Kendime vereceğim bir iyi bir de kötü haberim var. Mahkeme, sanık Ayşe Telli’nin kasten adam öldürme suçundan hükmüne... İyi haber, az sonra bir kız çocuğu doğuracağım. sanığın hastane raporlarında belirtilen gebeliği göz önünde bulundurularak... Kötü olan ise birkaç saat sonra idam edileceğim. idamın doğumdan sonraki ilk kuşluk vakti gerçekleşmesine karar verilmiştir...
Tak!
***
Dokuz ay önceydi. O gün de hava tıpkı şu an olduğu gibi serindi. Fabrika çıkışında bindiğim servis köyün engebeli yoluna girmediği için girişte inmiş, kalan birkaç yüzmetrelik yolu yürümem gerekmişti. Çocukken bu yolda babamla yürürken korkardım hep. Yolu her iki taraftan kuşatmış kestane ağacının yapraklarından ıslık çalan rüzgarlar, geceleri dallarının arasına sıkışan yıldızların çırpınışı, gölgelerin birbiriyle olan kavgası içimde tarifi imkansız bir ürperti oluştururdu. Yüzüm her buruştuğunda korkma kızım derdi babam:“Doğa insana zarar vermez. İnsandır, insana en büyük zararı olan.” Söylediklerinden bir anlam çıkaramaz, korkmaya devam ederdim. Nereden bilebilirdim ki yıllar sonra, yirmi yaşımın sonbaharında, babasız geçen üçüncü yılımın sıradan bir perşembe gününde, onun, yani babamın o sözlerinin anlamındaki derinliğinde boğulacağımı...
Ey zaman geçme dur biraz!
Gece inmemiş, ruhum hırpani yüzlü adamların kaba saba elleriyle paslı bir arabaya konulup kestane ağaçlarının arkasındaki tepenin yamacından meçhuller çukuruna atılmamıştı henüz. Önce bir ses işittim. Arkamdaki gölgenin öksürüğü. Gölgeler de öksürür mü demeyin. Eğer gölgesizsen, ardına takılmış bir gölgenin yapamayacağı şey yokmuş, o gün anladım. Ses yaklaştıkça telaşlandı adımlarım. Nabzım korkuya attı. Yüzüm tıpkı küçük bir kızken olduğu gibi buruş buruştu. Elimle sağımı yokladım ama babam yoktu. Dönüp bakamadım geriye. Tam koşmaya başlamıştım ki bir el saçlarımdan kavradığı gibi ağaçların arasına çekti beni. Çığlığın her tonunu kullansam da nafile. İnsanın insana sağır olduğu anlar var, bu da o anlardan biriydi. Bağırma diyordu kısa ve tıknaz parmaklarıyla ağzıma bastırıp, şekilsiz ve uzun tırnaklarını yanaklarıma saplarken. Direnmezsem işi çabuk bitermiş. Zaten beni kimse duyamazmış. Uslu durursam yakmazmış canımı. Hem görecekmişim, bu işten ben de zevk alacakmışım. Öyle olurmuş genelde. Birkaç yumruktan sonra direncim kırıldı, sesim kısıldı. Kasabından insaf bekleyen koyun gibi kalakaldım yattığım yerde, hissiz ve kıpırtısız. Göğe baktım, yıldız yoktu. Rüzgâr dinmiş, dalında tek bir yaprak bile kıpırdamıyordu. Kuşlar yaprakların ardına gizlenmişti. Sanki evren bile az sonra yaşanılacaklara tanıklık etmek istemiyordu.
İçimde gidip geldi, gidip geldi, gidip geldi ve bir süre gitmedi. Çıkardığı iniltilerin her tonunu hatırlıyorum. Hayır hatırlamak değil bu, olsa olsa unutamamak. İnsan güzel olanı hatırlar, acı vereni ise unutamaz. Bir kıymıktır işlemiştir etine, sızlatır ince ince. Ben o yaşanılanları dün gibi unutamıyorum. Sonra elimin altında hissettiğim bir taş ve anlık gelen öfke nöbetiyle başına vurup kafatasını kırmam. Hak edilmiş bir cinnet. Cürüm yolunda yeni bir ceset.
Ey zaman dur!
