Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Nisan 2017

Öykü

Umut Yüksel • Karanfil ve Nar

Umut Yüksel

Paylaş

23

0


Göçmen çiçek  Her yerin yabancısı Yolların, yolların ötesinde  Bize bir tek    Yarınlar kaldı – Ahmet Erhan Taze bir nisan sabahıydı. Güneş bulutların arasından ışıyor, toprağı ısıtıyor, ağaçları kucaklıyordu. Güneşin değdiği ağaç gövdeleri kahverenginin bütün tonlarını selamlıyordu. Kötülükle çevrelenmiş dünyada hâlâ güzel şeyler oluyordu. Sekiz saattir yoldaydım. Aralıksız takip etmiştim akıp giden yolu. Bir pansiyonun önünde durdum. Arabadan inip sabahın kokusunu içime çektim. Hareketsiz kalmış kaslarımın açılışını hissettim yavaş yavaş. Pansiyondan içeri girdiğimde bazı harflerinin çizgileri uzatılarak tahta bir plakaya yazılmış yazı gözüme çarptı: “Ada  Pansiyon’un bir müşterisi olduğunuz için özelsiniz.” İkinci kattaki odama çıktım. Mavi duvarlar, üzerindeki beyaz çarşafa çiçekler işlenmiş bir yatak, kahverengi bir dolap ve lavanta kokusunu andıran bir koku karşıladı beni. Pencereyi açıp dışarı doğru uzattım başımı. Binaların arasındaki bir aralıktan denizi görebiliyordum. Bir süre o aralığa takılı kaldı gözlerim. Uzaklarda bir şeyler aradım. Bir iz, bir ses, bir kıpırtı... Dalgalanan denizi görebildim yalnızca. Gözlerim yoruldu, koptu denizi gören aralıktan bakışlarım. Bir şeyler yemek için aşağı indim. Tahtadan yapılmış, rengârenk boyalı sandalye ve masalarla çevrili bir yerdi burası. Oluşan sessizliği kuş seslerinin süslediği bir yer. Yemeğimi yedikten sonra bir kahve söyleyip kitabımı açtım. Rengârenk bu yerde kendimi gökkuşağının üstündeymiş duygusuna kaptırıyordum. Oysa her kitap renklendirir dünyayı, belki de ondan. Kitabın içindeki kurumuş karanfili kenara koyup okumaya devam ettim. Bir kadın geldi masanın başına. Kumral, kısa saçlı, beyaz bir elbise vardı üzerinde. Gülümseyerek sordu: “Oturabilir miyim?” “Tabii, buyurun,” dedim. Kitabı kaparken içimden beyaz bir güvercin havalandı. Gülümsedim. O da gülümsedi. Gülümseleştik. İsminin Caroun olduğunu, onun da HES projeleriyle ilgili paneller için buraya geldiğini ve gülümsediğinde gözlerinin küçülüp yanlarında ikişer çizginin kanat gibi açıldığını öğrendim. Sanki yıllardır tanışıyor gibi konuştuk birbirimizle. Yıllardır tanışıyor gibi bakıştık. Ya da bana öyle geldi bütün bunlar bilmiyorum. Bir ara biz konuşurken gözü masanın üzerindeki karanfile kaydı. Gülümsemesi silindi yüzünden, başını çevirip uzaklara daldı. Karanfile baktım, sonra Caroun’a. Gülümsemesi silinmedi oysa, biliyordum, kırılıp içine dağıldı. Dağılıp her değdiği yeri kanattı. Yutkunamaması bundandı, karnına dağılan acı bundandı, biliyordum.  Gözlerinden akan yaşı gizlemeye çalışarak elini gözlerine götürdü. “Saklamana gerek yok,” dedim. Saklamadı. “Sahile gidip yürüyelim mi biraz. Açılırız hem, iyi gelir.” Nemli gözleri bana döndü, dudakları iki yana hızla açılıp kapandı. O kırılan parçaları birleştirip yeni bir gülümseme yapmaya çalışıyordu ama eksik, yarım kalıyordu. Kalkıp yürümeye başladık. Montunun cebinden bir dağ fotoğrafı çıkardı: ‘‘Ağrı.’’ Evinin diliyle tekrarladı adını, sanki gizli bir sırrı söyler gibi: ‘‘Ararat.’’ Gözleri gözlerimin içinde bir ev çizdi, bir aile, bir savaş, bir acı, bir umut. Sarılsam çok mu olur diye düşündüm. Vazgeçtim. Hava serinlemeye, Karadeniz kayalıklara daha sertçe vurmaya başlamıştı. İlerideki birkaç tekne dalgaların üstünde yükselip iniyordu. Gök içine kapanıyordu, gözleri doluyordu, birazdan ağlayacaktı.  Korunmak ve dinlenmek için bir yere girdik. “Hoş geldiniz, ne istersiniz? Size özel sıcak şarabımız var. Dilerseniz...” “Özel filan değiliz. Hepimiz ezilmişliğimizle yarattığımız başka bir şarabın üzümleriyiz. Ve bu yüzden güzeliz.’’ “Dergimizin bu ayki kapağında gördünüz galiba bu sözü, Turgut Uyar’ın değil mi?” ‘‘Değil,’’ dedim, ‘‘derginizi de hiç okumadım.’’ Caroun araya girerek, ‘‘İki çay lütfen,’’ dedi, o iki çaya yeni anlamlar yükleyerek. Biraz sonra çaylar o anlamlarıyla birlikte masamıza geldi. Caroun çevreyi gözleyen ürkek bakışlarıyla çayından bir yudum aldı. Bardağın parmaklarımdan ellerime yayılan sıcaklığını hissederken bu güzel kadının da bana,  kalbime yayılan bir huzur verdiğini hissettim. Bir annenin ninni söyleyerek bebeğini uyutmasındaki huzuru, anahtarı çevirip eve girerkenki huzuru, bir insanın senin söylediklerini anlamasındaki huzuru, bir de söyleyemediklerini, içinde sessizce bekletip de anlatamadıklarını. Biraz sonra çıktık. Hava serinlemişti. Denizi gören bir banka oturduk. İnsanların sesi arkada kalmış, yalnız dalgaların sesi duyuluyordu. Gözlerimi denize takılı kalmış gözlerine çevirdim. Acılarımızın ilk ne zaman başladığını aradım orada. İlk ne zaman geçmişimizi bu kan deryalarına bıraktılar, kâğıttan bir gemi gibi? Peki bizler, o geminin içinden sağ kurtulanlar, ilk ne zaman başladık yaşama tutunmaya? Caroun’un gözleri daldığı yerden uyandı, tutunamayıp da düşer gibi. Belki de saplanıp kalmış bir mızrağı yerinden söker gibi. Bunu o sıra tam anlayamadım. Döndü bana sonra. Dudaklarını ıslattı, araladı, derin bir nefes aldı ve yarısında kesti: “Bir şeyi merak ediyorum Elbruz, nereden geliyor ismin?” Karadenize döndü yüzüm, karşı kıyıya. “Elbruz,” dedim,  ’’Kafkasya’nın en yüksek dağıdır. Masallardaki Kaf Dağı, Prometheus’un zincirlendiği dağ. Sosruko derler gerçi orada ama ne fark eder. İsimleri değişse de Prometheus da Sosruko da aynı acıyı paylaştılar. Bu yüzden farklı dilleri konuşan insanların aynı acıyla yaktıkları ağıdın adıdır Elbruz. Gidenlerin, geri dönme umudu. Karadeniz’i geçerken karşı kıyıya ulaşıp ulaşmayacağını bile bilmediği eski bir takada, öldüğünü anlayıp denize atmasınlar diye bebeğini göğsüne basıp ‘uyuyor’ diyen annenin umudu. Uzaklaşırken kıyıdan, karlı zirvesini gördükçe toprağından çok da uzaklaşmadığını düşünen adamın umudu.’’ Yağmurun yavaş yavaş ıslattığı ellerime baktım. ‘‘Caroun, o bebeği denize attılar, annesi peşinden kendini bıraktı Karadeniz’e. Diğer tekneler Karadeniz’in hırçın dalgalarına dayanamadı, battı. Varanlarsa arkalarında ince bir şerit gibi yüzen insanlar bıraktı. Milyonlarcasını aldı içine Karadeniz. O adam karşı kıyıya çıktığında Elbruz’un artık görünmediğini fark etti. Bedenini bırakmadı Karadeniz’e ama içini bıraktı. Hüznünü, gülüşünü, memleketini bıraktı. Dansını bıraktı. Kimse bilmez Caroun, dansını unutan bir insan sevincini de unutur, nasıl güleceğini unutur. Prometheus ateşi çaldı, insanlara armağan etti. Onlarsa o ateşi insanlardan alıp söndürmeye çalıştılar. Oysa Caroun, insanlığın ateşini Karadeniz bile söndüremez.” Başımı çevirip elimi gözlerime götürdüm. “Saklamana gerek yok,” dedi. Saklamadım. Sarıldık. Bu kez dünyanın en gizli sorusunun cevabını arar gibi sordu: “Elbruz’dan Ararat görünür mü?” “Ellerimizi uzatırsak görebiliriz,’’ dedim. İçimizdeki dağılmış parçaları birleştirip birlikte yeni bir gülümseme yaratmak için uzattık ellerimizi. Artık bir yanımızın eksik olmayacağını, yarım kalmayacağımızı bilerek; bir narın çatlaması gibi içimize dağılan bu acı tanelerinin, artık birer karanfile dönüştüğünü bilerek.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

“Delilik de bizim akıllı seçimimiz ols..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mercan Barışkan

20 Eylül 2025

Alt Kat

Sigara uğruna…Açık bahçe kapısının tam önüne denk gelen, her seferinde lanet okuduğum o eski püskü sandalyede bir bacağımı kıvırıp altıma almış oturuyordum. Sevgi Hanım dün akşam yemek saatinde gizlice üst kata çıkıp gördüğü ilk odaya, yani benim odama girmiş, tüm sigaralarımı çalmıştı. Nasıl..

Devamı..

İstanbul’a 1 Saat Mesafede Kamp Kurula..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024