Bauman Akışkan Aşk’ta temelde bize kendimizi yakınlaştırmak ve hayatta kalmamız için şart olan buyrukta altta yatan nedenleri sıralarken daha önemli bir şeyin altını çiziyor: “Bir insanın başka insanlarda insanlığı öldürerek hayatta kalmaya çalışması, kendi insanlığının ölümünden sonra hayatta kalmış olmasına bağlıdır.”
Zygmunt Bauman’ın insan ilişkilerinin dayanıksızlığı üzerine yazdığı Akışkan Aşk isimli kitabını bitirdiğimde altını çizmediğim satırlar çok azdı. Kitap, ödüllü sosyolog Bauman’ın modern bireyin ilişkilerini evrensel bir şekilde ele aldığı bu kitabı nasıl yazdığını ve neden yazdığını anlatan bir önsözle başlıyor. İlk basımı 2003 yılında yapılan, Türkçede Alfa Yayınları’ndan 2016 yılında basılan bu kitabın çevirisi ise Işık Ergüden’e ait.
Yazar, modern bireyin aslında kendi dayanıksızlığını bir medet gördüğü ikili ilişkilerin bağlılık mı ihtiyaç mı olduğu sorularına yanıt ararken bir araya gelmede yaşanan bütün zorlukların tarihsel bir filmini çekiyor. İkili ilişkilerin dinamizmi her geçen gün toplumların sosyokültürel anlayışıyla o kadar değişiyor ki insan ilişkilerinin nelere gebe olduğunu çoğu zaman kavrayamıyoruz.

Çağın yalnız insanı tek başına her şeyi başarıyor görünse de içinde derin bir yalnızlık taşıyor. Taşıyamadığı bu yükle ne yaparsa yapsın hayatta bir anlam katamadığı saatlerinin ve yıllarının altında ezilmesinden ve boğulmasından kendini kurtaramıyor. Kitap, ayrı başlıklarda ele alınan, bizlerin günümüz ilişkilerinden beklediklerimizi ve yapamadıklarımızı tek tek sorguluyor. İnsan ilişkileri üzerine bir ansiklopedi niteliğinde olan bu kitabın bölümlerini ayrı ayrı didikleyip yorumlayacağım. Belki de son zamanlarda ihtiyacımız olan kendini pazarlamanın aslında hepimizi duvara toslattığını bilsek de neden yapmaya devam ettiğimizi düşündürtme zamanı tanıyor yazar. “Aşka Düşmek, Aşktan Düşmek” kitabın ilk bölüm başlığı. Yazar neden aşk’a düştüğümüzü ve her düşüşün hiçlikten geldiğini bize uzun uzun anlatıyor. Tıpkı ölüm gibi aşk da beklemediğimiz bir an bizi yoklayabilir. İkisi de o kadar güçlüdür ki yaşamımızın bütün öfke ve gürültüsünü kendilerinde topladıkları için insanoğlunun üzerine düşünmeyi hiç bırakmayacağı hâlâ geçerli temel iki meseledir. Biz neden aşk yaşarız? İnsan belki bir anlığına da olsa kendi geçmişini unuttuğu, bütün gelecek kaygılarının boşunalığını ortaya koyduğu için bu arzunun önüne geçemez. Yazar, aşkın doğasına bakarken, “Aşk, aşkınlıkla bağlantılıdır,” der. Risklerle dolup taşar. Çıkarılan dersler her defasında bir diğeri için geçersizdir. Her aşkınlık, yaratma dürtüsüyle ortaya çıkar ve bir daha yaşanmayacak bir olay “bir dahaki sefere doğru yapmak”la öğrenilemez der. Bu tuttuğu fenerle derin bir öngörü sağlayan Bauman, tüketim toplumundaki bireyin kendi içine bakmayı nasıl unuttuğunu, kullan at ilişkilerde hızlı tatmin, hızı çözümlerle Fromm’un üstünde durduğu “sevme sanatı”nın1 öğrenilmesinin nasıl zor olduğunu bizzat kanıtlıyor aslında. Hayatın en güçlü yaşama arzusunu içinde bulunduran aşk’ı; sahiplenme, iktidar, kaynaşma ve düş kırıklığının buluşmasıyla mahşerin dört atlısına benzetiyor yazar. Bilinmeyene olan bu arzunun tecrübeyle hiçbir zaman imtihan edilemeyeceğini anlatıyor. Her aşk ipotek altındaki iyiliği kavramaya çalışır, ama tam zafer kazanacakken nihai bozgunu yaşatır. Aşk, ne kadar insanın geçersizliğine ve belirsizliğine bir anlam katma çabası olsa da diğer yüzünü göstermekte hiç gecikmez. Her defasında, “Bu son,” denir, ama bu sözler Eros’un başta intihar gibi görünmeyen tehdit dolu oku karşısında geçersizdir. Bauman belki de en güzel tespitini şu cümlelerle özetliyor bize: “Aşk ve sevme hakkında ne öğrenmiş olursanız olun, sizin bilgeliğiniz, Kafka’nın Mesih’i gibi, ancak varışından bir gün sonra gelebilir.” Aslında kendi muhteşemliğimizin bir parçasını görme arzusuna yenik düşen insan, partnerinde kendi kusursuzluğunun iz düşümlerini aramaktadır.

