Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Haziran 2018

Öykü

Victoria Blanco • Bir Rarámuri Ailesinin Susuzluktan ve Uyuşturucu Ticaretinden Kaçış Hikâyesi

Victoria Blanco

Paylaş

32

0


Luis hayatındaki ilk parayı eline aldı. “Güvenli bir yerde tut,” dedi adam. “İhtiyacın olacak.”  Meksika’nın Sierra Madre dağlarında doğup büyümüş bir Rarámuri kadını olan Martina o sonbahar sabahın erken saatlerinde ufak bahçesinin toprağına çöktü ve yaprakların altında kendisini ve ailesini besleyecek sebzeler olması için dua ederek kabak, biber ve fasulye bitkilerine fısıltıyla şükranlarını sundu. Son iki yaz da yağmursuz geçmişti. Kocası Luis’le birlikte, çocuklarının, açlığın aman vermediği bedenlerle büyümelerini izlemişlerdi. Şimdi de bebeği Manolo yanında oturuyor, ondan büyük Oliver ve Julissa da toprakta oynuyorlardı. Gutierrez ailesinin ufak, ahşap evleri ve tarlası, yirmiden fazla kanyonun sıralandığı Sierra Madre dağlarındaki Bakır Kanyonu bölgesinin Urique kanyonunda, ağaçların seyrekleşmeye başladığı yerde bulunuyordu. Bin yıl önce Urique, Tararecua, Batopilas, Verdes, Chinipas ve Candamena nehirleri bir araya gelerek Bakır Kanyonu’nu oluşturmuştu. Uzun mesafe koşucuları olarak nam salan Rarámuriler 1500’lerin başındaki İspanya istilasından bu yana Bakır Kanyonu’nda yaşıyorlardı. Chihuahua Çölü’nden gelen Rarámuriler istilacılardan kaçmak için bu dağlara sığınmışlardı. Şimdiyse, yiyeceklerini yetiştirdikleri ve büyük bir titizlikle baktıkları tarlalarıyla, Bakır Kanyonu boyunca seyrek bir şekilde dağılmış ahşap evlerinde ya da mağaralarda yaşıyorlardı. Gutierrez ailesinin evi ile en yakın komşusu arasında bile yarım günlük yürüme mesafesi vardı. Martina, tarlasında o sabah, çocuklarına geniş ve yumuşak kabak yapraklarını nasıl bulacaklarını gösteriyordu. Yaprağı selamladıktan sonra, köke ulaşana kadar ellerini kenarlarında gezdirdi. Aynı şeyi sapları birbirine dolanmış diğer sebzeler –mısır, biber, fasulye– için de tekrar etti. Bitkinin ucunda ufak, olgunlaşmamış bir kabak buldu. Göğsünden yükselen hayal kırıklığıyla yutkundu. Bir süre konuşamadı. Kendisini izleyen çocukları, Martina’ya kültürlerini taşımakla görevli olduğunu hatırlattı. Hemen kabak bitkisine ve içinde yaşayan Yaratan’a, Onorúame’ye, şükranlarını sundu. En küçük armağan için bile teşekkür et. Her bitkiye, gövdesinde tek bir çiçek soğanı taşısa bile, teşekkür et. Unutma: Bazen bize söz verilenler için beklemek gerekir. Unutma: Hepimizin hayatı Yaratan’ın ellerindedir; bize nimetler sunan da onları alan da Onorúame’dir. Bakır Kanyonu her zaman düzensiz yağış almıştı, ama son on beş yılda kuraklık o kadar şiddetliydi ki Rarámurilerin tarlalarında artık onları doyuracak kadar yiyecek yetişmiyordu. Dağlar üzerinde geniş şeritler halinde uzanan çam ağaçları ve kaktüsler de Rarámurilerle birlikte susuzluk çekiyordu. Nehirler, ırmaklar ve göller nadiren doluyor, ellerindekiyle ancak ekili arazileri besliyorlardı. Kanyonların derinleştiği yerlerde hava nemlenir ve verimli toprakta tropik bitkiler yetişirdi, fakat bu kısımdaki toprak da artık kurumuştu. Burası Rarámuri kabilesinin eviydi ya da Martina’nın kelimeleriyle, la tierra que Onorúame nos dió a los Rarámuris. Toprakları, Onorúame’nin onlara bir armağanıydı. Onorúame başlangıçta Rarámurileri çamurdan yarattı. Onlara, hızlı olanlar anlamına gelen Rarámuri adını verdi çünkü koşmak için, toprağa ve toprakta yaşayan Onorúame’ye dokunmak için varlardı. Koşmak dayanışmanın bir ifadesiydi; yerliler için insan, toprak ve Yaratan arasındaki sınırsız vericiliği açıklayan kadim bir felsefeydi. Rarámuri halkı bu felsefeye kendi aralarında korima derlerdi. Martina da çocukları doğar doğmaz onlara Rarámuri olmanın anlamını öğretmeye başladı yani kendi