Uyanışlar
31 Mart 2019 Öykü

Uyanışlar


Twitter'da Paylaş
0

Çalar saatten önce uyandı Feyhan. Dipsiz bir denizde, ağırlıksız ve dengede asılıyken, yani uyuyorken, bütün gece başucunda tetikte duran kendi bilincinin attığı bir halata tutundu. Megatonlarca suyu derinlerde bırakarak sakince yukarı çekildi. Odadaki diğer eşyayla birlikte onun sıcak bedeni de an an, saniye saniye rüya atmosferinden çıkıp günlük gerçekliğin içine oturdu. Birkaç dakika önceye kadar, son gördüğü rüyadan parçalar kesik kesik, ardışık olarak aklındaydı: aynaya iliştirilmiş not, boş kaydırak, pastel renkli örümcekler. Ama çalar saat sonunda öyle bir yaygara kopardı ki hepsi balon köpüğü olup patlayıverdi ve yokluğa karıştı. Bir şeyleri unuttuğunu bile bilmeyecek kadar uyanık artık.

Yatak odasındaki her şey beyaz: duvarlar, yatak, komodin, dolap ve perdeler. Zamansız hastane odaları gibi insana aynı anda hem yaşamı hem ölümü anımsatır. Sadeliği, her şeyin beyaz oluşu, ama en çok da bir kapısının olmayışı bu odanın birisi tarafından sahiplenilmesini engeller. İşini görüp bir an önce çıktığın, hiçbir vaatte bulunmayan odalardan.

Feyhan bir süredir gün doğmadan, karanlıkta uyanıyor. İstemeden değil, saati de kuruyor üstelik. Koridordan gelen beyaz, cızırtılı ışık göz kırpmaya devam ederken, şehir uykudayken Feyhan işte böyle bir odaya uyanıyor. İçinde terk edilmişliğe, öksüzlüğe benzer bir hisle. İnsanın omuzlarını titreten, bu odaya benzer bir hisle. Gölgeli. Mahmur. İçine kapalı.

Başucundaki telsiz kameralara baktı. İki yatak odası da boş. Kalkmışlar. Yatağını toplayıp hazırlandıktan sonra salonla mutfağa giden uzun koridorun başında durdu.  Koridoru aydınlatan flüoresan lamba dayanılmaz bir işkence. Bu lambanın insafsızlık derecesinde parlak ışığı uzun süre altında duranın gözlerini karartır. Cızırtısı sabaha kadar sinirlerini bozar. İnsana kendini deney faresi gibi hissettirir. Bu ışığın kapısızlıktan bile büyük sorun olduğunu düşünüyor Feyhan. Hele diğer yatak odalarında yatanlar için.

İlk odaya girdi. Havası gece boyunca ağırlaşmış. Pencereyi açtı. Oyalanmadan yatağı topladı, çıktı.

İkinci yatak odasındaki yastıkları kabartırken gözü duvardaki ikona takıldı. İyice yaklaştı, parmak uçlarında yükselerek İsa’yla göz göze gelmeye çalıştı. Ama İsa’nın acı dolu, hedefsiz gözlerini yakalamak imkânsız. Yatağı toplayıp bu odadan da çıktı. Koridoru yürüdü, salonun eşiğinde durup içeri baktı.

Salon henüz gece karanlığında. Bir köşede kıpırtısız oturan iki gölge. Günaydın demezler birbirlerine, yine demediler. Mutfağa gidip kahve için su koydu, ocağı yaktı. Oturdu. Demlikten çıkan buhar camları giderek daha yoğun bir buğu içinde bırakıyor ve Feyhan uyku sersemi, omuzları çökük, bekliyor. Hava koyu laciverte dönmek üzere. Kahvesini alıp salona geldi. Birer battaniyeye sığınmış iki yaşlı kadının tam karşısına, berjer koltuğa bıraktı kendini.

Üç kadın alacakaranlıkta yosunlu kayalar gibi oturuyor.

Havadaki moleküllere, günün sadece bu saatlerinde deriye nüfus eden bir elemente bedenlerini teslim edercesine, yaşam denen şeyin zamandan, olaylardan ve kişilerden soyunmuş saf haliyle temasta olduklarının yarı bilinciyle, başlamakta olan güne saygı dolu bir sessizlik içinde oturuyorlar. Bu sabah oturmaları Feyhan’ın bakım evindeki yaşlılardan öğrendiği, yeni bir şey. Önceki nesillere ait. Zamanı ateş topu gibi elinde hoplatıp bir türlü tutamayan kendi neslinin bilmediği, öylece durma hali. Ve uzunca bir süredir gün ağarmadan önceki bu bir saat Feyhan için günün en güzel saati.

