Bayılıyordu Neyzen Tevfik’e. Gün boyu hırsız katil peşinde koştuğu, akşam da yorgun düşüp iki duble rakı içtikten sonra sızıp kaldığı için, ancak sabahın bu erken saatlerinde bir şeyler okumaya vakit bulabiliyor, uzunca bir zamandır da eli hep Neyzen’in şiirlerine gidiyordu. Son dönemde beklenmedik bir şekilde arkadaş olarak düşünmeye başladığı Aktar Riyazî Efendi birkaç gün önce, “Evladım, yeter artık şu terbiyesiz herifin şiirlerini okuduğun, başka şair mi yok yahu?” diyerek Behçet Hoca dediği birinin (neydi soyadı, düşündü, hatırlayamadı) iki kitabını zorla ödünç vermişti.
İncecik kitapların ikisini de baştan sona okumuş ama Neyzen’den aldığı tadı alamamıştı. Evet, güzel ve dokunaklıydı şiirler ama o dizelerde yaşayan küçük insanları biraz fazla iyi, fazla masum bulmuştu. Mesleği icabı, bu küçük insanların yeri geldiğinde, yeri gelirse nasıl canavarlaşabildiğini iyi biliyor, kimsenin sadece iyi olmadığına, herkesin kendi içinde iyi ve habis, masum ve suçlu, çeşit çeşit insanlar barındırdığına inanıyordu.
Dışarısı hâlâ karanlıktı. Kapının tam önündeki sokak lambasının solgun ışığında ince ve halsiz yağmur damlaları gördü. Kahvesinden bir yudum aldı. “Hâsılı nev-baharını sikeyim!” dedi. Kendi kendine gülmeye başladı. Bayılıyordu Neyzen Tevfik’e!
“İşe giderken Riyazî Efendi’ye uğrayayım da şu şiirde bilmediğim kelimelerin anlamlarını öğreneyim,” diye düşündü. Güldüğü dizenin hemen öncesinde geçen “andelib-i nizâr” ifadesini merak ediyordu. “Hatta çıkıp şimdi gideyim, çoktan açmıştır dükkânı.” Sabahın bu saatinde kimse elli gram köfte baharı almak için sokağa çıkmayacaktı elbet, ama karısı öldüğünden beri yalnız yaşayan Riyazî Efendi’nin evde oturmaktan hep kaçındığını, o küçücük, loş, hoş kokulu aktar dükkânında biberiye ve zencefil çuvallarıyla kitaplar arasında çok daha mutlu olduğunu biliyordu.
Çiseleyen yağmura karşı ceketinin yakasını kaldırarak on dakika hızla yürüyüp camlı kısmında “Aktar Riyaziye” yazılı kapının önünde durdu. Geçmişle gelecek arasındaki bağlantı yırtılıyormuş gibi bir gacırtı çıkaracağını bildiği kapıyı tam itmeye hazırlanırken bir hışırtı duyar gibi oldu. Döndü. Arkasından yürüyüp geçmiş olan bir adamın birkaç metre ileride soldaki sokağa saptığını gördü. Adam sanki hafifçe topallıyor, ayaklarından birini ıslak kaldırım taşlarına tam da basmak istemez gibi gidiyordu. Sağ bacağında bir gariplik vardı ama ne olduğu alacakaranlıkta belli olmuyordu. Tam gözden kaybolmak üzereyken sol cebine soktuğu elinden yere bir şey düştü. Düz ve dikey bir hat çizerek değil, sağa sola salınarak düştü, bir kâğıt parçası olsa gerekti. Komiser koşturdu, köşede yerde gerçekten de küçük bir kâğıt parçası gördü, eğilip aldı. Kafasını kaldırıp baktığında adam ortadan kaybolmuştu.
Dönüp dükkâna girdi ve kapının hemen içinde duran Riyazî Efendi’yle burun buruna geldi. Her ikisi de şaşkınlıklarını dile getirebilmek için kapı gıcırtısının bitmesini beklemek zorunda kaldı, bittiğindeyse zaten durumla barışmışlardı.
“Hoş geldin evladım, yataktan mı düştün?”
“Yoo, ben hep böyle erken kalkarım da, size uğramak ilk bugün aklıma geldi.”
“İyi ettin. Gel güzel bir çay içip güne bir selam verelim. Selamımızı almaz, verdiğimizin farkında bile olmaz ama biz yine de üstümüze düşeni yapalım.”
“Yapalım,” dedi komiser. Dükkânın arkasındaki kapıdan iç odaya geçtiler. Köşede, kitap raflarıyla kaplı üç duvardan ikisinin birleştiği yerde küçük bir taburenin üzerindeki ispirto ocağında çay demleniyordu. Odadaki tek ışık kaynağı çaydanlığın altındaki titrek mavi alevden ibaretti. Burunlarına önce yoğun çay kokusu çarptı, sonra bu koku öbür odadan gelen baharat, ot ve tohum kokularıyla birleşti, bambaşka ve adı olmayan bir şeye dönüştü. Çaylarını aldılar, ihtiyar aktar köşedeki mecalsiz koltuğuna, komiser ahşap taburelerden birine oturdu.
