Yetmişlerindeydi kadın. Zamanın dokunamadıklarından. Dinç, dimdik yürüyor, gri gümüş saçları nazik topuzundan usul usul akıyordu yüzüne. Gözlerini kapkara gözlüklerin ardına gizlemişti. Mezarın üstü kapatılmadan ayrıldı kabristandan. Kızı da, güzel torunu da durduramadılar onu, canlı adımlarla uzaklaştı. Ardında bıraktı kırk küsur yıllık yol arkadaşını, duasını beklemeden.
Arabasına binince çabucak bir sigara arandı, yaktı. İçine çekti aşkla zehri. Müziğin sesini sonuna kadar açıp hızla uzaklaştı oradan. Son yolculuğuna uğurlamadığı adamın en sevdiği notalar arabanın içine avaz avaz döküldü. Nereye gittiğini bilerek sürdü arabayı. Kırk yıldır biliyordu er ya da geç bu vaktin geleceğini. Kırk yıldır biliyordu bu vakit geldiğinde ne yapacağını. Sigarasında derin derin soluklandı.
“Güle güle adam. Bak gittin işte. Ağlamadım senin için. Bir tek damla yaş dökmedim. Kendime sözümdü, tuttum.
Bahçeli bir evin önünde durdurdu arabasını, kendini de… Soluklarının yavaşlamasını bekledi bir süre. Ahşap kapının eski oymalarında oyalandı bir vakit, zile bastı.
Kendi yaşlarında, gümüş saçlı, uzun boylu bir adam karşısında durmuş, kederden acımış gözleriyle kadına bakıyordu. Sakin ve dümdüz bir sesle, “Bitti,” dedi kadın. “Her şey bitti. Yüzyıllık yalan bitti. Sizin için ettiğim yemin bitti. Aşkınız bitti. Günahınızdan azat edildim bugün. Korkma, dök gözyaşlarını dilediğince, az önce sevgilini toprağa verdim.” Adam ağlıyordu sessiz çığlıklarla, tek kelime çıkmadı ağzından.
Neredeyse uçarak çıktı kadın kapıdan.






