Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Mart 2020

Öykü

Alacakaranlık

Özgü Çömezoğlu

Paylaş

6

0


“Girme koluma,” diye silkindi yaşlı kadın hastanenin soğuk mermer basamaklarından inerlerken. “O kadar da değil.” Genç adamdan bir adım geride durdu. Adam başını öne eğdi, elini yavaşça annesinin kolundan çekti. Merdivenden ağır aksak indiler. Garajdan arabayla çıkarlarken adam içeri çöken sessiz havayı dağıtmak için radyoyu açtı. Kanal değiştirmeye çalışıyordu ki son anda kırmızı ışığı fark etti, yaya çizgisini biraz geçince aniden fren yaptı.

“Dikkat et, aklını topla,” diye azarladı kadın oğlunu. Yola devam ederlerken kadın sesini alçalttı ve sakin bir sesle, “Sen yine de hemen söyleme kimselere, anlamıyor o doktor,” dedi.

“İlaçlarını kullanmaya söz veriyor musun. Bak bu kaçıncı kontrol, makinelere de soktular seni.” Adam yumuşak bir tonda, alçak sesle konuşuyordu. “Sen de biliyorsun, buna alışmanı ve buna göre yaşamanı sağlamalıyız.”

“O zaman hemen söyleme, başlangıç dedi ya doktor. Sonra söyleriz, sonra... Zaten bütün mallarıma göz koydu hepsi,” dedi kadın evin önüne park ederlerken.

“Anne... öff...”

 

Kadın pencerenin kenarında oturmuş dışarıyı izliyordu, yuvasına tünemiş bir kuş gibi. Oturduğu yerden kafasını uzatmış, aşağıda ne var ne yok gözlüyordu. Kaldırımsız, kenarlarında çamur birikmiş sokağa dikmişti bakışlarını. Yüksekli alçaklı apartmanlar, arasında sıkışmış tek tük evler. Çıkmaz sokaklar. Ötede bir çıkmaz, az beride bir başka çıkmaz. Bir taraftan dolanıp öbür tarafa varamazsın, tıkanır kalırsın. Belki de öyle yaşamak daha kolaydı. Dolambaçsız. Gözleri yaşardı. Oğlan dönmedi daha, kızı sorsan işten çıkmamıştır bile. Küçük oğlan Metin, kız Ayla, büyük olan Emin. Büyük 45, küçük 42, kız 43, torun 13. Torunun ismi, rahmetlininki. Huyları benzemez inşallah, Veli. İçerideki Necla. Yok artık, bunları da unutacak değilim ya. Daha dur Zuhal Hanım, o kadar değil. Yine de tekrarlamalı arada. Yanlışlıkla karıştırırsam maskara olurum. Şimdiye dek büyük bir açık vermiş olamam. Verdim mi yoksa. Ama anlardım, kimse düzeltmediğine göre her şey yolunda demektir. Hem ben kendimi bilmiyor muyum.

 

Bu da her gün ya pilav yapacak ya mercimek. Tepsiyi verip bana ayıklatmak kolay tabii. Sen ayıklasana, bütün işi bana yıktıktan sonra ne anladım.

“Necla, Necla,” diye seslendi içeri. “Gel al şu şeyleri. Şu... aman ne haltsa işte. Al bitti.”

“Abla yarısı duruyor ya bulgurun, hadi hepsini ayıkla da öyle alayım.”

“Kendiniz gizli gizli etleri yiyin tabii, bana her akşam pilav.”

Necla bir şey söylemedi, başını öne eğdi, kadının kucağındaki tepsiyi aldı. O sırada Ayla çalan kapıya koştu, Metin gelmişti. İçeri girer girmez annesinin ayaklarını uzatıp oturduğu kanepenin ayakucuna ilişti.

