Adam, beni çağıran müzikleri dinlemeye çalışıyorum derdi, müzikten anlamamasına rağmen. Dinlediği parçalar hep aynıydı, her dinleyişte yaşamın verdiği neşeyi hissetmek için bekler bir süre sonra aynı sebeple hüzünlü hayallere dalardı. Ardından beni anlatacak müziklerin peşine düşmeliyim derdi, kadın sadece hıhı demekle yetinirdi. İkimiz yan yana iç içeyiz ama ben yalnızım, sen de öylesin derdi kadına, ya da bu anlama yakın başka cümleler. Kadının alınacağından çekinse de söylerdi bunları. Her enlemde boylamda, çöllerde kutuplarda bu işler zor olur diye düşünürdü. Kadın birlikte uzandıkları halının üstünden kalkıp fazla ortada olan kısa bacaklarıyla küçük adımlar atarak odadan çıkardı, bazen kendisini halsiz hisseder arkasını döner uykuya dalardı.
Kadın basit küçük şeyleri karmaşık sonsuz şeylerden daha çekici buluyordu. Yatağı ile gardırobunun arasında kalan bir adımlık alanda yarım gününü geçirebilirdi. Uzun çizgili pantolonlarını, açık renk gömleklerini, düz desensiz eteklerini, yakaları sırtından açık elbiselerini ardı arkası bitmeyen fularlarını yatağın üzerine etrafa saçılmış rengarenk boyalar gibi dağıtırdı. Telefonundan caz müziği açardı genellikle, sonradan adam bu müzikleri kadının seçmediğini bunun radyo kanalı olduğunu anlamıştı. Kadının da pek müzik bilgisi yoktu, hoşluk veren müzik dinlenmeli derdi kısaca, müzikten anladığı bu kadardı ve yeterliydi.
Kadın doğanın olağan hallerinden büyülenmiş gibi bahsederdi, yürüyüş yaptıkları günün ertesi sabahında kahvaltı için buluştukları arkadaşlarına. Ağaçların yapraklarında su damlası görmek beni sevindiriyor, açıklama aramadan ormanın içinde dolaşmaktan tarifsiz mutluluk duyuyorum, oraya ait hissediyorum kendimi derdi, ya da bunun gibi şeyler. Arkadaşları bitmeyen sızlanma halinde hayatlarının çözülmeyen sorunlarını anlatırdı ısrarla, kadın içtenlikle dinler onlara önerilerde bulunurdu hatta. Başkalarının hayatına çeki düzen vermek kendi hayatının pot yerlerini düzeltme hissi veriyordu belki ona.
Adam kırklı yaşlarını geçtiği günlerden beri bazı insanların asla sorunlarını çözemeyeceklerini anlamıştı. İlgisiz görünmemeye çalışarak konuşulanları sessizce dinler, asla ciddi sohbetlere geçilemeyeceğini bilirdi. Herkesin işinden dünyanın en önemli görevini yapıyormuş gibi bahsetmesinden sıkılırken, bir akşam buluşmasında gruptaki tek çalışmayan kadının, sürekli yemek yapıp yemek yiyoruz günümüz böyle doluyor işte demesini çok içten ve gerçekçi bulmuştu.
Hayat hiçbir zaman daha iyiye gitmez biz kabullenmeyi öğreniriz dediği akşam adam, kadın konuşmasına devam etmesi için adamın yüzüne büyük bir merakla bakmıştı. Ama cümle bu kadardı işte, denecek başka hiçbir şey yoktu. Kadın bu cümleyi karamsar bulmaktan öteye anlayamamıştı. Hayat ne istediğini bilmektir, yeterince mücadele gücün var mı sorun sadece bu bence demişti ve soğuk birasının yanına patates kızartmaya karar vermişti.
Adam hayatında neyin önemli olduğunu bir türlü bulamıyor kadının kendi hayatı için bunu hiç aramayışına hayret ediyordu. Bazı günler kadının kendisini konsantre olmuş gibi dinleyeceğini sanırdı. Çoğu zaman kibarlıktan, günün nasıl geçti derdi akşam yemeği masasında. Kadın gün içinde olup bitenleri anlatmaya muhakkak arabasından başlardı. Kırmızı ışıkta start stop mekanizmasının devreye girmesi yüzünden hemen aracın çalışmaması, bakım lambasının yanmasını arıza sanması, tekerleğin havasının az basınçta olması, trafiğin hep sıkışık olması gibi detaylar. Hiç aralıksız hemen iş yerindeki odası hakkında ikiye ayrılan gözlemini söylerdi. Odası havasız kirli, odası pırıl pırıl temiz. Son olarak çaycı kadının alkolik kocasından boşanamadığı hakkında konuşur birden susardı. Yaptığı işten bahsetmez, belki ofis işinden sıkıldığını ama muhakkak bu şehirden çok bunaldığını eklerdi, tabağındaki iri doğranmış marul yapraklarının içinde rengi iyice ortaya çıkan havuç rendeleri ile oynarken. Neredeyse her akşam yemeğinde bu salatayı yiyordu.
Adam konuşma sırasının kendisine gelmeyeceğini bilse de arada içinde küçük bir ümitle beklerdi. Kadın kendi tabağını alıp masadan kalkar arkası dönük mutfağa doğru yürürken ağzının kenarıyla sende var mı bir değişiklik anlamında cevabını bildiği sorular sorardı. Adam henüz yarısını bitirdiği tabağı masada bir başına oturmaya devam eder, bazen kendisine içki koyardı. Müziğin sesini açarak salonun büyük penceresinden otoyola bakmayı seviyordu. Her araba farklı hayatlar taşıyordu, yanlarından habersiz geçip giden onlarca yüzlerce binlerce insan olmuştu. Sıklıkla ışıklara takılırdı gözü, bakışlarını daha yukarı karanlık boşluğa diker uzun uzun bakar zihnini boşaltırdı. Kadının varlığını unutur kendiyle uzlaşırdı kısa süreliğine, sonra hemen aynı düşünceler akın ederdi bilincine. Yarım yamalak olan her şey. Önemli olan ne? Zamanı delip çıkmak isterdi, hayatına teslim olmaktan dünyasına hapis kalmaktan dehşet içinde korkardı.
Kadın salona döndüğünde adamın huzursuzluğunu içgüdüsel sezgiyle fark ederdi, her seferinde. Sofrayı yavaş yavaş toplarken ortaya çıkan devingen hareketler adamı kendine çekerdi. Oluşan küçük kıpırtıları büyütürler boşluğu dolduran anlamlı davranışlara dönüştürürlerdi. Masanın üstünde hiçbir şey kalmadığında adam birlikte bir şeyler yapmak güzel diye düşünür, sakinleşir ama bambaşka şeyler söylerdi. Şimdi elinde boş kızartma tabağı geniş koridorun ortasında kadına şöyle dedi. Düşünebiliyor musun güneş tenimize ulaşmak için ne uzun yol kat ediyor.
Fotoğraf: Özerk Ergenç