Bir kadının tecavüzcü şansı olmalı. Seni kirleten gariban olmalı; kimsesiz, berduş olmalı. Olmadı şahidin olmalı. En az dört kişi. Öyle diyor gökteki. Hayır, hepsi tabiki de erkek olmalı. Kadın, cinsi latifini kollamak için ya yalancı şahitlik yaparsa! Benimki de şans ya, kadınlığımın üzerine toprak atan çok üst rütbeli bir subayın oğluymuş. Ensesi kalınmış. Kolunun ulaşamayacağı yer yokmuş. Üstelik bürokraside de mevkii sahibi dostları varmış. Vicdanı sıska kibri obez. Yani anlıyacağım yanlış adamın oğlunu öldürmüşüm. Efendi efendi becerilmediğime pişman olacakmışım. Hem ben kimmişim ki! Benim namusum oğlunun canından daha mı kıymetliymiş! Boynuma o yağlı urganı geçirmezse namertmiş. Öyle dedi sorgudayken nefret dolu sesiyle tecavüzcümün babası. Celladımın dedesi. Bunları söylerken de işkence etmeyi ihmal etmedi. Sonrası malum; birkaç göstermelik duruşma, Shakespeare’in sonelerinden fırlamış avukatlar ve onların asılsız iddiaları, ardından verilen idam kararı ve hamileliğim öğrenilince onun doğum sonrasına ertelenmesi.
Dokuz ay on gün. Adaletin anneliğime biçtiği süre...
Başlarda direniyor insan, haksızlık bu diyor, asamazlar beni, her şey ortada, idama kadar elbet gerçekleri birileri görecek diye düşünüyor. Ama adalet arayan birini kimsenin görmeyip, herkesin sadece baktığını öğrenince umudu tükeniyor insanın. Bunca insan nereye bakar? Üstelik çarpı iki göz! Bizim deli Hatice’den sonra zaten umudumun boynu büküldü, ruhumun feri söndü. Ah bahtı gözleri gibi güzel olmayan Hatice... Daracık pencereden günde yalnızca kırk dakikalığına koğuşa uğrayan güneşin ışınları gözlerine vurduğunda, mavinin her tonu toplanırdı bakışlarında. Çoğu kez dalar giderdik o maviye, denizi hatırlatırdı bize. Özgürlüğü... O kadar iyi kalpli, saf ve kaygısızdı ki şeytan bile uğramaya acır uzaklaşırdı yanından. Oysa hikâyesi renksiz. Siyahlardan olma bir yazgı. Yıllar evvel oğlunu almışlar elinden. Sarısını. Öyle derdi geceleri bir kabustan diğerine uyandığında. Sarının her tonuna aşinaydı iniltileri. İnsanı ağlatan ilahi bir ses. Zamanla aklını yitirmiş. Yollara vurmuş kendini. Yalnızca delilere özgü bir cesaretle yürümüş kar kış demeden. Kamyoncusu, berduşu, hatta bekçisi, polisi durur mu? Durmamışlar. Gözlerinin mavisine girmişler. Ve her giren suyunu biraz daha bulandırmış, kirletmiş. En sonunda da dayanamayıp şah damarından öpen birinin kesmiş şah damarını.
Şah mat...
Önce idam dediler, sonra akıl hastası. Ardından da tedavisi yapıldıktan sonra idamın gerçekleşmesine hüküm verdiler. Öldürmek için tedavi nasıl bir şeydi? İnsanlar ölenin çektiği acıdan zevk mi alıyordu mesela? Daha mı acımasız olmalıydı ölmeler? Eğer öyleyse defalarca acı çekerek ölmüştü Hatice, sarısı kucağından alındığından beri her an her nefes. Üç ay önce astılar Hatice’yi. Son sözü ‘sarım’ olmuş, bir de dünyaya metelik vermez gülüşü. Öyle dedi gardiyan. Hatice’den sonra kendi ölümümü kabullendim. Asmak için deliyi tedavi edenler, akıllıya ne yapmazdı...
Ey zaman!