“Oğlum bak bunlar her akşam bana bulgur yediriyor.” Metin annesinin şikâyetlerini dinliyor, onu her şeyin güzel olduğuna inandırmak için diller döküyordu. Konu uzadıkça uzuyor, Zuhal Hanım aynı şikâyetleri tekrarlıyordu.

Ayla kolundan tuttu, mutfağa çekti Metin’i. On dakikadır içerideler, diye düşündü kadın, başını mutfak kapısına doğru uzatmış dinlemeye çalışıyordu. İki saat oldu çıkmadılar. Yirmi dakikadır konuşuyorlar orada. Benden bahsediyorlar biliyorum. Her şeyi çabucak unuttuğumu söylüyorlar yine birbirlerine. Yılmak yok, daha erken, çok erken. Bir şeyim yok ki, durdu işte. Ama ne dedi doktor: “Çalışmalısın teyzecim.” Terbiyesiz sen çalış. Unutuyor muyum acaba gerçekten. Bazen anteni bozuk televizyona dönüyorum. Tamam, antenle oynamak da lazım arada, yoksa hepten gider kanallar. Dudağını ısırdı, kafasını iki yana salladı. Her şey silikleştiğinde bende bir şey kalmamalı, bildiğim hiçbir şey unutulmamalı.

Metin elinde bir börekle mutfaktan çıktı, annesinin oturduğu divanın kenarına tekrar ilişti. Pencereden dışarı baktı konuşmadan, kalkarken annesinin kısa beyaz saçlarını okşadı. Kadın televizyona doğru bakıyordu, bu ara Ayla’nın küçücük salonda televizyonla arasına girip tahta masaya muşamba yemek örtüsünü serdiğini fark etmeyecek kadar dalmıştı. Metin sokak kapısının önünden seslendi:

“Ben eve çıkıyorum Necla Teyze, yarın görüşürüz artık.” Necla mutfaktan gelen kızartma sesinin arasından karşılık verdi.

 

“Saat kaç oldu Necla, nerede kaldı bu kız. İş çıkışı birileriyle mi buluşuyor?”

“İşi bitince gelir abla, daha öğleden sonra mesaisi yeni başladı.”

“Yok yok, işten çıktı, birileriyle buluştu o. Kim bilir kimlerle ne işler çeviriyor.”

İç çekti Necla, yanına gidip elini tuttu Zuhal’in. “Merak etme, gelince ben kulağını çekerim onun,” dedi.

Zuhal elini çekti Necla’nın avucundan, başını öbür yana çevirdi, dudaklarını bir şeyler söylercesine sessizce oynattı. Necla televizyonun karşısındaki yerine örgüsünü örmeye döndü. Yüzünün tüm kasları yere doğru uzamıştı, sanki doğduğundan beri öyleymiş gibi. O halde kırışmıştı incecik vücudunun üstündeki derisi Necla’nın. Zuhal yerinden kalktı, birazdan toz beziyle geri döndü. Kendi kendine söylene söylene camları silmeye başladı. “Her yeri kirletmişsiniz,” dedi hızlıca fısıldayarak. Sonra defalarca tekrarladı. Bu esnada Necla hiç yerinden kalkmadı, hiçbir şey demedi. Zuhal ters ters bakıp açık televizyonun tozunu almaya geçince, Necla bu defa da bakışlarını izlediği ekrandan ayırıp örgüsüne odakladı. Yumak gitgide karışıyor, yün dolanıp düğüm oluyordu, ama Necla yine de elinden bırakamıyordu. Düğüme gelince kalakaldı.

Sokak kapısından gelen anahtar sesinin ardından Ayla eve girdi. Zuhal duraksadı, biraz düşündü, “Her yeri kirletmişsiniz ya kızım,” dedi ve işine devam etti. Ayla Necla’ya baktı, Necla gözkapaklarını sıktı ve başını öne eğdi.