annesinden ne gördüyse onu yaptı. O akşam dağlar yıldızların kapladığı siyah gökyüzü altında uzanıyordu. Artık evlerine giren çocuklar, yün ve geyik derisinden battaniyelerle yapılan bir yatakta birlikte uyuyorlardı. Bahçelerinde yaktıkları ateşin başında oturan Luis ve Martina ise ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Tarlaları o yıl dört kabak, yedi biber ve biraz da fasulye vermişti; beş günlük yiyecekleri. Ya da günde bir kez beslenirlerse belki on gün idare ederdi. İlk don zamanı da gelip çatmıştı ve yeni tohumlar ekmek için artık çok geçti. “Hasat yine verimsiz, son dört senedir böyle.” Luis, bu sözleri Rarámuri dilinde söylemişti ve dağları terk edip Martina’nın kız kardeşi María José’nin yaşadığı Chihuahua şehrine gitmeyi reddettiği için Martina’ya kendince usul usul söyleniyordu. Geçen sene tarlaları ancak birkaç haftalık mahsul verince, Luis dağlarla arasında dört günlük yürüme yolu olan Chihuahua şehrine, María José’nin yanına gitmeyi önermişti. Martina ve Luis, onu son iki yıldır şehre gittiğinden beri görmüyorlardı. Chihuahua şehrine de hiç gitmemişlerdi ve sadece evlerinden bir günlük yürüme mesafesinde olan Creel kasabasını biliyorlardı. Duyduklarına göre diğer Rarámuriler çam ağaçlarının olmadığı çorak ve gri düzlükleri geçerek dağları terk ediyorlardı. Chihuahua şehrinin beton ve arabalar yüzünden çirkin olduğunu ama hiç kimsenin, Rarámurilerin bile açlık çekmediğini duymuşlardı. Chabochi hükümeti, dilekçeyle başvuran Rarámurilere ev ve yiyecek veriyordu. Arkadaşları arasında, Oasis denilen hükümet destekli yerleşim alanlarında barınanlar vardı. Hükümet, 1990’ların başında Rarámuriler topraklarını bırakıp şehre gelmeye başlayınca Chihuahua’nın kenar mahallelerine yerleşim alanları kurmaya başlamıştı. Oasis, beş yüzden fazla Rarámuri’nin kaldığı, her birinde elektrik, sıhhi tesisat ve düzenli akan suyun bulunduğu iki odalı yetmiş evle en büyük ve en eski yerleşim yeriydi. Luis de Martina da yerleşim yerlerinin ne olduğunu bilmiyor ama buraları tüm ailenin karnının doyduğu bir yer olarak hayal ediyorlardı. Luis ısrarcıydı, Oasis’de kalabilirler ve ilkbahar gelir gelmez yeni tohumlar ekmek için dağlara dönerlerdi. Çaresiz bir sesle, çocuklar için en iyisinin bu olduğunu söyledi. O yaz çok zayıflamışlardı. Artık oyun oynamıyorlardı. Fakat Martina topraklarını bırakmanın Onorúame’yi terk etmekten farksız olduğuna inanıyordu. Toprağı bırakmak gelecekten umudu kesmekti. Kocasına bir yıl daha kalmaları için ısrar etti. Çocuklarını ahşap evlerinde büyütmek istiyordu. Luis’le evi birlikte yapmışlar ve bir sene sonra Oliver o evde doğmuştu. Martina ilk doğum sancılarını, karnını hızlı hızlı sıkıştıran ve gittikçe artan o kasılmaları hissettiğinde, bebeğini kutsal dağlara, yanına çağırmıştı. Kendisi çocukken nasıl evlerinin yakınındaki nehirde oynadıysa, çocukları da kendi evlerinin yakınındaki nehirde oynasın istiyordu. Tarlasını, dağ havasını ve sepet örmek için kusursuz, yumuşak kabuk şeritler veren çam ağaçlarını terk etmek aklının alamadığı bir şeydi. “Belki kuzenin daha iyi mahsul almıştır,” dedi. Luis’in kuzeni Antonio, karısı ve çocuklarıyla kanyonun daha ilerisinde, yarım günlük koşma mesafesinde yaşıyordu. Kuraklık olduğunda, korima için Rarámuri ailelerinin birbirini sık sık ziyaret etmesi alışıldık bir durumdu. Evler Sierra boyunca birbirinden uzakta bulunduğu için, genellikle kuraklıktan bazı aileler etkilenirdi. Dağın diğer tarafında yaşayan bir Rarámuri ailesinin tarlası bütün Rarámurilerin kış boyunca karnını doyurması anlamına gelirdi. Korima sistemi, beş yüz yıldan uzun süredir her Rarámuri’nin karnını doyurmuş ve birbirinden, Onorúame ve topraktan kopmamasını sağlamıştı. Luis, “Yarın Antonio’yu görmeye gideceğim,” diye söz verdi.

