Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Eylül 2017

Öykü

İbrahim Samuel • Öhö, Öhö!

İbrahim Samuel

Paylaş

32

0


Çarpılan bir kapının çıkaracağı ses ya da sert bir zemine düşen madeni bir cismin çıkaracağı çınlama sesi, iç bölümdeki karanlık ve dar koridordaki zindanlardan kulağıma gelen öksürük sesi kadar dikkatimi çekemezdi. Bu ses, bulunduğumuz şartlarda normal değildi; zaten normal olmadığı da zamanla ortaya çıktı. Koridordaki zindanlardan gelen öksürük sesinin ardından, beni de –tesadüfen– çok hafif bir öksürük nöbeti tuttu. Öksürüğüm biter bitmez, koridor boşluğundan iki öksürük geldi; “Öhö, öhö!” Bunlar, hakiki olmaktan çok, yapmacık gibi geldi bana. Sanki bir insanın boğazından ya da gırtlağından değil de yalnızca ağzından çıkmışlardı. Öksürüklerin akabinde kısa, nameli ve sorgulayan bir öksürük denedim; “Öhhö?” Ânında namesiz, kasıtlı, kuşkuya yer bırakmayan ve sanki bir selama karşılık verilmiş gibi bir öksürük geldi! “Bana sesleniyor o halde! Ancak… kim olabilir? Öksürükleriyle ne yapmak istiyor? Beni tanıyor mu? Acaba ondan bana gelen, anlamını bilmediğim bir işaret mi bu?” Daha önce zindanımın tahta kapısından söktüğüm çiviyi, tekrar sessizce yerinden çıkardım ve küçük daireden sızan ışık huzmesinden dışarıyı süzdüm; gardiyan ortalıkta görünmüyordu. Çiviyi yerine yerleştirdim, ardından, daha da emin olabilmek için hafifçe öksürdüm; karşılığında, tahminimi doğru çıkaran bir öksürük! Bir daha öksürdüm, aynı şekilde öksürdü; tekrarladım, o da tekrarladı. Aniden zindan büyüdü. Sanki öksürükler zindanın duvarlarını çatlatmış ve bu suskun karanlığın üstüne ışık huzmeleri sızmıştı. Işıkla mutlu oldum; bir yandan da kaybolmasından korktum, ses vermeye devam ettim, o da devam etti. Ve oyuna koyulduk… O, koridorun iç tarafındaki zindanların birinden, ben de karşı taraftan, koridorun girişindeki zindanımdan oyunu oynamaya başladık. İki zindan arasındaki, ne kadar olduğunu kestiremediğim karanlık mesafeden, öksürüklerle karşılıklı muhabbet etmeye başladık. Ben gardiyanı gözledikten sonra öksürüyordum, bunun üstüne o da güvenle yanıt veriyordu; bu boğucu suskunluğa renk katan oyunumuzu sürdürüyorduk. O kurşun gibi ağır tekdüzelik kırılmıştı. Artık yalnız değildim, oyunumuz yalnızlığıma ortak olmuştu; belki o da aynı şeyleri hissediyordu. Çok eğlenceli günler geçirdik. Hem onun hem de benim yalnızlığım o eğlenceli günlerin içinde erimişti, ikimizin ruhu iç içe geçmişti artık. Oyunumuz, bize dayatılan o boğucu suskunluğu kırmaya yönelik değildi yalnızca, aynı zamanda tatlı bir meşgale de olmuştu. Müthiş bir şekilde kurgulanan, üç beş harften oluşan, ortalığı sıcak bir sevgiyle nur gibi aydınlatan, ketum duvarların, ketum boşluğun kuruttuğu kalbe doğrudan hitap eden bir eğlenceydi. Kocaman, derin bir koridorun, seslerin ardında ortadan kaybolabileceğini, meçhul arkadaşımla yaşadığım o öksürük oyununa kadar hiç bilmezdim. Artık kaygılarını, sevincini, üzüntüsünü öksürüklerinden anlayabiliyordum; titrekliğinden ya da gevşekliğinden… Coşkusundan ya da tereddütünden… Yaralı ölgünlüğünden ya da kuvvetli tokluğundan… Gün sonunda çıkardığı “ah” ya da “of”lardan… Yüreğimin içine yerleşmiş, yüreğimin bir parçası olmuştu artık. Mahkûmların çıkaracağı her kelime ya da ses için çok sert cezalar verildiğinden, hilemiz çok zevkli ve eğlenceliydi. Kullandığımız sesleri çeşitlendiriyor ve keşfettiğimiz “lügat”e eklemek için yeni müfredatlar araştırıyorduk. Can sıkıntısını ya da uyuma isteğini belirtmek için “yüksek sesle esmemeyi” lügatimize eklemiştik mesela. Güçlü hapşırığı da birbirimizi uyarmak için türetmiştik. Hatta özel lügatimizle mizah dahi yapıyorduk. Her yemek dağıtımından sonra, kendimize düşen payın daha leziz ve bol olduğu anlamına gelen cilveli iki uzun öksürüğü göndermek için birbirimizle yarışıyorduk. Ama genellikle kendisi benden