Gün katmer katmer üzerlerine açılıyor. Köşe daire çepeçevre sabah ışığıyla aydınlanmaya başladı. Bu yarı rüya, kanatsız dış kapı kirişinden küçük bir öksürükle ve parfümlü esintisiyle giren hemşirenin şen şakrak, çınlayan sesiyle sona erdi.

“Gü-naydıın.”

 Boynuna doladığı tansiyon aleti, bir elinde içinde iki pembe hap olan plastik bardak, öbür elinde günlük rapor dosyası ile salona girdi hemşire. Dosyayı ve ilaçları kanepenin üzerine koydu. Tansiyon aletinin kulaklığını takarken her sabahki sorusunu sordu:

“Nasıl, iyi uyudunuz mu bakalım? Ha, Mehlika Teyzeciğim?”

“Şükür kızım, bugünü de gördük,” dedi kadınlardan kilolu olan. Kolunu sıyırıp uzattı.

Küçük pompa narin, manikürlü eller tarafından sıkılırken kimse konuşmuyor. Göğüs cebinden kalemini çıkarıp dosyaya ifadesiz bir yüzle rakamlar yazan kız, işi bitince konuşmaya kaldığı yerden devam etti:

“Oh ne iyi. Anna teyzem, sen?” Sesinin perdesini yükselterek, “Öksürdün mü gece?”

Kırk kırk beş kilo var yok, çocuk gözlü bir kadın olan Anna hemşireye bakıp anlamadan, yine de iyi niyetle gülümsedi.

“Ah be kızım,” dedi Mehlika, “hepten duymaz oldu.” Anna’ya dönerek, “İyi uyudun mu diyor!”

Anna şimdi anladığını ifade eden bir gülüşle güldü. İnsan yeni doğmuş bir bebeğe bakarken böyle güler, ya da zıplayan bir köpeğe. Anna hep böyle gülüyor. Kızın sorusunu konuşmadan, elini ‘zarar yok, idare eder’ der gibi sallayarak yanıtladı.

“Bugün büyük gün, biliyorsunuz,” dedi hemşire Mehlika’ya, “servisler dörtte kalkacak.”

Tansiyon ölçümleri bitince bardaktaki ilaçları yaşlı kadınlara dağıttı. Feyhan’ın getirdiği suyla ilaçlarını yuttular.

Hemşire gitti, mutfağa geçtiler. Birer parça peynir, çavdar ekmeği ve ılık sütten oluşan kahvaltılarını yapıyorlar. Damaklar süte bandırılmış ekmek parçalarını ezerken, yaşlı çene kemiklerinin takırtısı duyuluyor.

Anna yemeği bitince kalkıp mutfağın hemen önündeki daire girişine gitti. Boş kapı kasasına baktı. Üzüntü dolu bir sesle, “Burayı da kapatmorlar, hiç değil bir çarşafla, ey?” dedi mutfaktaki kadınlara.

“Yook, kapattırmazlar,” dedi Mehlika. Sonra Feyhan’a dönerek: “Yahu her gün aynı şey.”

“Anna Teyze, yasak ya. Acil bir durum olursa diye, kapı çalmayla açmayla vakit kaybetmesinler diye. Öteki daireler de böyle kapısız. Kimsede yok yani, sade bizde değil. Çarşaf da olmuyor. Geçen gün müdire hanıma sordum. Nöbetçilerin her geçişte içeriyi görmeleri gerekmiş. Ne görecekler bilmiyorum gerçi, odalar ta nerede.”

“Taktı ona kafayı. Gelen geçen evin-” dedi Mehlika, dediğindeki hatayı nasıl düzelteceğini bilemeden, “içeriyi görüyor gelen geçen, ben de hazzetmiyorum ama ne yapacaksın.”

 Anna küçük kafası kapı kirişine çevrili, bir çare düşünür gibi baktı, baktı. En sonunda mahzun, “Yook,” dedi, “kapattırmazlar. Yook.” Geldi yine yanlarına oturdu.

“Gitmeden bir yıkayayım sizi. Şöyle temiz temiz gidin. Elbiselerinizi de yıkayıp ütüledim, mis gibi.”

Mehlika Anna’ya bakıp güldü. “Ayol bu nasıl duyacak tiyatronun sesini? ‘Ne doorlar’ diye bağrınmasa bari oyunun ortasında.” Tiz bir kahkaha koptu boğazından, kızardı: “Aayy!”

“Tiyatroya ilk gidişi değil ya canım,” dedi Feyhan. “Değil mi Anna Teyze?”