İlk yudumunu alacakken komiserin bardağı dudaklarının hemen önünde birden duruverdi: “Kâğıda bakmayı unuttuk yahu!” dedi.
“Ne kâğıdı oğlum?” sorusuna cevaben elini cebine attı, çıkardığı kâğıt parçasına baktı:
Âlemin bağ-zârını sikeyim,
Sünbül-ü verd-ü nârını sikeyim,
Andelib-i nizârını sikeyim,
Hâsılı nev-baharını sikeyim!
“Hay allah, bu değil; size soracağım sorular bunlar.” Tekrar arandı, öbür cebinden bir kâğıt parçası daha çıkardı. “Hah,” dedi, “bu işte.”
“Oğlum ne soruları, ne kâğıdı, ne oluyor?”
Çayının ilk yudumunu nihayet içti. Önce sormak istediği kelimeler olduğunu, sonra da hayalet gibi arkasından geçip kaybolan adamı anlattı.
“Ne yazıyor peki adamın düşürdüğü kâğıtta?”
Komiser nemli ve buruşuk kâğıdı yanındaki taburenin üzerinde parmaklarıyla ütüleyip düzeltti, okudu:
“Vuslat 1579 mah., cuma günü, saat mütekelles. Ne demek şimdi bu?”
“Cuma günü, 1579 mahallede, saat mütekelles’te buluşacağız demek. Gel gör ki ben doğma büyüme Üsküdarlıyım, burada 1579 diye bir mahalle yok. Günün hiçbir saatine de mütekelles denmez, ne Üsküdar’da ne de başka yerde. Malum, biz saatleri rakamlarla belirtiriz.”
“Mütekelles ne demek?”
“Hiç.”
“Nasıl hiç?”
“Hiç. Yok öyle bir kelime.”
“Haydaa.”
İkisi de düşüncelere daldı. Zaman zaman bakışarak sessizce çaylarını yudumladılar.
“Mütekelles,” diye mırıldandı Riyazî Bey.
“Buyur?”
“Mütekelles. Saat belirttiğine göre bunun bir rakama denk düşmesi gerek.”
“1579 ne peki?” dedi komiser.
“Onun da bir mahalle adı olması gerek ama değil.”
“Yani rakam kelime olmalı, kelime de rakam olmalı. Olmalı da, nasıl olacak?”
“Gördün mü? Güne selam verelim diyorduk, daha ağzımızı bile açamadan o bizim yüzümüze kahkahayı patlattı.”
İkinci çaylarını yarılamışlar, komiser saatine bakmaya başlamıştı ki dış kapının gacırtısını ve dükkâna giren birinin bir şeye takılarak sendelediğini duydular. İhtiyar, “Bu saatte gelen müşteri hayra alamet değildir,” derken iç kapı aralandı, bir polis memuru kafasını içeri uzattı, gözleri yarı karanlığa alışınca, “Komserim, hemen gelmeniz gerek,” dedi.
≈
Tenezzül Bahçesi’ne niye bahçe dendiğini anlamak kolay değildi. İki sokağın birleştiği yerde oluşan küçük üçgen alana karpuz yeşili iki salıncak, pas rengi bir de tahterevalli konmuş, adına bahçe denmişti. Salıncaklar dışında hiçbir yeşillik, tek bir ağaç, tek bir yaprak yoktu. Üçgen alanın bir kenarında hiçbir şeyi hiçbir şeyden ayırmayan, neyin kalıntısı olduğu belli olmayan yüksekçe bir duvar, diğer iki kenarında ise biri depreme dayanıksız olduğu için boşaltılmış olan iki apartmanın penceresiz duvarları vardı. Duvarların birinde “Buraya çöp dökenin...” yazıyor, öbüründe bir kömür parçasıyla çizilmiş eğri büğrü futbol kalesinin hemen üst tarafında “Top oynamak yasaktır” tabelası duruyordu.
Müstakil ve anlamsız duvarın önüne birikmiş kalabalığın içinde komiser yanındaki memurlara, “Dağıtın şu kalabalığı,” dedi, yerde bir kan havuzunun içinde yatan cesedin çevresinde üç dört defa ağır ağır yürüdü, sonra eğilip ceplerini aradı, ne kimlik, ne para, hiçbir şey bulamayınca kalktı, gözleri yerleri tarayarak duvarın arka tarafına geçti. Orada bir süre etrafına bakındıktan sonra geri geldi.