Günümüzde bu yaşanılan aşk’lar tinselden uzak çeşitli kitle iletişim araçlarıyla düpedüz stilleşmiş, içten tamamen dışa dönük bir kavramlaştırmayla yaşanır olmuştur. Günümüz bireyi kendi erkini karşısındakinden alacağı esnekliğe göre belirlediğini sanır. Esneklik ihtiyacının artması mahkumiyeti de o derece arttırmaktadır. Kendimizden sayısız parça bulacağımız bu bölümde yazarın en acı verici tespiti karşımıza çıkmaktadır: “Nitelik hayal kırıklığına uğrattığında, selameti nicelikte ararız.” Modern birey tinselden çok uzaklaşmıştır. Buna rağmen sıra aşk’a geldiğinde ve bu ne kadar büyük gelirse gelsin, insan deneyiminin cömert savurganlığının önüne geçilemediğini bir kez daha anlıyoruz. Deneyimlemeden kaçamadığımız aşklar, hayatta bilmeye çabaladığımız, bilmeyi istediğimiz onca şeyi rasyonelleştirir mi ya da bir düzen getirir mi sorularına aranan cevaplardan kendini yaratıyor. Yazar, buna kesin bir yanıt bugüne kadar verilemedi ve bunun olması da şimdilik imkânsız diyor. Çünkü bunun olma ihtimali için sonsuzluğa ihtiyacımız var. Yaşanan bir dolu aşk tecrübesi tektir ve yalnızdır. Buna rağmen bu duygu evrensel olmakla kalırken değişen çağa göre yalnızca uygulanabilirliği değişiyor. Ne kendimize bakabildiğimiz ne de kitle iletişim araçlarıyla buna zaman ayırmak istemediğimiz bu dönemin aşkları maalesef ki değişen yüzlerle içinde daha çok yok etme barındırıyor. Kendini hep eksik hisseden ve birisiyle anlamlandırma ihtiyacında olan insan, geçmişten bugüne bu tamamlanmayı “ars erotica”dan “scientia sexualis”e evrilerek yapmaktadır. Bauman bu tamamlanmanın cinsel itkiyle gerçekleştirdiği evrenselliği üzerinde dururken tüketim nesnelerinin bu çağda her şeyi fırsata çevirdiğini de üstüne basa basa söylüyor. Freud’un insanın bastırılmış arzularına yönelik çıkarımını, Edward Beynars’ın Amerika’da yeni tüketim toplum yaratma sürecinde kullanması ve bütün dünyaya hızla yayıldığı zamanlar, yüzyılın başına denk gelmektedir. Bugün dünyada tüketim nesnelerinin bir arzu nesnesi haline gelmesi başarılı bir şekilde değişmezliğini koruyor. O yıllardan bu yana tüketim nesnelerinin biz tüketicilerin ihtiyaç, arzu ya da dileklerine hizmet etmeye devam etmesi, çocuğun bile bugün duygusal bir tüketim nesnesi olduğu bir çağa şahitlik ettiğimizden bahsediyor yazar. “Paran kadar sahip ol” mottosuyla yola çıkılan çocuk edinme, anne ve babanın sonuna kadar istismar edilen neşesinin karşılığında kendini bulur. Hangi tüketim nesnesi der, bu sevinçleri bu kadar ustalık ve incelikle sunabilir bir insana. Kitap, kültürlerin oluşumunda cinsel itkinin etkisinden bahsederek günümüze kadar bu itkinin nasıl değişime uğradığını, sadakatimizi taçlandırdığımız çocukların nasıl bir ticaret dünyası hizmeti verdiğini bize alenen anlatıyor. Bu ahlak ekonomisi içinde değişen bireysel değerlerimizi bir kenara bıraktığımız, hatta insan dayanışmasının bile tüketim pazarının ilk kurbanı olması bizim sosyalliğimizin nasıl kullanıldığının bir zaafıdır. Ne yaparsak yapalım bu yeni ahlak ekonomisinde bizim değer payımız, “paran kadar konuş”un belirlediği farklı bir yere geçemiyor.