Zuhal bakışmaları yakalamıştı. Ahşap çerçeveli kahverengi kadife koltuğun üzerine kendini bıraktı. Yoksa olmadık bir şey mi var. Bilmeden yanlış mı konuştum. Ne demiş olabilirim ki, fark etmez miydim. Hem durdurabilirmişiz çalışırsam. Yok ilerlemiyor işte, ben kendimi biliyorum. Ama ya...

“Unutulmuş bir şey kalmamalı,” sözleri çıkıyor ağzından duyulur duyulmaz.

“Efendim anne?”

Unutulmayı hak etmeyen hiçbir şey benim hafızamdan silindiği için kaybolup gitmemeli. Necla ile göz göze geliyorlar, kadın dik bakışlarla kafasını sallıyor, Necla gözlerini kaçırıyor.

 

Doktor ne sormuştu, hepsini de bilmiştim. Yaşın kaç, saat kaç, şöyle miydi böyle miydi. Yaşım, bilmez olur muyum. Saat kaç, o kadar da değil, öğleni buldu işte, güneş tepede. Gereksiz sorular. Torun Veli, içerideki Necla, bir de şey var, şey. Kız işte. Doğru tabii, yanılmam. Ya... Ya bazen şaşırıyorsam, herkes şaşırır. Benimkini acaba hemen hastalığa yoruyorlar mıdır. Bir hastalık lafı almış yürümüş, paramı paylaşmak istedikleri için, biliyorum. Yeni huylar türedi bunlarda, kaş göz işaretleri, fısıldaşmalar.

Vakit yemek saatine yaklaşırken önce büyük oğlu, karısı ve torunu geldi. Ayla üst kata çıkıp kardeşi Metin’le yengesine de haber verdi. Kadınlar hep birlikte mutfağa girdi, tabak çanak seslerinin arasından ellerinde servis kâseleriyle arada mutfaktan salona geçiyor, masayı donatıyorlardı. İki erkek kardeş haberleri açmış ona bakıyor, torun başı önde uyuklayan babaannesinin yanına kıvrılmış telefonuyla oynuyordu.

“Haberlerde ne varmış,” diye sordu Ayla sofraya otururken.

“Ne olacak, yine aynı vaatler, aynı hatalar. Sanki dün konuşulanlar hiç söylenmemiş gibi bugün yine aynı şeyler söyleniyor. Sanırsın herkes derin bir uykuda. İnsanlar unutmaya pek meraklı, nasıl ileri gideceğiz böyle arkamıza bakmadan bilmem.”

Yemek masasında her kafadan ayrı ses çıkarken Zuhal onları izliyor, tabağındaki yemekleri didikliyordu.

“Hadi annecim, bundan da tat benim için,” diye ısrar etti Ayla.

“Yedim ben, tokum.”

Büyük oğlu üsteledi bu kez. Kadın cevap vermedi, başını onaylar hareketle ağır ağır salladı.

“Ben size anlatırım anlatırım. Hiçbir şey unutulup da gitmez,” dedi Necla’ya bakıp. Sonra yine sustu, tabağındaki yemeği tiftmeye döndü. Masada bakışlar birbirinden cevap umarcasına dolaştı, Emir oğluna denk gelince göz kırptı ona. Sohbetin yeniden hızlandığı bir ara aniden yüksek sesle haykırdı kadın:

“Necla öyle değil mi, hiçbir şey unutulup gitmez.”

Yeni bir sessizlik dalgası çıktı, bu defa Veli babaannesine göz kırpıp ve yanına gidip sarıldı. Necla aceleyle kumandayı kaptı ve televizyonun sesini açtı.

Çok uzun oturmadan önce Emin, az sonrasında da Metin izin istediler annelerinden. El ayak çekilince Necla soluğu Zuhal’in odasında aldı.

“Ne söyleyeceğini sanıyorsun, yalnız benim günahım gibi üstünüzden atabileceğini mi umuyordun.” Kıpkırmızı yüzü, kan çanağına dönmüş gözleriyle Zuhal’in üstüne yürüdü. Zuhal duruşunu bozmadan dik bakışlarını Necla’ya yöneltti. Bir şey demedi.