Duvarda yaklaşık insan boyu seviyesindeki büyük kan lekesini inceledi. “Ulan, kafasını duvara vura vura öldürmüşler herifi.”
Cesedin yanına diz çöktü, tepeden tırnağa inceledi. Ayakkabıları fark etti. Sağ ayaktakinin tabanıyla topuğu soldakinden üç dört santim daha kalındı.
“Aksak! Sabah arkamdan geçen adam!” diye düşündü.
Düşündü ama emin olamadı. Bir daha ceplerini aradı adamın. Ceketin sol cebinde parmak tırnağı boyunda bir kâğıt parçası buldu, çekti aldı, baktı. Boş! Tam küfür edecekken kendi cebindeki kâğıdı hatırladı, çıkardı, kâğıtları yan yana yere koydu. Zevkinden çığlık atacaktı neredeyse: Küçük parçacık öbür kâğıdın köşesine yapboz parçası gibi oturuyordu. “Evet, sabahki hayalet bu herif,” diye mırıldandı, “ama bu da bir şeyi çözmüyor ki! Kimlik yok, yüzü çarşamba pazarı gibi, tanınacak halde değil.”
Bir saat önce kendisinin yürüyerek geldiği sokaktan aşağı bir polis memuru koşturdu, yanında nefes nefese durdu, “Komserim,” dedi, “Aktar Bey sizi çağırıyor. Önemliymiş.”
Cesedin başında bekleşen polislere gerekli talimatları verdi, yürüdü gitti.
≈
Riyazî Efendi dükkânın önünde bekliyordu komiseri. “Evladım,” dedi, “sen gittikten yarım saat sonra biraz hava almak için dükkânın önüne çıktım. Baktım, çam yarması gibi bir adam, sol şakağından dudağının kenarına kadar kötü dikilmiş bir yara izi, herif korku filmlerinden çıkıp gelmiş sanki, bir o kaldırımda bir bu kaldırımda yere bakarak bir o yana bir bu yana yürüyüp duruyor. Tekin değil bu herif diye düşündüm, dükkâna giriyordum ki, Amca, diye arkamdan seslendi. Sabah bu kaldırımları süpürme âdetin var mı? dedi. Yok, dedim. Peki, bu sabah dükkânına giren oldu mu? dedi. Olmadı, daha çok erken, dedim. İyi, bu kaldırımlarda bir kâğıt parçası filan gibi bir şey çarptı mı gözüne? dedi. Çarpmadı, dedim. Biraz daha dolandı, bir selam bile vermeden bastı gitti.”
“Bir ceset, bir ayı, ne olduğu anlaşılmayan bir kâğıt parçası! Oyun mu bu, ne oluyor yahu?”
“Oyun mudur nedir bilmem ama anlaşılmayan bir şey yok.”
“Sabah gösterdim ya size, vuslat, mütekelles filan yazan kâğıdı.”
“Biliyorum evladım hangi kâğıttan bahsettiğini.”
“Onu diyorum işte.”
“Anlaşılmayan bir şey yok evladım, çözdüm ben onu.”
“Ne?”
“Çözdüm. Zor bir şey değilmiş. Ebced hesabı kullanmışlar, o kadar.”
“Ne hesabı?”
“Ebced hesabı. Gel, içeri girelim, göstereyim sana.”
Uzun uzun anlattı Riyazî Efendi: “Her harfin bir rakam değeri vardır. Biri ölür, biri doğar, ordularımız önemli bir yeri işgal eder, her neyse işte, önemli bir olay olur, şair bir mısra yazar, mısradaki harflerin değerini toplayınca o olayın tarihi çıkar. Tarih düşürmek denir.”
“Allah allah!”
“Bak, bu özellikle hoşuna gidecek senin. Neyzen Tevfik öldüğünde yıllardan 1953, Necmeddin Okyay tarih düşürmüş: ‘Aldı gitti neyini, Neyzen Tevfik meded.’ Rakamları topladığın zaman 1953 ediyor. Bir de buralarda Pire Mehmet diye biri yaşarmış, 1948’de öldüğünde, ‘Sıçradı gitti Pire ahirete’ diye tarih düşürmüş Okyay.”
Komiser gülerek, “Tamam, anladım,” dedi, “bize ne faydası var ama bunun?”
“Olmaz mı? Kâğıda ilk baktığımızda sen, Rakam kelime olmalı, kelime de rakam olmalı, dedin ya, ben de sen gittikten sonra oturdum, bir yandan kâğıda bakıyorum, bir yandan çay içiyorum, bir yandan da aklımdan kelime rakam, kelime rakam, kelime rakam diye geçiyor. Birden dank etti, nasıl bağlanır kelimeyle rakam birbirine? Ebced hesabıyla! Mütekelles’in rakam değerini hesapladım, 915 çıktı. Tamam, diye düşündüm, saat olabilir, dokuzu çeyrek geçe.”
“Vay be!”
