Ülkü
5 Mayıs 2019 Öykü

Ülkü


Twitter'da Paylaş
0

“Hatun kişiye hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye sordu hoca. Hakkım mı diye düşündüm, nasıl bir hakkım olabilirdi ki ona geçen. Son yıllarda, zor yıllarda biraz şefkat göstermiş olmam mıydı hak dedikleri. Yalnız, yapayalnız yaşamış ve yalnız ölmüş bir kadındı benim teyzem. Ülkü’nüz işte, yeni kurduğunuz cumhuriyete ülkü taşısın diye adını Ülkü koyduğunuz kadın, kendi başına, ülküsünü, sevgisini, yaşama sevincini kaybetmiş olarak öldü. Mutlu musunuz şimdi? O benim idolümdü. Hep olmak istediğim, hiçbir zaman olamadığım kahramanım. Yedi ya da sekiz yaşındaydım sanırım, gözlerine limon damlatırken görmüş, limon damlatırsam gözlerim onunki gibi mavi olacak diye günlerce annemden gizli limon damlatmıştım. Gözlerim mavi yerine kıpkırmızı olunca annem duruma el koymuş, nedenini anlayınca ona benzemek yerine teyzeme benzemeyi seçtiğim için biraz kıskansa da, bana bir insana benzemek onunla aynı renk gözlere sahip olmak değil, onun gibi düşünmek, onun kadar bilmek, onun gibi davranmak olduğunu anlatmıştı. Okudum hep o günden sonra, elime ne geçerse onu, gazeteden yapılan kesekâğıtlarını bile okudum. Ne kadar okursam o kadar ‘Ülkü’ olacaktım.

Gerisi karışık, Fatiha okuduk galiba hatun kişinin ruhuna, benim tek bildiğim artık o mavi gözlü minnacık kadının olmayacağıydı. Her kes birbirine sarıldı, ağladı. Yıllarca onu unutup, hiç arayıp sormayanlar daha çok ağladı, ya da bana öyle geldi. Kocaman kara gözlükleriyle hayatlarına bıraktıkları yerden devam etmek üzere gittiler. Nihayet yalnız kaldık. “Çiçek olacaksın,” dedim ona, göz kırptım. Severdi benimle yalnız kalmayı. Bazen, aklını en çok askıya aldığı zamanlarda bile bana göz kırpar, “Boş ver be çocuk nasılsa sonunda çiçek olacağız,” derdi. Şüphelenirdim ondan, aslında aklı yerinde ama hepimizle dalga geçiyor gibi gelirdi. Ah be Ülkü, keşke Özgür’ü bulup getirebilseydim sana. Kaybettiler onu! Yok ettiler! Bir mezarı bile olmadı Özgürün. Keşke ölmeden son bir defa oğlunun boynunu koklayabilseydin. Bilemedim, bulamadım, bulamadık. Yıllarca onun yerine beni koklamana razı olup sustum. Bazen beni onun yerine koyup sevdiğini düşünüp hafifçe kırılırdım sana, yine de Özgür doğmadan önce senin sevgine tek başıma sahip olduğum günleri düşünüp hemen geçerdi kırgınlığım.

Omuzumda hafif bir el, anne eli, gözleri kan çanağı. Bana elleme anne der gibi baktım, anladı, yine o kuş dokunuşuyla omuzuma dokunup gitti. Sana olan sevgimi, aşkımı, tapınmamı en iyi bilen kadın, bu sevgiyi en çok kıskanan, en çok onaylayan, en kahreden, en mutlu olan kadın, kız kardeşin, annem. Ah be Ülkü, ne aptal zamanlar geçirdim, salakça orada, burada gezerek ne boş zamanlar, keşke o zamanları seninle geçirseydim. Şimdi duysaydın beni gençliktendir derdin yarım ağızla gülümseyerek. Evet, gençliktendi, ya sonra büyüdükten, çok büyüdükten sonra? Bilemedim, bir gün çiçek olmaya koşacağını, bunun bu kadar çabuk olacağını bilemedim.

Yıl 2012 oldu, yetmiş yıl katlanmışsın yaşamaya. Ben seni keşfettiğimde, seni sevdiğimde beş yaşındaydım, sen on dokuz yaşında umut dolu, idealist bir öğretmen. Ne çok zaman geçmiş be Ülkü, biz birlikte büyümüşüz, birlikte yaşlanmışız.

Uzun zaman görememiştim seni, sanırım annem benim ağlamalarıma ve kendi özlemine dayanamamıştı. Sana doğru gittiği için çok sevmiştim ara sıra öksüren, puflayan kara treni. Burnumu cama yapıştırıp dışarıdan geçen bütün her şeyi aklımda tutmaya çalışmıştım sana anlatmak için. Doktor olacaktın, beyaz önlüğünle beyaz bir melek gibi hastalarına koşacaktın. Yıllar sonra, yedi sene sonraydı galiba yine gitmiştin, okul için falan da değildi, bu seferki bir tuhaf; benden kaçırılan konuşmalar, anlayamadığım suskunluklar, işaretleşmeler sonrası kara trene binip sana doğru yola çıkmıştık. Herkes saklıyor ya benden; Küçüğüm, anlamam diye, sen kaçmışsın birilerinden –şimdiki aklımla faşizmden– saklanmışsın, İstanbul’da ki uzak bir akrabanın çatı katına. Yine de bir umut sende, bir kendinden eminlik, hep ‘geçer bu günler de’ havası. Oysa annem korkak, yakalanırsan başına neler geleceğini bilerek korkak.

 O hiç tanımadığım evde, çatı arasındaki o yamuk odanda sana sarılıp yatmışken, akide şekerine benzeyen kokunu içime çekerken martların çığlıklarını duymuştum. Ağlıyorlar mı Ülkü? Sence? Demiştin, Ağlıyorlar diye cevap vermiştim ben de. Neden ağlasınlar ki? Hep sorardın, hep akıllı cevaplar beklerdin benden. Özlemişler çünkü demiştim sana. Bana sımsıkı sarılıp; Hayır gülüyorlar, kavuştular çünkü.

 Keşke sonra yakalamasalardı seni. Keşke seni Ziverbey denen işkence haneye, o iğrenç köşke götürmeselerdi, götürüp yok etmeselerdi gülüşünü… Bir daha hiçbir zaman benim eski Ülkü’m olmadın, olamadın.

“Hadi kızım, gidelim artık, hava karardı, tehlikeli olur buralar şimdi.”

Erdal Dayım, canımın içi, o her zamanki zarafetiyle beni beklemiş kendini göstermeden. O bastonuna, ben ona dayanarak yürüdük mezarlığın içinde. Hiç konuşmadık, sessizce ağladık bir süre. Gültepe caddesine vardığımızda cebinden tertemiz kumaş bir mendil çıkartıp yanaklarımı sildi. Bu kaba, bu katı, bu sevgisiz dünyada incecik hareketlerle yanağımı, üstelik de neredeyse yeryüzünden yok olmuş kumaş mendille silen bu damarlı, kahverengi beneklerle bezeli ele sarılıp bir çığlık koyuverdim.

“Alacaklı gitti o bu dünyadan, yaşayamadan gitti, öldürdüler onu dayı, yaşarken öldürdüler onu!”

Hiç kimse ilgilenmedi kaldırıma çökmüş sarsılarak ağlayan bu ikilinin ağıtıyla, acelesi vardı herkesin, hızlı adımlarla kendi dünyalarına yürüyüp gittiler.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR