İstanbul’a üç gündür yağmur yağıyordu ve yavru martı iskeleye doğru uçan annesini bekliyordu. Sağanak bir an dindiğinde ikisi kiremit çatıda yan yana görünmüş ama daha sonra anne martı hayatta kalan son yavruyu da kendi haline bırakıp gitmişti. Yağmur tekrar bastırınca yavru martı ıslanarak yandaki binanın saçağına sığındı, kanatlarını göğsünde kavuşturup başını kadına doğru çevirdi. “Birazdan kara şeytan onu da yiyecek,” diye bir kez daha mırıldandı kadın. Karşı binadaydı, en üst katın mutfağında eviyedeki patateslerin kabuğunu soyuyordu. Gözleri muhtemelen çatılarda ya da ağaçlarda pusuya yatmış kahverengi benekli, kara şeytanı arıyordu.
Dairenin uzaktan iskeleyi gören bölümünden -salondan- mutfağa yaklaşan adımların sesi duyuldu ama kadın bunu fark etmedi. Adam bir bina modelini çözümleyen bilgisayarın başından kalkmış, kadının mırıldanışını duyunca duşa girmeden önce onu görmek istemişti. Mutfağın kapısında durdu, onu oradan seyretti: kadının sırtına dökülen düz saçları, ince ve uzun boyu her zaman hoşuna gitmişti. Arkadan usulca sokuldu, ellerini kadının karnında düğümledi, en sevdiği yere -kadının boyun köküne- bir öpücük kondurup çenesini öptüğü yere koydu.
“İş yaparken diyalogları ezber geçmene bayılıyorum,” dedi. Gözleri kadının ellerindeydi: bir eli patatesi tutarken öbüründe patates soyacağı vardı -eviyenin içi kabuk doluydu.
“Ezber geçmiyorum,” dedi kadın. Yine mırıldanır gibi: “Birazdan kara şeytan onu da yiyecek.”
Adam kadınla aynı yere baktı. Yavru martıyı görmekte gecikmedi. Onun da gözleri kara şeytanı aradı.
“Onu göremiyorum.”
“Göremezsin çünkü pusuda. Hep en savunmasız ânı bekler.”
“Belki bu durum anneleri için pek önemli değildir.”
“Yiyecek bir şeyler aramak, yavrusu için bu yağmurda, ne zamandan beri önemli bir şey olmaktan çıktı, anlamış değilim.”
“Öyle demek istemedim. Anneleri için onların ölümü bizim sandığımız kadar korkunç olmayabilir.”
“Eminim iç açıcı bir şey de değildir. Bu hiçbir anne için öyle olamaz.”
“Haklısın,” dedi adam. “Ben sadece artık üzülmeni istemiyorum.”
“Üzülmüyorum ki,” dedi kadın. “Sence gerçekten üzülüyor muyum?” Yerinde hafifçe hareket etti.
“Üzülmüyor musun,” dedi adam çenesini kaldırıp ellerini çözerken. Geriye doğru birkaç adım attı, duvar dibindeki yemek masasına yaslandı.
“Üzülüyor olsam bir şeyler yapardım,” diye devam etti kadın. “Üç gündür burada durmuş olanları seyrediyorum. Gerçekten üzülsem seyretmezdim. En azından kara şeytanın karnını doyurup onları yemesine engel olabilirdim ya da yavru martıyı güvenli bir yere taşıyabilirdim.”
“Bunların önüne geçemezsin, küçüğüm. Hiçbirimiz bu kadarının önüne geçemeyiz.”
“Bunu bilemeyiz. Bir şey yapmadan bunu nasıl bilebiliriz ki?”