önce davranıyor, bu da beni öfkelendiriyor, bu yüzden de yemeğimin çok da leziz ve bol olmadığını belirten iki öksürük gönderiyordum kendisine. Hatta onu daha fazla kızdıracak şekilde karşılık veriyordum. O olay gerçekleşmeden birkaç gün önce, onu görmek için bir yol bulmaya çalışıyordum. Önce çivi deliğini genişletmeyi, sonra da çıkış ânını özel bir öksürükle aramızda tayin edip onu görmeyi planlıyordum. Aramızdaki dostlukta bir tek birbirimizi görmek eksik kalmıştı. Aynı zindanda kalıp da bu durumu idrak edemeyen iki kör misali aynı zindanda kalıyorduk. Ayrıca o hale geldik ki, birimiz geciktiyse ya da ağırdan aldıysa öteki hemen aceleci bir öksürük gönderirdi; ve eğer birimiz ihmalkâr davrandıysa ya da –seyrek de olsa– daldıysa hemen onu azarlayan bir öksürük gelirdi. O gün acaba dalgınlıktan mı güvenlik işaretini göndermemiştim? Etrafı gözetlemekte geç mi davranmıştım ki, azarlayan kızgın öksürükler göndermeye başladı? Onun öksürüklerini duyduğumda karşılık vermedim önce. Çiviyi aceleyle çekip delikten dışarı baktım. Birden gardiyanın, eğilmiş sinsice yaklaştığını gördüm, dehşete kapılmıştım. Vücudunun büyük bir kısmını koridor kapısının arkasına gizleyerek başını uzattı. Çok korkmuştum! Arkadaşımın öksürükleriyse hâlâ değişik tonlarda ve şekillerde yükselerek gelmeye devam ediyordu. Tekrar gardiyana baktım; gardiyan eğilmiş, sinsice yaklaşıyordu. Öksürmek için boğazımı zorladım, olmadı. Boğazımda bir bitkinlik hissettim, defalarca denedim, olmadı… Gardiyanın anahtarının aceleyle dönen sesi beni yendi, ardından arkadaşımın öksürükleri kesildi birden. Sonra… Bir kumaşın defalarca yırtılmasına benzer sesler! Birbirine çarpan et sesleri! Peş peşe tokat sesleri… O anda suçluluk ya da sahtekârlığa benzer şeyler hissediyordum. Gardiyan geri döndü. Her adımda uzaklaşıyor ve gözden kayboluyordu. Bense ahlaki bir çöküntü içinde hazin bir acıyla kıvranıyor, kendimi bir boşlukta hissediyordum. Ardından derin bir sessizlik çöktü; zindana girdiğimden bu yana duymadığım bir sükût! Dişlerimi sıktım, acıyla kıvranırken, uzanarak delikten dışarı baktım. Delikten sızan ışıktan yalnızca boşluk görünüyordu. Yutkundum, ardından öksürdüm; öksürükler sessizliğe çarptı ve geri döndü! İki öksürük daha gönderdim, ardından bir daha, bir daha tekrarladım… Yanıtlamadı! Yalvarırcasına defalarca denedim. Öksürüklerimin gittikçe kısıldığını hissettim. Bir daha seslendim, ardından kıvranarak gene seslendim, sonra tıpkı yemek zamanında yaptığımız gibi şakayla seslendim… Ancak, sesim gitgide zemheri soğukta titreyen, yeni doğmuş, aç bir köpek yavrusunun sesine benzemeye başladı. Karanlık, dar bir koridorda haykıran ve kendi sesinin kuru yankısından başka bir şey işitmeyen bir köpek yavrusu! Kocaman bir kapak üstüme kapanmış gibi, ışık huzmesi zindanımdan çekildi. Zindanım o soğuk, o çok soğuk vücudumun üstüne örttü duvarlarını…

Arapçadan çeviren: Adnan Yılmaz 

İbrahim Samuel 1951 yılında Şam’da doğdu. Şam Üniversitesi’nde felsefe ve sosyoloji okudu (1982). Şam’da uzun yıllar sosyolog olarak çalıtı. Yapıtları, Arap Kültürü Heyeti tarafından iki cilt halinde 1999 yılında yayımlandı. Raihatu El-Khatu El-Sakil adlıı kitabı 1997 yılında İtalyancaya ve yapıtlarından seçilmiş on öykü de 2002 yılında Bulgarcaya çevrildi.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yusuf Atılgan'ın Unutulmaz Romanı Anay..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

David Gurnham

17 Şubat 2025

Kafkaesk Bir Postane Skandalı

Biri iftira atmış olmalıydı ki, yanlış herhangi bir şey yapmamış olmasına rağmen bir sabah aniden tutuklandı.* İngiliz posta müdürü Harjinder Butoy’un hikâyesi tam olarak böyle başladı. Hırsızlık suçlamasıyla 2007 yılında tutuklanan Butoy, 2008 yılında mahkeme tarafından..

Devamı..

Alplerin Ötesinde

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024