*

Luis ertesi sabah güneş doğmadan kalktı ve koşmaya başladı. Çam ormanının içinden Urique Kanyonu’nun yarısına kadar tüm gün koşarsa, Antonio’nun evine varacağını hesapladı. Kuzeninin evine gitmeyeli epey olmuştu, oraya en küçük çocuklarının doğumundan bu yana koşmamıştı ama uçurumların kenarları boyunca ayaklarının izlediği yoldaki dik yokuşlara yığılmış kaya parçalarını iyi hatırlıyordu. Luis koşarken bir taraftan da Onorúame’nin neden nimetlerini esirgediğini düşünüyordu. Ormandaki yürüyüşleri sırasında, çam iğnelerine basan geyiklerin ayak seslerine dikkat kesilmişken her gün bu soruyu sorardı. Karısının çocuklarına kupkuru toprağa şükranlarını sunmayı öğrettiğini biliyordu, ama çocuklarının çökmüş gözlerini görüp sessiz hallerinde ölümü hissederken Luis şükredemezdi. Bir yılı geçkindir, kendine maaşlı bir iş bulabileceğine inandığı şehre gitmek dışında pek az şey düşünür olmuştu. Ama Martina’nın isteklerine karşı çıkamıyordu. Martina bir seferinde melez kasaba Creel’deki marketlerden birine girmişti. İnsanların yiyecek için para vermesi karşısında önce şaşıp kalmış sonra ürkmüştü. İnsanlar ile toprak arasında bir aracı icat etmenin ne anlamı vardı? Luis de ormandaki yürüyüşlerine devam etmiş ve karşısına geyik çıksın diye dua etmişti. Güneşin ilk ışıkları doğudaki dağlardan yükseldiğinde, Luis iki saattir koşuyordu.

*

“Sana ikram edebileceğimiz korima yok, Luis. İçmen için su verebilir, bir de evimizi açarız.” Antonio, yanında karısı Esperanza’yla birlikte mağara evlerinin ağzında otururken, dört çocuğu çam ağaçlarının altına dağılmış dalları topluyordu. Luis bir kâse suyu kabul etti. Antonio ve ailesinin bahçesi evlerini hemen geçince başlıyordu ve burada bir zamanlar yeterince fasulye, kabak, mısır ve biber yetişirdi. Luis, ırmak kolları gibi uzanan damarlarıyla geniş kabak yapraklarını hemen tanımıştı. Onlar da yiyecek vermemişti. “En son ne zaman bir şeyler yediniz?” diye sordu Luis. Çocukların kendi çocuklarından daha küçük kaldığı dikkatinden kaçmadı. En küçükleri, tombul bacaklarıyla kardeşlerini dürtmesi gerekeceği yerde bir battaniye üzerinde yatıyor ve öylece gökyüzüne bakıyordu. “Günler oldu.” Konuşan Esperanza’ydı. Antonio, “Bir chabochi gelip duruyor,” diye yeniden konuşmaya başladı. Chabochi, Rarámuri dilinde Rarámuri olmayanlar için kullanılan bir kelimeydi. “Kenevir ekmemizi istiyor; biz de ona kendi yiyeceğimizin yetişmediğini anlatıyoruz. Bitkiler için ırmaktan su alabilirsiniz diyor. Irmakta haftalardır tek damla su olmadığına inanmıyor.” Antonio, ailesine içecek su getirmek için iki kil sürahi alıp her sabah yaklaşık bir saat yürüyordu. “Adam kışı çıkaracak kadar yiyecek getireceğine söz vermişti ama hiçbir şey alamadık. En son geldiğinde keneviri ve haşhaşları topladı. Artık bunlardan yetiştiremeyeceğimi söyledim. Tabancasını doğrulttu ve tekrar geldiğinde ona verecek bir şeyimiz olmazsa bizi vuracağını söyledi.” “Ne yapacaksınız?” diye sordu Luis. “Belki buradan gideriz,” dedi Antonio. “Sanırım gitmeliyiz de. Şansımızı Chihuahua şehrinde deneyebiliriz.” Luis, Antonio’nun kenevir yetiştiricileriyle ilgili anlattıklarını dinlerken sırada kendilerinin olmasından korkmaya başlamıştı. Gökyüzü kararıp yıldızlar uzaktaki kamp ateşleri gibi ışık yaymaya başladığında, Luis koşmaya hazırlandı, sabaha ailesinin yanında olmak için tüm gece koşacaktı. Çocuklar mağara evlerinde uyurken Antonio ve Esperanza ile vedalaştı ve Chihuahua şehrine gitmek için daha kararlı olduğunu hissetti. Antonio ve ailesini tehdit eden uyuşturucu satıcılarını anlatıp Martina’yı da ikna edecekti. Aileye sahip çıkmak için giderlerse, toprağı terk ederlerse Onorúame’yi de mi terk ederlerdi? Bu konuda Martina’yla yaşadıkları gerginlikten kuzenine çok fazla bahsetmek istemiyordu. Antonio ve Esperanza’nın da onunla aynı şeyleri fark ettiği ortadaydı. Sierra’da Rarámuri insanları için hiçbir şey kalmamıştı. Yağmur, mahsul, geyik, tavşan. Hiçbir şey. “Belki Chihuahua şehrinde görüşürüz,” dedi Luis. Antonio söz verdi. “Gidersek şehirde size bakınacağız.”

*

Luis ailesinin yanına döndüğünde, Martina’dan yanına oturmasını ve çocuklara onları duymayacak bir yerde oynamaları için izin vermesini istedi. Karısına, kendi çocuklarından daha aç olan yeğenlerinden, su bulamadıklarından ve onları yaşamlarıyla tehdit eden uyuşturucu satıcılarından bahsetti. Martina, evlerinde geçirdiği beş kış boyunca öğleden sonraları kucağına bir örtü sermiş ve ağaçlardan soyup saç gibi ördüğü kabuklardan sepetler yapmıştı. Çocuklar o sırada çam kozalaklarıyla oynar ve birbirlerine kardan büyülenen hayvanlarla ilgili hikâyeler anlatırdı. Luis dışarıda ateş yakar ve ailesi için kabak haşlardı. Sıcak yaz günlerindeyse, tüm aile evlerinden vuran bir parça gölge altında dinlenirdi. Martina bu günleri onlara bahşedilen hediyeler olarak görür, toprağın ve gökyüzünün ne kendi ailesini ne de diğer Rarámurileri sonsuza kadar cezalandırabileceğine asla inanmazdı. Şimdi Luis karşısında konuşurken, güneş sanki ağaçları yakıp kavuruyordu. Martina’nın gözlerinin önünde, yağan yağmur yerine ailesine, dağlara doğrultulmuş silahlar canlandı. “Gitmeliyiz.” Martina sonunda kabullendi. Luis, “Evet,” dedi. “Yarın sabah.” “Evet.”

*

Ertesi sabah ailece tüy kadar yumuşak kabak yapraklarına, biber bitkilerinin sivri yapraklarına ve fasulye tohumu olması gereken filizlere baktılar. Julissa ile Oliver bahçeyi akıllarında tutmaya çalışırken, bebek Manolo da Martina’nın sırtına bağladığı geleneksel bohçanın, rebozo’nun içinde uyuyordu. Luis, yanlarına alacakları her şeyi başka bir rebozo içinde taşıyordu: iki battaniye, ufak bir kil sürahi, biraz biber ve birkaç parça yenebilen ot.