İçimde kendi katilimi büyüttüm. İşleyeceği cinayetten habersiz bir katil. Boyu suç aletinden küçük. Onu ben büyüttüm sabırla. Kendi kanıma aşerdim bol bol. İçtim de kana kana. Doğu’nun ağıtlarındandı ninnilerim, en gamsızı bile kederlendirip gözünden birkaç damla yaş akıtacak seslerden olma ninniler. Zamanla şiştim. Sanki evrenin tüm haksızlığa uğramışlarının ahları, feryatları birleşmiş de içime içime giriyordu. Acılardan olma bir karın, tüm anaların yorgun ağrıları. Tekmeler. Aramızda bir deri parçası vardı. Hayır, bu olsa olsa olmamışlığın ördüğü duvar. Ne onun tekmeleri yıkabildi bu duvarı ne de benim tırnaklarımla kazıyıp açtığım oyuklar. Memelerimse boş. Verecek bir sütüm dahi yok. Gizli gizli kestim uçlarını hiçlikle bilediğim hançerle, akıttım bir kısmını damla damla. Kalanı gözpınarlarımdan taştı, beyaz, bembeyaz.
Dur!
Dün gece rüyamda gördüm onu. Cennet’imi. Ona bu ismi verdim. Cennet. Dalgaların dörtnala olduğu bir gecede, gövdesi denizin içinde kalmış bir zeytin ağacıydı. Tüm dalları susuzluktan kurumuş, sadece tek bir zeytindalı yeşil. Anne kuruyorum dedi. Konuşamadım. Denizin içinde gövden, neden içmiyorsun suyu diyemedim. Dilim tüm gizlerin yaratıcısı tarafından mühürlenmiş. Hissetti anlatılmamışlığımı. Bir gün nasılsa bu deniz bitecek ne anlamı var yeşermenin dedi, dalıyla sahilde tek başına duran kuşu göstererek. Bak anne Butimar kuşu, o da denizin birgün kuruyacağını düşündüğünden içmiyor sudan, kaygımız gibi yazgımız da aynı. Panikledim, gözyaşlarımı serptim dallarına. Daha da kurudu. Son kalan zeytindalının da ölmesiyle tiz bir çığlıkla uyandım. Bir rüyadan diğerine. Hangisi kâbus?
Her gün her an öldüğümü sandım. Yanıldım. Aslında ben öleli çok olmuştu. Bahçeme dalıp ayrıkotlarının tohumlarını ektikleri gün yazgıları belirlenmişti güllerimin. Öldüm, teşhis için kızımı bekliyordu hayat. Peki ama Tanrı çocuklarına analarını neden kırdırırdı?
Ey!
Şimdi, Marmara poyrazının kıyılara sürüklediği dalgaların keskin rahiyasının küçücük bir delikten sızıp, on iki metre kareye sığmaya çalıştığı gecede, ve henüz ben hayata sığamamışken, kendime vereceğim bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber, az sonra bir kız çocuğu doğuracağım. Gözleri kömür karası, bakışları karanlığın içinde kanat çırpan mum gibi olacak. Saçları bana benzer mi bilmem ama benzerse dalga dalga, çetin rüzgarları korkusuzca gerdanından öpüp sakinleştiren siyah saçlara sahip olacağı kesin. Kötü haber ise birkaç saat sonra idam edilecek olmam. Önce suyum gelecek. İnsan kendi suyunda boğulur mu? Boğulacağım. Sonra? Sonra tıpkı o gün cürüm sokağında olduğu gibi ıssız tepelerin ardından gelen hırpani yüzlü adamlar, adaletin direğine tutunamayan ruhları gömmekten irin tutmuş elleriyle beni musalla taşına yatıracak. Ikın diyecekler, nefes al ver. Aldığım nefesi içimde tutacağım, verirsem son nefesim olacağını bilmenin direnciyle. Bağıracağım. Bütün dünyevi olasılıkları tüketmişçesine haykıracağım. Doğma kızım biraz daha dayan, dayanmalısın, bu geceyi atlatırsak bir gün daha taşıyabilirim seni içimde diyeceğim. Ama sesim kulaklara yabancı kalacak. Belki, ah kızım neden beni bu kadar ölmeye yakın tanıdın diyecek zamanım bile olmayacak.
Boğazına dolanan kordon benim yağlı urganım, gözüne değen o ilk ışık benim karanlığım, ciğerlerine dolan ilk nefes, kesilen nefesim, ilk ağlayışın, susuşum olacak.
Ey zaman geçme dur biraz!
Tamam da ne zamana kadar?