“O-hoo,” Mehlika havada elini salladı. “Biz bununla gençken var ya, ne oyunlar, ne filmler. Değil mi kız Anna?”

Anna yere diktiği gözlerini kırpıştırıyor. Bir şey söylemeden ve kimse de bir şey söylememiş gibi.

“Benim annem rahmetli, çok sert kadındı,” dedi Mehlika. “Nurlar içinde yatsın, tövbe yarabbi. Nerdee, izin verecek tiyatroya. Gözlerini bir belertti mi sıkıysa kıpırda yerinden. Biz de bununla okula diye çıkar, köşeye kadar bakarlar arkamızdan, kafamız önümüzde yürür, döner dönmez de kafesi açık unutulmuş kuşlar gibi tiyatroya koştururduk. Dümbüllü’yü az mı seyrettik. Bir kere bu altına kaçırdıydı gülmekten. Bak bak, seyret şimdi, duymaz işine gelmeyince.” Anna’ya sevgiyle baktı, “Yalansa yalan de.”

“Geceleri hep ışık vuror, bari odaya takıverseler bir kapı.”

“Al işte. Hoop değiştir konuyu. Neyse kızım, hadi biz kalkalım da içeri geçelim,” dedi Mehlika. Bastonuna dayandı. Yaşlı bir fil gibi ayağa kalkmaya çalışıyor. Saniyeler boyunca, küçücük kıpırtılarla, dünyanın en zor işi bastona dayanıp ayağa kalkmakmış gibi, her bir kasın hareketine dikkat ederek ve onlara hükmetme gayretiyle. Feyhan yardım etmiyor, çünkü kendisinin yapması lazım. Haftalık toplantılarda bakıcılara sık sık hatırlatılır bu. Yardım etmeyin, yanlarında olun. Anna Mehlika’nın önüne geçti. Dağ keçisi çevikliğinde, görünmez çalılar ve dikenlere takılıp düşmesin diye bir adım önünde yol açarak ve durup durup geriye, arkadaşının aksayan ayağına bakarak onu salona götürüyor.

Feyhan mutfakta kaldı. İçeriden Mehlika’nın muzip sesi geliyor. Anna’yı abartılı bir şekilde taklit ederek, “Alazayim sana yepisyeni bir İsa bugün, teyatoraya gideriken. Yaslanmistir o vre, duymaz artik dualarini.” Yaşlı kadın kahkahası. Güldü Feyhan mutfakta. İçi sıcacık oldu.

*

Havluları, elektrikli ısıtıcıyı banyoya taşıdı. Sabunları ve keseleri kontrol etti. Çamaşırları çekmecelerinden çıkardı. Her şey hazır. Salona gelip Anna’ya hafif bir baş işaretiyle, “Hadi,” dedi. Anna uslu bir çocuk gibi koridoru yürüdü. Banyo, bakım evindeki dairelerin bir kapısı olan tek bölümü. Anna Feyhan’a usulca, “Ben yıkanırım,” dedi. Feyhan üzgün, “Ah be Anna teyzem, geçen sefer az kalsın yakalanıyordum. Öğrenirlerse işimden olurum. Seni görmem gerek. Kurallar.”

Anna’nın çocuk gözleri nemlendi. Feyhan onu utandırmamak için kafasını öbür tarafa çevirdi. Ama iki damla gözyaşının dönüşebileceği şeyi nereden tahmin edecek. Saniyeler içinde kesik kesik iç çekmeler başladı. İçli bir çocuğun tatmin edilmemiş arzularının sesi. Feyhan hâlâ o yana bakmıyor, başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi yapıyor. Yine de kendine engel olamayarak küçücük bir an, göz ucuyla Anna’ya baktı. İç çekmeler inceden inlemelere dönüştüğünde şaşkınlığını saklayamadı artık: “Ne oldu, ne oluyorsun Anna teyze?” Yaşlı kadın gözünün önünde başka birine dönüşüyor. O her şeye gülen gözlerle, utangaç bakan kadın sanki gerçek dünyadan giderek uzaklaşıp bir krize doğru sürükleniyor. Bütün vücuduyla çırpınıyor. Yüzü acıyla kasılmış, çığlıklar atan bir insanın yüzü. Tuhaf olan, yüzündeki dehşet dolu ifadenin aksine, cılız, sıkıştırılmış sesler çıkarıyor. Ağzı açık. Feyhan onun dişsiz damaklarını ve bademciklerindeki tükürüğü görebiliyor şimdi. Artık tamamen kaybolmuş, uykuda gezen birinin kâbusunun içinde yaşıyor Anna. Feyhan ne yapacağını bilemedi. “Anna Teyze? Ne oluyorsun? Korkutma beni, ne olur.” En yakın acil yardım butonunun nerede olduğunu düşündü saniyenin onda birinde. Ama Anna dimdik ayakta duruyor, bayılacak biri gibi değil. Üstelik gözleri açık, ağlıyor. Feyhan Anna’nın sırtını sıvazlamaya kalktı, ama bu daha da kötü oldu. Sırtına değen eli hissedince biri boğazına bıçak dayamış gibi korkuyla geri sıçradı yaşlı kadın. Kocaman açtığı gözleri Feyhan’a değil, aralarındaki hava boşluğunda gördüğü dehşet verici bir sahneye bakıyor. Orada değil artık. Orada olan, Anna değil artık. Çılgınca hareketlerle kendini korkunç bir şeyden korumaya çalışan biri. Belki bir bunak. Belki zırdeli. Ya da tuhaf bir nörolojik tıkanma geçiren yabancı biri.