*

Akşam olduğunda, Martina ve Luis tüm günü yürüyerek geçirmişlerdi ve orman onları serbest bırakırcasına önlerinde açıldı. Bir yol vardı ve çocuklar hayatlarındaki ilk yolu görmüş oldular. Kasabanın ortasında bir çan kulesi ve etrafına toplanmış evler vardı. Dağlar, kasabayı uzun, sessiz muhafızlar gibi sarıyordu. Luis, “Duralım, ormanda dinlenelim,” dedi. “Yiyecek bir şeyler bulacağım.” Aile, Sierra Madre Dağları’nın girişinde bir dağ kasabası olan Creel’e varmıştı. Burası, 1900’lerin başında Bakır Kanyonu’nunda gümüş arayan madencilerin dinlenme yeriydi. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Büyük Kanyon’dakilerden daha derin kanyonlarıyla parmak ısırtan Bakır Kanyonu’na yapılan günübirlik turlar için, kasaba neredeyse yirmi yıldan fazladır kendini yetkili merkez olarak tanıtıyordu. Bazı turistler tarlalarından ellerinde kalanlara ihtimamla bakan Rarámurileri gözlemlerdi. Ayrıca, Rarámuri tarlalarına uğrayıp Chihuahua şehrine, oradan da diğer Amerika şehirlerine giden uyuşturucu tacirleri de Creel’de mola verirdi. Luis, Creel’e daha önce bir kez, bacağındaki derin bir kesiği göstermek için gelmişti. Yıllar önceydi, hâlâ koşmayı öğrenen bir çocuktu. Sivri bir kayanın üzerine düşmüştü. Hemşire, ayağını sarmış ve iki hafta yürümemesini söylemişti. Aynı gün, annesiyle birlikte evlerine gitmek için yarım gün yürümüşlerdi. Luis, hemşirenin sargıyı açıp yarayı her gün temizlemesini söylediğini de hatırlıyordu. Ama evlerinin yanındaki ırmak kurumuştu ve o da ailenin içme suyunu yarasını yıkamak için harcamak istemedi. Yağmur yağana kadar bekleyip yarasını ancak o zaman açtı. Kurtçuklar bacağında kımıl kımıl yürüyordu. Annesi, yarasının üzerine bir çanak kaynamış su döktü ve kurtçukları öldürdü. Luis, şimdi, ikinci kez bulunduğu bu kasabada, kafasını sağa sola çevirmeden kaldırımda yürüyordu. Çocukken Creel’e geldiği tek seferde ailesinin tembihlediği gibi chabochilerle göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Doğrudan onlara bakarsa, chabochiler bunu meydan okuma gibi görebilirdi. Bir Rarámuri için en iyisi önüne ya da yere bakmaktı, böylece olaya bulaşmaz, kimsenin engeline takılmadan yoluna devam ederdi. Luis, karşılığında para almasa bile yiyeceğini paylaşacak bir chabochi bulma umuduyla etrafta market ya da restoran aradı. Beyaz, mavi, pembe ve sarı boyalı kerpiç evlerin yanından geçti. Tahta kütüklerden yapılmış bir hanı ve ona kamerasını doğrultan sarı saçlı bir adamı arkasında bıraktı. Bu adamdan başka kimse Luis’e aldırır gibi gözükmüyordu ama bunun yüzünden rahatlasın mı endişelensin mi bilemedi. Çocuklarına eli boş mu dönecekti? Açlık, korku ve yorgunluktan şikâyet etmeden yürüyen çocukları. Kasabanın merkezine yaklaşınca nihayet bir dükkân gördü. Kapı chabochiler girip çıktıkça açılıyor ve Luis içerideki yiyecek raflarını görebiliyordu. İçeri girdi ama kapıda dikildi, ne yapacağını bilmiyordu. Hiç müşteri yoktu; sadece tezgâhın arkasında oturan genç bir çocuk vardı ve öylece kucağına bakıyordu. Luis İspanyolca konuşmayı denese miydi? Hola, adiós, gracias. Bildiği birkaç kelime; ancak bu kadar. Biraz daha bekledi ama genç adam kafasını kaldırmadı. Luis dükkândan ayrıldı. Kasabaya yaklaşırken görmüş olduğu çan kulesi şimdi tam önünde yükseliyordu. Luis, birkaç ağacı, bankları ve kilisesiyle ufak bir meydandan ibaret olan kasaba merkezine ulaşmıştı. Kilise merdivenlerinde bir Rarámuri kadını gördü. Upuzun eteği, gri taşlar üzerinde bir gökkuşağı gibi basamaklara yayılmıştı. Başına Martina’nın yaptığı gibi bir bandana sarmıştı. O dikiş dikerken, dört çocuk da merdivende oynuyordu. Luis daha selam bile vermemişti ki Rarámuri kadını elini bez çantasına attı ve içinden bir şişe su alıp ona uzattı. Luis, kadının, susuzluğunu görüp görmediğini, üç çocuğunun anneleriyle birlikte kendisinden yiyecek ve su beklediğini bilip bilmediğini merak etti. Suyu içti. Rarámuri kadını, Chihuahua şehrine gitmek için mi yollarda olduğunu sorunca, Luis, “Evet,” diye yanıtladı. Kadın, şu son birkaç aydır, kendilerini Creel’de bulan, yürüyecek takatleri bile kalmamış yüzlerce Rarámuri ile karşılaştığından bahsetti. Birkaç saat önce su bulamadıkları için kasabaya varana kadar annelerinin sırtındaki bohçalarda ölen bebekler görmüştü. Hepsini dağların dışına, Chihuahua Şehri’ndeki yerleşim yerlerine göndermişti. Şimdi de Luis’e dağların dışına giden yolu izlemelerini ama ormanın içinden yürümelerini söylüyordu. Chabochiler bazen Rarámurilere taş atıyor veya arabalarıyla çarpıyordu. Chuauhtémoc kasabasına gelene kadar tüm gün yoldan gidin. Orada dinlenin, sonra kasabadan çöle doğru aynı yolu izleyin. Bir gün daha yürüyün. Birbirine yakın gri binaların arasında yürümeye başladıklarında, Luis, Chihuahua şehrine vardıklarını anlayacaktı. Luis içinde hâlâ birkaç damla su olan şişeyi geri uzatırken, kadın bu kez çantasının biraz daha içine uzanarak üç ufak paket Sabritas patates cipsi çıkardı. Luis’e uzattı. “Korima yaparsınız.” Aile, Creel’i arkalarında bırakıp Chihuahua Çölü’ne doğru yarı kurak dağlardan aşağı inmeye başladı. Yardımsever kadının söylediği gibi, gözlerden uzakta kalmak için ağaçların arasından yürüdüklerinden emin olarak dönemeçli yolu izlediler. Sıkışık çam ağaçları yerlerini çöl bitkilerine, çeşit çeşit kaktüslere bırakırken manzara da değişti. Martina, yaprakların kıvrımlarına, solgun yeşilliklerine, kusursuzca uzanan dikenlerine saygı göstermeye çalıştı. Nadiren de olsa yanlarından bir araba geçiyor, ya dağlara doğru gidiyor ya da oradan geliyordu. Yol üzerinde başka Rarámuri ile karşılaşmadılar. Luis, Antonio ve ailesinin Oasis’e gidip gitmediklerini merak etti. Martina’nın kardeşini, dolapları yiyeceklerle dolu bir evde yaşarken bulabilecekler miydi? Luis, onların, ailesine kucak açacağından ve ellerindeki her şeyi paylaşacaklardan emindi. Annelerinin peşi sıra giden çocuklarına baktı. Manolo, annesinin adımlarının devinimiyle sakinleşmiş, uyuyordu. Oliver, kız kardeşinin elini sıkı sıkı kavramıştı ve başını dik tutarak yürüyordu. Julissa hafiften ayaklarını sürüyordu. Gözlerini tam önünden, annesinin sırtından ayırmıyordu.