“Vay ki ne vay! Sıra geldi 1579’u çözmeye. Bu da bir mahalle ismi olmalı. Ama rakamdan kelimeyi çözmek daha zor. Üsküdar’ın mahallelerini deneyeyim dedim. Doğup büyüdüğüm mahalleyle başladım: Toygartepe’yi bir hesapladım ki heheeeyt, tam 1579 çıktı! Yaşım ve cüssem uygun olsa valla çayda çıra oynayacaktım dükkânın ortasında!”
Komiser cebinden kâğıt parçasını çıkardı, okudu: “Vuslat Toygartepe mah., cuma günü, saat 9.15. Oldu be, vallahi oldu! Allah senden razı olsun. Ben bu akşam saat 9’da Toygartepe’yi polise boğarım, adamı ve buluştuğu kişiyi bulur, meseleyi çözeriz.”
“İyi de evladım, adam öldü. Rabbiyle buluşmuştur belki, başka kimseyle buluşacağı yok.”
Komiserin yüzü buruştu, “Evet,” dedi, “evet. Sıfıra sıfır, elde var sıfır.”
İkisi de kara kara düşünürken dış kapı gacırdadı. Birisi dükkâna girdi, bir şeyleri devirdi, devirdiklerini toplarken çıkardığı sesleri dinlediler, sonra kapı aralandı ve bir polis memuru, “Bulduk Komserim,” dedi.
“Neyi buldunuz?”
“Yüzünde yara izi olan adamı. Ölüsünü bulduk daha doğrusu.
≈
Komiser bir buçuk saat sonra dükkâna döndüğünde Riyazî Efendi yerinde duramıyor, merakından hop oturup hop kalkıyordu.
“Evet, dinliyorum,” dedi.
“Öyle kuru kuru anlatamam.”
“Tamam tamam, demleniyor. Sen başla hele bir.”
“Aklıma geldi de, bizim mektepte okuduğumuz tarih kitabına göre, 1579 Osmanlı’nın duraklama döneminin başlangıcı sayılıyordu.”
“Ne zaman bitiyordu dönem?”
“Bilmem, onu hatırlayamadım.”
“Daha bitmedi evladım, biteceği de yok. Sen onu bırak da sadede gel lütfen.”
“Senin yaralı yüzlü adam iki sokak ileride oturuyormuş, camiye doğru. Komşuların dediğine göre bir saat önce eve gelmiş, karısı evdeymiş, az sonra iki el silah sesi duymuşlar. Kapıyı kırdık girdik ki...”
“Dur, tahmin edeyim. Zor değil zaten. Bir kurşunu karısının şakağına sıkmış, birini kendine.”
“Niye sıkmış bu kurşunları peki? Madem her şeyi çözmüşsünüz, onu da söyleyin bari.”
“Niye sıkmış olacak evladım? Besbelli.”
“Niyeymiş?”
“Aksak adamla kadın buluşacaklar, koca da buna uyanmış. Önce gitmiş sevgiliyi bulmuş, Tenezzül Bahçesi’nde halletmiş. Sonra da kadına kıymış. Bildim mi?”
Sabah kalktığından beri komiserin aklında dolanan kara bulutlar dağılmış gibiydi. “Yarısını bildiniz, yarısını bilemediniz,” dedi. Elini sevinçli bir hareketle cebine attı.
“Yatak odasında kadının yastığının altında şu kâğıdı buldum.”
“Ne diyor oğlum, ne diyor?”
“Vuslat ne zaman sevgilim, ceylan gözlüm, ok kirpiklim?”
“Tamam işte! Bu sabah bulduğun, benim de çözdüğüm şifreli kâğıt kadının bu soruya yazdığı cevap. Öyle değil mi?”
“Evet, öyle.”
“Neyi bilemedim o zaman?”
Komiserin keyfine diyecek yoktu: “Araya girmeyecekseniz söyleyeyim.”
“Sustum. Söyle.”
“Peki. İçeri girdik ki adam oturma odasının ortasında yerde yatıyor. Yüzünün yara izi olmayan yarısı yok olmuş. Sizin gibi biz de önce kadını öldürmüştür diye düşündüğümüz için her tarafı aradık. Ne başka bir ceset var ortalıkta ne de kan lekesi.”
“Ee?”
“Döndük adamı inceledik. Kalbinin üzerinde bir kurşun deliği! Bir iki santimden sıkılmış.”
“Yani kadın adamı öldürmüş?”
“Evet. Önce öldürmüş, sonra doymayıp bir tane de kalbine sıkmış. Ve çekip kapıyı gitmiş.”
Çayına uzanırken, “Yani kocası sevgilisini öldürmüş, kadın da kocasını,” dedi Riyazî Efendi. Çayını içti, “Allahım,” dedi, “neler yaptırıyor aşk insana!”