Feyhan’ın sesini duyan Mehlika bastonuna dayanarak, pancar gibi kızarmış bir suratla geldi. Tek bir bakış attı arkadaşına. Soru bile sormadan onu salona sürüklemeye başladı. Feyhan’ın eli ayağı boşalmış, ne yaşadıklarını kestiremez bir halde. Kalbi gümbür gümbür atarak bilinçsizce Mehlika’ya yardım ediyor. O ne derse yapacak. İki koldan karga tulumba Anna’yı salona sürüklüyorlar. Pencerenin önünde durdular. Mehlika nedense Anna’yı, yüzünü pencereye doğru çevirmeye zorluyor. Anna dışarıya bakınca korkusu ikiye katlandı. Dayanılmaz bir sahneyi seyretmeye zorlanan biri gibi kafasını başka yöne çevirmeye, gözlerini yummaya çalışıyor.

Mehlika Feyhan’a, “Kafasını tut, gözlerini yumarsa aç,” dedi. Heyecandan onun nefesi de sıkışık. İki eliyle bastonuna dayanmış, derin derin soluyor. Feyhan söyleneni yaptı. Mehlika nefesini düzene koyunca Anna’ya döndü ve “Bak,” dedi. “Bak dışarıya. Bak yola, caddeye bak. Kimse yok, gördün mü. Kimse. Bak dükkânlar, oldukları gibi öyle. Ses yok. Kimse yok, yollar bomboş, gördün mü. Hani talan? Nerde yağma? Yok, bak. Aç gözünü de bak.”

Anna’nın çırpınışları seyreldi, daraldı, küçülüp büzüştüler, nefesi her seferinde biraz daha derine inip çıkar oldu, inlemeleri duruldu, kolları yumuşadı. Kâbus toz oldu dağıldı. Bir şey kalmadı geriye. Bu dünyaya ve şimdinin görüntülerine geri döndü gözleri. Bir iki dakika önce uyanmış biri gibi çipil çipil bakındı. İki kadın, nedense, dehşet içinde onu seyrediyor. Anlamadı ama, yine de tatlı tatlı gülümsedi onlara.

*

Anna kapısı kapalı halde banyosunu yaptı, odasına götürüp yatırdılar onu. Tertemiz bir uykuda çocuk gibi uyuyor şimdi. Feyhan Mehlika’nın anlattığı hikâyeyi dinliyor. Genç Anna’nın bahçedeki kömürlüğe kendini kilitleyişi canlanıyor gözünde. Günlerce, beş metrekarelik karanlık ve pis kokulu bir kömürlükte farelerden mi, azgın kalabalıktan gelen seslerden mi, yoksa karanlıktan mı korkacağını şaşırmış, narin genç kız bedenini görüyor onun. Tahta kapının aralıklarından giren tozlu ışık Anna’nın iri yeşil gözlerini kesiyor. Birazcık, azıcık daha aydınlık olsa üzerindeki elbiseyi bile tarif edebilir. Kapının altından yemek tepsisini iten dost eli görüyor Feyhan. Tepsiyi kendine doğru çeken Anna’nın karanlıktaki nefesini duyuyor. Yıllar öncesine ait Anna’nın nefesi değiyor yanağına. Zil çalmaya başlıyor.

Zil?

Feyhan sesin bakım evinden geldiğini anlayana kadar birkaç saniye geçti. Alt kattaki görevlilerin talimatlarını duyunca tiyatroyu hatırladı. Servisler yarım saat sonra kalkacak. En üst kattan başlayarak sıra numaralarına göre büyükten küçüğe olmak üzere daire sakinleri asansörlere bindirilecek. Feyhan yerinden fırladı. Anna’nın odasına giden koridoru yürüyor. Uyanma zamanı, yoksa oyunu kaçıracak.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR