadece spekülatif para girişlerine dayanan, gelir eşitliğinin sermaye lehinde bozulmasında büyük payı olan, geçmişin sözde ekonomik dehalarıyla ittifak şölenleri düzenleyip, siyaseti ciddiyet sahasından oyun alanına taşımak, halkın muhalefete olan inancının ve umudunun azalmasına neden olduğu ortada olan somut olgulardır. Ayrıca, toplumda az karşılığı olan ve iktidarın gemisinde hiçbir inisiyatif gösterememiş olanlarla ülke yönetme planlamalarının yapılmasına karşın, Türk demokrasisinin gelişmesinin ve ülkenin evrensel adalet anlayışla inşasının koşutu olan Kürt siyasetinin ve sorunun, ikincil veya daha da geri planlara atılması ve Kürt halkının sadece seçimden seçime hatırlanan tepeden inmeci bir üst bakışla, bir oy deposuna indirgenmesi, ana muhalefetin bugüne kadar izlediği politikadan karşılık bulamamasına rağmen, maalesef hala ders çıkaramadığıdır. Önümüzdeki seçimlerde, iktidar partisinin her halükârda gidici olduğu ve seçimin âdeta çantada keklik olduğu gerek siyasi ve gerekse sosyolojik olarak, pek rasyonel olmayan gerçekliktir. Her ne kadar ülkede yapılan çeşitli anketler iktidar da oy erimesini gösterse de, muhalefet tarafında da oy artışının bir türlü sağlanamadığı ortadadır. O zaman, kesinlikle yeni hikâyeler yazma ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Marks’ın “Kapitalizmin aşırı tahripkârlaştığı” dediği gibi bir durumun bile maalesef çok daha ötesinde bulunmaktayız çünkü kapitalist ekonominin bile, etkin ve kurumsallaşmış bir bürokratik devlet aygıtına ihtiyaç duymadan yaşaması imkân dışındadır. Devamlılığını sadece yinelenmesi gereken her türlüsünden kaoslara bel bağlayan ve yaşamın en ağır koşullarının türlüsü altında ayakta durmasına rağmen, kısık sesler karşısında bile, gün geçtikçe daha da tehditkârlaşan bir iktidara karşı muhalefet; daha da gelişmiş demokratik savunmalar geliştirmek, yasal direniş kanalları açmak ve ajandasında toplumsal gelişmeyi ve refahı artırmada kullanılacak somut argümanları olan yeni bir yol izlemelidir. Tıpkı Heraklitos’un “Aynı nehirde iki defa yıkanmaz” düsturundan hareketle, yeni bir yol geliştirilmeli, yayılmalı ve siyasi bir sinizm eşliğinde gerçek bir muhalefet tarzı ortaya konmalıdır. Yazıyı Marksist yazar Eric Hobsbawn’ın, bir parafıyla bitirelim:
“Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz, bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya neden getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var: İnsanlığın anlaşılabilir bir geleceği olacaksa, bu gerçek geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü bin yılı temelde kurmaya çalışırsak başarısızlığa uğrarız; ve başarısızlığın nedeni, yani değişmiş bir toplumun alternatifi, karanlıktır.”
Kapak görseli: Tiago Hoisel