Kadın elindeki patatesi soyarken gözleri yaşlarla doldu ama ağlamak istemiyordu, bunu adamın yanında yapmayı hiç istemiyordu. Patatesi soydu. L şeklindeki tezgâhın bir ucunda ocak vardı, kısık ateşin üzerinde, tencerede kuşbaşı doğranmış et kaynıyordu. Ellerini yıkayıp havluyla kuruladı. Çekmeceden tahta kaşığı alıp tencereyi karıştırdı. Yeniden pencerenin önüne gitti.
“Bu rolü almamalıydın.”
Kadın patatesleri yandaki kapta biriktirmişti. Konuşmadan sonuncuyu soymaya koyuldu.
“Bu rol sana o günleri hatırlatıyor. Kabul etmemek daha iyi olabilirdi.”
“Haklısın,” dedi kadın gözünü yaptığı işten ayırmadan. “Annelik bana uygun bir rol değil. Hiçbir zaman üzerime oturmadı. Ama gel gör ki dünyada başka kimse yokmuş gibi inatla beni buluyor. İroni bu olsa gerek, değil mi?”
“Öyle demek istemedim. Sadece bu rol, yani aynı yazar, aynı oyun bütün bunlar sende eski duyguları depreştiriyor.”
“Belki de bunlar sandığın kadar eski değildir.”
“On yıl önceydi. Daha okullarımız bitmemişti. Uzun uzun düşünmüştük. Sonunda en mantıklı olanı yaptık.”
“En mantıklı olanı,” diye tekrarladı kadın. Patatesi soymayı bitirdi, öbürlerinin üstüne koydu. Eviyede birikmiş kabukları çöpe atıp musluğu açtı, tozu toprağı temizledi. Soyulmuş patatesleri sudan geçirip aynı kaba koydu. Adam yine arkadan sokuldu, ellerini kadının karnında düğümledi. Kadın adamın ellerine baktı.
“Düşünüyorum da,” dedi. “O zaman ailelerimize söyleseydik durum farklı olur muydu?”
“Annene söylemiştin,” dedi adam.
“Evet, ben söylemiştim, yalnızca, anneme.”
“Küçüğüm,” dedi adam. “Birbirimizi suçlamakla bir yere varamayız. İstersen-”
“İstemiyorum,” dedi kadın. “Sana biraz olsun içimi açınca beni hemen bir uzmana yönlendirme fikrinden vazgeçer misin?”
“Özür dilerim.”
Adam oldukça sakindi.
“Eğer beni bir şansın olarak görürsen bundan mutlu olurum,” dedi adam. Gülümsedi. “Sen benim en büyük şansımsın.” Aynı yere öpücük kondurdu.
Kadın adamın yüzünü okşadı.
“Sabahtan bu saate kadar işin başındaydın,” dedi. “Duş almak sana iyi gelecektir. Ben de yemeği hazırlayayım.”
Adam duşa girerken kadın doğrama tahtasını çıkardı. Patatesleri dörde böldü, yeterince haşlanmış etin içine döktü. Yemeğin tuzunu, ocağın ateşini ayarladı. Bunları yaparken pencereden bakmamaya özen gösterdi. Aklına yakın arkadaşının bir anısı geldi. Arkadaşının çocukken tekir cinsi kedisi vardı. Üç yavru dünyaya getirmişti. Arkadaşı bir saat sonra üçünün de yerinde olmadığını görmüştü. Birinin onları alıp götürmesi pek mümkün değildi çünkü o bir saat boyunca arkadaşı odadan hiç ayrılmamıştı, ayrıca anne kedi yuvadan dışarı adım atmamıştı. Herhangi bir ses de duyulmamıştı. Arkadaşı bu durumun nedenini annesi eve geldiğinde anlamıştı. Anne kedi üç yavruyu da yemişti. Arkadaşının annesinin dediğine göre onlar hastaydı. Anne kedi için en doğru karar buydu. Kadın salona gitti. Perdeler açıktı, yağmur yavaşlamıştı. Sıra sıra kiremit çatıların ötesinde Kadıköy İskelesi görünüyordu. İskelenin ve seferdeki vapurların etrafında yüzlerce martı uçuşuyordu. Adamın köşesinde, çalışma koltuğuna oturdu. Gözü martıların arasında anne martıyı seçmeye çalıştı, bu pek mümkün değildi.