Bauman çağdaş şehirleri, modern akışkan toplumun kötü imal edilmiş ya da deforme ürünlerinin çöplüğüne benzetirken bizleri de atıkların birikimine bir neden olarak gösteriyor. Burada eski bir komut olan “komşunu kendin gibi sev”in nasıl insanda uyumlanamadığını modern bireyin üzerinden aktararak anlatıyor. Zaten hiç üzerimize uymayan bu kostümü, bugüne kadar hiç itiraz hakkımız olmadan, ancak neden teslimiyetle yerine getirmeye çalıştığımız bir buyruk olarak kaldığını aktarıyor. Burada üzerinde durduğu nokta, insan dışında hiçbir canlının kendini sevmeye gerek duymadan, yaşaması gerektiği gibi yaşaması. Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları kitabında özellikle üzerinde durduğu bu buyruğun anlamsızlığını şöyle anlatıyor: “Ben eğer birini seviyorsam, o erkek ya da kadın herhangi bir biçimde bunu hak etmelidir.”2 Komşunu sevmenin gösterişli emrine bugüne kadar yaptığımız şey samimiyetsizlikle dolu içgüdüsel olmayan bir teslimiyettir. Aslında yazar, insan kendini sevdiğinde neyi sever diye soruyor. Onda kendi idealimi sevmemi sağlayacak kadar benden daha kusursuzsa benim sevgimi hak eder. Hayatta kalma şekillerimiz çağdaş konutlarımızda giderek yoksullaşmaktadır. Yazar bu yaşam şekillerinde, kendimizi sevmek ve komşumuzu sevmenin o çarpık durumunu kabullenmekte giderek zorlandığımızın üstüne basıyor. Kendimizi neden sevmeliyiz? Çünkü kendimizi severken sevdiğimiz şey, sevilmeye layık olan “ben”lerimizdir. Bizim sevdiğimiz şey, sevilme durumu ya da umududur. Sevgiye layık nesneler olmak, bu şekilde bilinmek ve bu kabulün kanıtını almaktır diyor yazar. Ama baştan beri bu şartı koşullandırmanın altında yatan gerçek şudur: Kendimizi sevmeye başlayabilmemiz için öncelikle başkaları bizi sevmelidir. İnsanın buna olan ilkel ihtiyacı, baştan beri bize yalnızca teslim olmamız gereken tek buyrukla karşımıza çıkar: “Komşunu kendin gibi sev.” Bauman temelde bize kendimizi yakınlaştırmak ve hayatta kalmamız için şart olan buyrukta altta yatan nedenleri bu şekilde sıralarken daha önemli bir şeyin altını çiziyor: “Bir insanın başka insanlarda insanlığı öldürerek hayatta kalmaya çalışması, kendi insanlığının ölümünden sonra hayatta kalmış olmasına bağlıdır.” Ne yazık ki bu giderek yeni döngü haline gelmiştir. Modern toplumlarda insan ilişkilerinin bu tip cinayetlerinden uzak tutmamız için çocukları korumamız gerektiğini ve ağacın yaşken eğilmesini dile getirir. Eğer ahlak anlayışımız, “Kimse ses çıkarmıyorsa ben ne yapabilirim?”in önüne geçemiyorsa ahlaki tutumun çıkış noktası olmayacağını vurgular. Bu ahlak dışılığın, Kabil’in, “Kardeşimin bekçisi miyim ben?” sorusuyla başladığını öne sürer ve bizim tam olarak evirilemediğimiz aynı noktada kaldığımıza parmak basar. Mağaraların yaşam alanları ve çözümleri, şimdinin folklorik şehirleri ve geleneksel çözümleri ile yer değiştirmiştir. Bugün şehirler, küresel olarak yaratılmış problemlerin hurdalığını almıştır derken şu soruyu bize soruyor yazar: Bu yaşam alanlarımızda imkânsızı aramakta ve bulmaya çalışmaktayız. Çünkü küresel çelişkilere yerel çözümler bulmaya çalışmak bu kısır döngünün bitmeyeceğini bize net olarak işaret eder.