*

Gün ortasında, çölü boylu boyunca kesen dar bir kara yolundan geçtiler. Yola çıkmışlardı. Güneş toprağa gittikçe yaklaşırken, gökyüzünde turuncular, morlar ve pembeler bırakıyordu. Renkler soldu, gökyüzü siyahlaştı, Gutierrez ailesi yürümeye devam etti. Cuauhtémoc’a ulaştıklarında evlerin ışıkları yanıyordu. Chabochiler ve bir Mennonit mezhebinin yaşadığı bu yer elma bahçeleriyle ünlüydü. Luis ve Martina, buldukları ilk kapalı dükkânın önünde dinlenmek için durdular. Manolo annesinin kucağına, Julissa ve Oliver annesiyle babasının arasına sokulup yatarken, Martina ve Luis sırtlarını duvara verip uyudular. Sabah yeniden çöle doğru gitmek için kasabadan ayrılan yolu izlerken, bir Rarámuri ailesinin yanından geçtiler. Geleneksel dokuma kıyafetleri yerine kot pantolon giyen Rarámuri erkeği, bir şişe su ve birkaç elmayla Luis’in yanına geldi. Biraz bozukluk çıkardı ve Luis hayatında ilk kez eline para almış oldu. “Güvenli bir yerde tut,” dedi adam. “İhtiyacın olacak.”

*

Öğle vaktini biraz geçe Chihuahua şehri göründüğünde yoldaki üçüncü günleriydi. Önce, eteklerinde peş peşe evlerin sıralandığı Cerro de la Cruz denilen dağ. Bir saat sonra, şehrin tek ve iki katlı evleri, araba ve otobüslerle dolu yollar ve birbirini kesen kablolarıyla telefon direkleri gözlerine ilişti. Önlerinden geçtikleri mağaza vitrinlerinde satılan eşyaları hayatlarında ilk defa görüyorlardı: televizyonlar, müzik setleri, topuklu ayakkabılar, ateşin üzerinde yavaşça dönen tavuk şişler. Arabalar geçtikçe egzoz dumanı yüzünden boğazları yanan çocuklar iki kez nefeslerini tutup beklemek zorunda kaldılar. Chabochiler, Creel ve Cuauhtémoc’da olduğu gibi burada da Rarámuri ailesine kafalarını çevirip bakmadı. Luis, bir kez daha fark edilmemenin ailesini koruduğunu mu yoksa onları hızla açlıktan ölmeye mi yaklaştırdığını düşündü. Şehrin 1.5 km kadar içinde, bir kavşağa ulaştılar ve kavşağın ortasında duran bronz bir yerli kadın heykeli gördüler. Bakışlarını kerpiç evlere, dağlara çevirmişti ve saçları rüzgârda omuzlarından dökülüyordu. Trafik durduğunda, Martina ve Luis, arabalar arasında dolaşan iki Rarámuri kadını fark etti. Sürücü camına yaklaşıyor ve açık ellerini uzatıyorlardı. Chabochiler arasında kadınların avuçlarına bozukluk bırakanlar oluyordu. Arabalar yeniden hareket etmeye başladığında, kadınlar da oturmak için heykelin altına doğru gidiyorlardı. Çok geçmeden Martina ve Luis’i yumuşak bir tokalaşma hareketiyle selamladılar. Aileye su ve elma teklif ettiler. Çocuklar sırayla elmanın birinden ısırıklar alırken, kadınlar da hikâyelerini anlatan Martina ve Luis’i dinliyordu. Trafik ışıkları önce yeşilden kırmızıya sonra tekrar yeşile döndü ve chabochileri taşıyan arabalar paralarla birlikte uzaklaştı. Kadınlar, hikâyelerini bitirene kadar Martina ve Luis’i dinledi. Sonra konuştular. “Bu yoldan aşağı yürüyün, tavuk restoranını ve marketi geçin. Bir sürü ev göreceksiniz. Biraz sonra önünüzde beton bir duvar çıkacak ve açık bir kapı bulacaksınız. Oasis denilen yerleşim yeri orası. İçeri girince korima bulursunuz.”