“Geleceğimi çaldınız, olanların üstünü sımsıkı örttünüz. Şimdi hatırlatıp da yok olan geleceğimizi mi kurtaracaksın. O gelecek rüyaları geçmişte kaldı artık.”

“Yalan söyleme, sen hiç hatırlamak istemedin. Onun için bir hayalin bile olmadı,” diye cevap verdi Zuhal tekdüze bir tonla.

“Yakında senin de hayallerin olmayacak,” dedi Necla, odadan kapıyı çarparak çıktı. O çıkarken Zuhal ardından öylece donuk yüzüyle baktı.

 

Zil çalınca Zuhal apar topar fırladı oturduğu kanepeden, sokak kapısına davrandı. O açmaya zorlarken Ayla anahtarı çıkarıp kilidi açtı. Kadın küçük oğluyla gelinini içeri buyur etti. İnci kolyesini takmış, koyu bir makyaj yapmıştı. Rengi solmuş pijaması üstündeydi. Salona geçtiler. Çaylar içildi, meyveler yendi. Kadın sessizce konuşulanları dinliyordu. Bu arada büyük oğlu da gelmişti. Kızı konuşurken, aniden kadın söze başladı.

“Bu Necla Teyze dediğiniz var ya...”

Herkes sustu, havada elektrik yüklü bir bulut dolaşmaya başladı.

“Çay ister misiniz, ya da kek getireyim mi,” diye söze girdi Necla.

“Bu Necla aslında neden hep bizimleydi bilmezsiniz.” İçerideki hava ağırlaştı, yüzler buruştu,

“Değiştirin kanalı, haberden başka bir şey göstermiyor mu şu televizyon,” diye hızlı kelimelerle, titreyen sesle söylendi Necla.

“Bir dakika, ne diyorsun sen anne. Söyle bakalım neymiş bilmediğimiz,” dedi büyük oğlan. Küçük oğlan Necla’ya döndü.

“Ne oluyor, ne diyor annem?” diye sordu. Gözleri fal taşı olmuştu. Necla alçak sesle tekrarladı.

“Ne diyor?”

“Ne oluyor ne bileyim ben,” diye lafa girdi Zuhal Hanım. “Gizli bir şey varsa söyleyin bilelim.”

Ayla annesinin sırtına bir yastık daha verdi, saçlarını okşadı. “Çok çabuk sinirleniyor artık annem, hep gergin,” diye fısıldadı küçük gelinlerinin kulağına.

“Anneciğim hangi diziyi seviyorsun, hangisini istedin, hadi adını söyle de onu açalım,” dedi gelini.

Uzun süre birkaç cümlenin ötesine geçmeyen suskun bir ortam içinde oturdular. Herkes bir diğerinin bir şey demesini bekler gibiydi ama söylenecek söz bulabilen de olmadı. Sokak kapısının ardında eller öpüldü. Kimi kapının dışında bekliyor, kimi içeride ayakkabılarını giymekle meşgul. Kadının başı önde, alnını kaşıyordu, kendi kendine mırıldanırken belli belirsiz ne dediği duyuldu.

“Bir şey anlatacaktım ben, bir şey vardı da neydi...”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aristoteles’ten Orta Çağ’a Tersine Çev..William Egginton
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

30 Kasım 2025

Cynthia Ozick ile Hayatındaki Kitaplar..

Okumaya dair en erken anım Andrew Lang’ın Lang Masalları. Mavi, sarı ve eflatun rengi olanlar. Bir de Grimms Masalları’nın bozulmamış versiyonları. “Ağaçlar bulvarı” gibi çağrışım yapan ifadeler, yer yer ortaya çıkıveren ve artık kullanılmayan çekici deyi..

Devamı..

Zamansız Notlar

Cüneyt Ayral

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024