Bauman kitapta son bölümü, insanın tek sahibi sandığı dünyada, parçalanmış birliğimizin en acilinden en hızlı çözüme ihtiyaç duyduğu dönemde yaşadığımızı vurgulayarak bitiriyor. Bireyden yola çıkarak evrensele doğru ele aldığı kendi küresel evrimimizin bize neler yaptırdığını göçmenler üzerinden tane tane dile getiriyor. Sınırlarımızı oluştururken, bütün olarak dünyanın, gezegen çapında bir hudut bölgesine dönüştüğünü söylüyor. Tarihte kötü yürekli cadılar, kötü yürekli hortlak ve umacıların yerini bugün, şehir yaşamının güvensizliklerinin doğurduğu ve kendine yeniden işlediği hayaletler almaktadır. Bu hayaletlerin günümüz küresel dünyasında karşılığını göçmenler ilk sırada temsil eder, der. İnsanın kaygısını en kolay atma yoludur bu. Kendimizi inkâr ettiğimiz bu şehir kültürlerinden acil çıkış gerekmektedir. Ama Bauman aynı zamanda imkânsıza en yakın çözümsüzlükte olduğumuz bir dönemde olduğumuzu da vurgular. Yine de umutludur yazar. Sonunda yine de yolculuğa hiç kalkışmamak ya da hiç mola vermeden kalkışmamak – hiç şüphesiz – bir seçenek değildir diyerek bitirir. Sosyokültürel toplum projeksiyonundan, insanın ilişki kurma ihtiyacını ve kurduğumuz tüm ilişkilerin ele alındığı bu kitap, her çeşit yanılsamalarıyla nasıl yaşadığımızı yüzümüze vuruyor. Yazar, 21. yüzyıl küresel dünyasını, hâlâ geçerliliğini koruyan bir vizyonla ortaya koyar. Sıkışıklıklarımızı anlatırken, çözüme hiç de yakın olmadığımız sürelerden geçen bir dünyaya baktırır. Bunu yaparken içimize yeni bir yaşam umudu koymayı da ihmal etmez.
İlişkiler, modern bireyin güvensizliklerle dolu yaşam alanlarında hâlâ en çok ihtiyaç duyulanlardan belki de tek şey. Sıkışıklıklarımız, kaygılarımız, yaşamda kalma sebebimiz aynı zamanda birbirimizi yok etmekle yan yana duruyor. Öyle bir ince çizgi ki en ufak bir denge kaybında insanın ilişkileri ile nerelere ulaşabileceğini bütün derinliğiyle ortaya koyuyor bu kitap. Her şeyin akışkan bir halde gidedurduğu yaşamlarımızda, insanın önemsizliğini unutturan, belki de yaşamı tam olarak hissettiğimiz yer, hâlâ kurulan bu ilişkilerimiz olduğunu anlıyoruz. İnsan ilişkilerinin neden vazgeçilmez olduğunu hem acı hem çaresiz hem de umut dolu ve tüm dayanıksızlığıyla anlatan bu kitap, aslında hayat dediğimiz bu hisle, nasıl var kalmaya çalıştığımızın bir özeti. Akışkan Aşk insanın evrensel birliğine en çok ihtiyaç duyulan bu zamanda okunabilecek belki de en iyi sosyoloji eserlerinden biri.
Bu yazıyı, kitapta da alıntılanan, Hannah Arendt’in sözleriyle sonlandırıyorum:
“Dünya ne insanlar tarafından yaratıldığı için ne de insan sesi çınlıyor diye insanidir, yalnızca diyalog nesnesi olduğunda insani olur….Dünyada ve bizde olup biteni konuşarak insanileştiriyoruz ve bu konuşma içinde insan olmayı öğreniyoruz. Dostluk sohbetlerinde gerçekleşen bu insaniliği Yunanlar philanthropia – ‘insan sevgisi’ – olarak adlandırıyordu, çünkü dünyayı diğer insanlarla paylaşmaya hazır olmak içinde tezahür ediyordu.”3
Herkese iyi gelmesi umuduyla, iyi okumalar.
Kaynak:
Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk: İnsan İlişkilerinin Dayanıksızlığı, Işık Ergüden, Alfa Yayınları.
1 Erich Fromm, Sevme Sanatı, Payel Yayınları.
2 Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları, İdea Yayınevi.
3 Hannah Arendt, “On Humanity in Dark Times”.