*

Çocuklar, duman yükselen ikili ocağın üzerinde durmuş María José’yi fark etti. Bir an Oliver ve Julissa nerede olduklarını kestiremedi. Kilisenin bağışı olan battaniyelere yatmış kuzenlerine baktılar. Giysileri, María José’nin yeni evindeki mobilya, eşyalar, konserve yiyecekler, her şey aylık bağışlardan geliyordu. Çocuklar buzdolabının sesinden ve María José tavaya biraz daha yağ döktüğünde gelen cızırtıdan ürktüler. Julissa kafasını çevirdiğinde, annesiyle babasının bebekle birlikte ikinci odada uyuduklarını gördü. Martina, bebeğin ufak bedenini, düzenli nefeslerini ve mırıldanmalarını uykusunda bile duymak için ayağından tutuyordu. Martina’nın kız kardeşi María José, bir raftan tabaklar aldı ve kahvaltılarını hazırlamaya başladı. Dolu tabakları tek tek tahta bir masaya koydu. Buzdolabındaki yiyecekler dışında bu evdeki her şey hükümet bağışlarından veya ödeneğinden sağlanmıştı. María José ile kocası Eduardo Oasis’e ilk geldiklerinde şapelin önündeki kaldırımda uyumuşlardı. Rarámuriler onları selamlamış ve yiyecek vermişlerdi ama hiçbiri evlerini açmayı teklif etmediğinde, korima geleneği bozulduğu için María José ile kocası çok gücenmişti. Sierra’dayken korima geleneğine göre her Rarámuri birbirine barınak teklif ederdi, hatta bu sadece kamp ateşinin yanında bir battaniye olsa bile. María José ile ailesi, Oasis’te yaşayan bir Rarámuri’nin haber verdiği hükümet görevlisi bir evin anahtarlarıyla çıkıp gelene kadar, çöp tenekelerini karıştıran kedi ve farelerin seslerini dinleyerek iki ay boyunca kaldırımda uyumuşlardı. Görevli, Chihuahua şehrinde yaşayan yerli halkın refahını sağlamak için kurulan devlet dairesinde çalıştığını ve inşasını bitirdikleri yeni evler olduğunu söylemişti. Oasis artık kapasitesini aşıyordu ama Rarámuriler de gelmeye devam ediyordu. María José ile Eduardo’ya bu evlerden verildi. Sadece yiyeceklerini kendileri alacaktı. María José, ilk aylarında, sonra ikinci ve üçüncü aylarında da yeterince paraları olmadığı için duydukları utancı unutmamıştı. Komşularından kavşakta duran arabalara yanaşmayı ve chabochilerin biraz bozukluk ya da daha iyisi pastel renkli kâğıt paralardan vermelerini umarak “korima” demeyi öğrenmişlerdi. Ama María José ve Eduardo bu yolla hiçbir zaman yeterli parayı toplayamamıştı. Bunun üzerine, Eduardo diğer Rarámuri erkekleri gibi her sabah şafaktan önce Oasis’in kapısına gitmeye başladı. Chabochiler, şehirdeki projelere günlük işçi bulmak için çoğu sabah Oasis’e gelirlerdi. Önceleri, Eduardo’yu muhtemelen hâlâ geleneksel kıyafetler giydiği için kimse istemedi. Beline sardığı kuşağı ve karısının diktiği renkli gömleği çıkarıp başka bir Rarámuri’nin ödünç verdiği kot pantolonu ve düğmeli flanel gömleği giydiği gün ilk işini aldı. María José, Gutierrez ailesinin aynı utancı ve aşağılanmayı yaşamayacağına yemin etti. Onlara nasıl “korimear” yapıldığını gösterecekti. Chihuahua’da yaşayan Rarámuriler, chabochilerden para isteme yöntemlerini açıklarken bu kelimeyi kullanıyordu. María José, korimayla gelen karşılıklı yaşamın chabochi standartlarına uydurulduğunu fark ettiğinde duyduğu üzüntüyü hatırladı. “Korimear” çalışmaya ve endüstriye çağrışım yapan bir kelimeydi ve verip almanın sırf varlığın kendisinden, sırf sevgiden kaynaklanmasının karşı teziydi. Ama María José “korimear” yapmanın sınırsız bir verme – alma imkânını para sistemine soktuğunu da fark etmişti. En çok istediği Martina ve Luis’in bunu anlamasını sağlamaktı. Hayat şekilleri değişiyordu ama her şey bitmemişti. Martina ve Luis kahvaltılarını bekleyen çocukların sesleriyle uyandı. María José, kızarmış ekmek ve sebze koyduğu başka iki tabağı kız kardeşine ve eniştesine verdi. Martina ve Luis teşekkür ettiler, yemeye başladılar.

İngilizceden çeviren: Burcu Uluçay

Victoria Blanco’nun üzerinde çalıştığı bir kitaptan alınan bu bölüm ilk defa Catapult’ta yayımlanmıştır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kayıtsızlık Günlerinde Kendin OlmakFerruh Tunç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

P. D. &. L. Moon

6 Ekim 2025

Mega Influencerların Yükselişi

Mega influencerlar halkın hayal gücüne yön verir. Ve gerçeklerden çok anlatıların önem kazandığı bir dünyada savaşlar hayal gücünde kazanılır, hayal gücünde kaybedilir.Epistemolojik bir krizin son safhalarındayız. Yapay zekâyla donanmış çağımızda hakikat fikri -ne olduğ..

Devamı..

Kapitalist Kişisel Dönüşümün Olmazsa O..

Fabien Trécourt

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024