Uzun zamandır -terapilerden beri- rüya görmüyordu. O karanlık kâbusları bile özlediğini hissetti. Sabahları dinç uyanmıyordu. Bir boşlukta uyuyor, sonra bir hiçliğe uyanıyordu. Bir zamanlar rüyada onun yüzünü görür gibi olurdu, sesini duyar gibi... Öyle gerçektiler ki başladığı terapiler ve kullandığı ilaçlar dünyayla arasına mesafe koymuştu.
Gözü adamın bilgisayarına takıldı: bir binaya deprem dalgası veriliyordu -dalgalar kalp atış çizgilerine benziyordu. Ana dalgaya yaklaştıkça onlarca katlı bina sağa sola yatıp kalkıyordu. Sağ alt köşede depremin büyüklüğü yazıyordu. Kadın binanın kaç büyüklüğünde bir depremle yıkılacağını merak etti, gözünü ekrandan ayırmadı. Banyodan saç kurutma makinesinin sesini duyunca yerinden kalktı, mutfağa gitti. Ocağı kapayıp adam çıkıncaya değin yemeği dinlenmeye bıraktı.
Kadın olduğu yerde durdu. Pencereden dışarıya baktı. Anne martı geri dönmüştü. Ağzında simit parçasıyla çatının bir ucundan öbür ucuna birkaç kez gidip geldi. Bacanın etrafında bir tur attı, yavrunun az önce sığındığı saçakta bekledi. Yavru görünürde yoktu. Kara şeytan yandaki binanın çatısından kafasını uzattı. Patisiyle ağzını temizleyip yağmura aldırmadan öbür çatıya sıçradı. Kuyruğu dikti. Kadın anne martıya seslenmek istedi. Kara şeytan cezasız kalmamalıydı ama anne martı simidi çatının üstüne bırakmış, kopardığı parçayı yutmaya başlamıştı bile.
Banyonun kapısı açıldı. Adam yatak odasına geçip üstünü giyerken kadın masayı hazırlamaya koyuldu. Önce masanın örtüsünü katladı, sandalyelerden birinin arkalığına astı. Islak bezle masayı sildi, ardından kuruladı. Peçeteleri kıvırıp üstüne çatal-kaşık-bıçak koydu. Adamın yatak odasından çıktığının farkına varmadı. Adam onun tabakları mutfak dolabından tezgâha indirişini, yemekleri dikkatle tabaklara dolduruşunu izledi. Kadın tabakları masaya taşırken kendisine gülümseyerek bakan adamı fark etti.
“Zahmet verdim küçüğüm,” dedi adam. “Bugün sana yardım edemedim.”
“Pek bir şey hazırlayamadım,” dedi kadın. “Ezberden fırsat bulup ancak bu kadarını yapabildim.”
Karşılıklı oturdular.
“Oyunda neler olduğunu hatırlıyorum ama diyaloglara dair en ufak bir şey kalmamış aklımda,” diye devam etti kadın. “Sanırım daha fazla ezber geçmeliyim.”
“Yıllar oldu tabii. İnsanın aklında her şeyin kalması pek mümkün değil.”
Adam yemeğini yerken kadın ona baktı. Adam, masa, eşyalar, mutfak ve bütün ev gözünden yavaş yavaş silindi. Sahnede, kısık ışığın altında, sonsuz bir karanlığın ortasında tek başınaydı.
“Duş alırken aklıma geldi,” dedi adam. “Ne zamandır bir yerlere gitmiyoruz. Provaların başlamadan bir hafta sonu kaçamak yapmaya ne dersin?”
“Olur,” dedi kadın. Yutkundu. “Bence güzel olur.”






