Refah ve değer algınızı geliştirmenin en iyi ve en kolay yolu bakış açınızı değiştirmektir: Kendinize daha az, başkalarıyla bağlantı kurmaya daha fazla odaklanın.
Filozofun teki bir bara girer. Barda sürekli takılmakta olan kişi ona sorar: “Hayatın anlamı nedir?” O filozof benim ve bu, insanlar benim filozof olduğumu ilk öğrendiğinde bana ilk yönelttikleri soru. Bana o kadar çok soruldu ki bir cümlelik hazır cevabımı oluşturdum bile. İlk olarak bunun, hayatın anlamıyla değil, hayatın içindeki anlamla ilgili olduğunu açıklayacağım. Bu, iki kısımdan oluşuyor. İlki: Hayattaki anlamı yakalamak, kendinizi diğer insanlar için anlamlı kılmaktan geçer.
Bu kadar basit.
Hayatınız, siz diğer insanlara yardım edip özel bir an paylaştığınızda anlam kazanır. Hayatlarımızın başka insanlar için anlamlı olduğunu düşündüğümüzde kendi yaşamlarımızdaki değeri görebiliyoruz. Evrenin kendisi sessiz olabilir, ancak dostlarımız, ailemiz, meslektaşlarımız ve içinde bulunduğumuz toplum, hayatlarımızı sesi, enerjisi ve canlılığıyla doldurur.
Değerimizi en çok bilen kişiler aynı zamanda bizi en çok önemseyenlerdir. Filozog Antti Kauppinen’in öne sürdüğü gibi: Bizi gerçekten seven insanlar için yerimiz doldurulamazdır, biri çocuğuna hediye alabilir ancak bu el yapımı bir hediyeyle aynı değere sahip olmayacaktır. Yakın ilişkilerde özel bir yer kaplarız, yalnızca var olmamız yeterlidir.

İnsan doğası hakkında bir şeyi kesin olarak biliyorsak o da insanların sosyal hayvanlar olduğudur. Profesör Roy Baumeister ve Mark Leary, 1995'te Psikolojik Bülten’de yayımlanan “Ait Olma İhtiyacı” adlı makalelerinde psikoloji alanında geniş çapta kabul gören bir tez haline gelen iddiada bulundular: “Bir yere ait olma ihtiyacı en temel insan dürtüsüdür.” Gruplar halinde yaşamak ve birbirimize bakmak üzere evrim geçirdik, bu nedenle güçlü sosyal ilişkiler kurma içgüdüsü, insanlığımızın derinliklerinde yatıyor.
Ancak sosyal doğamız, insanları önemsemekten ibaret değildir. “Ben” değil, “biz”e yönelmek doğamızda var. Yakın bir ilişki içinde olmak, psikologlar tarafından “benliğe başkalarını dahil etme” durumu olarak tanımlanmıştır. Gerçekten de nörolojik araştırmalar, kendimiz ya da sevdiğimiz biri hakkında düşünmenin yabancı birini düşünmekten daha çok beynimizi uyardığını gözler önüne serdi. Beyin sosyal olmak için programlanmıştır ve insanlar, diğerleriyle birlikte yaşamak üzere tasarlanmıştır.
Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty'nin açıkladığı gibi: “Karşılıklı iş birliği içerişindeyiz. Bakış açılarımız birbirine karışıyor ve ortak bir dünyada var oluyoruz.” Her ne kadar Batı bireyciliği, benlik ve ötekiler arasında özellikle net sınırlar koymayı alışkanlık haline getirmiş olsa da benliği diğerlerinden bu kadar ayırmak kültürel başarı olarak görülür, yani benliğimizin dışında yer alır.
Bize yakın olanların iyiliğini, kendi refahımız kadar önemsiyoruz. Bazen, ebeveyn-çocuk ilişkisinde olduğu gibi, bir çocuğun refahını bizimkinden daha fazla umursayabiliriz.
Hangi bilimsel alana bakarsak bakalım – biyoloji, nörolojik araştırma, evrimsel araştırma, sosyal psikoloji, davranışsal ekonomi, hatta primat araştırmaları – başkalarıyla yakın ve ilgili ilişkiler kurma ihtiyacımızın kanıtlarını buluruz ve bu ilişkilerde benlik ve öteki arasındaki sınır silikleşmeye başlar. Araştırmalar, ilişkilerin gerçekten bizim için önemli bir anlam kaynağı olduğunu gösterir.
Florida Eyalet Üniversitesi'nden araştırmacı Nathaniel Lambert, bir grup lisans öğrencisinden “hayatı onlar için en anlamlı kılan şeyleri seçmelerini” istediğinde, ankete katılanların üçte ikisi aile bireylerinden birini seçti. Arkadaş kategorisi, hayatı anlamlı kılan şeyler arasında ikinciydi. ABD'deki Pew Araştırma Merkezi, dört bin Amerikalıdan hayatlarına anlam katan şeyleri kendi ifadeleriyle anlatmalarını istediğinde benzer sonuçlar elde etti: Yüzde 69’u aileyi seçerken yüzde 19’u yakın arkadaşlarından bahsetti.
Diğer araştırmalar da benzer olarak bir kişinin ailesine ve arkadaşlarına yakın hissetmesinin hayatta anlam aramasıyla ilişkili olduğunu ve “gerçekten ait olduğunuzu hissettiren” insanları düşünmenin hayata daha fazla anlam yüklemeye yol açtığını göstermiştir. Aile, arkadaşlar ve diğer yakın ilişkiler hayata yüklediğimiz anlamın en önemli kaynağıdır.
Bunun tersi de doğrudur: Sosyal çevrelerde dışlanmak değersiz hissetmeye neden olur. Örneğin, araştırmacı Tyler Stillman ve meslektaşları, ilk izlenimlerle ilgili bir araştırma yapmak için bir grup öğrenciyi görevlendirdiler. 108 öğrenci, kendilerini tanıtan birkaç dakikalık video kaydetti. Araştırmacılar, daha sonra söz konusu videoları diğer öğrencilere gösterdiler ve video yapımcılarıyla tanışmak isteyip istemediklerini sordular; öğrenciler onlarla tanışmak istemediğini söyledi. (Gerçekte hiç kimse videoları izlemedi; araştırmacılar video yapımcılarına reddedildiklerini söyledi.) Bu araştırmanın sonuçları şaşırtıcı değil. Videoları yapanlar hayatlarını, diğerleri tarafından başarısız olarak değerlendirildiği – bir nevi dışlandıkları – için daha değersiz gördü.

Ancak hayatın anlamının kaynağını görmek için araştırmalara ihtiyacımız yok. Üç çocuk babası olarak günlük hayatımdaki anlamlı anlara odaklanmam yeterli – işten sonra eve gelmek, en küçük çocuğumu kucağıma almak, beş yaşındakiyle bilek güreşi yapmak, yedi yaşındakiyle konuşmak. Bu tarz anlar çok özeldir. Partnerimle paylaştığım özel anlar da öyle. Gözlerimizin içine bakıp, evet işte âşık olduğum insan, diye düşünürüz. Liste böyle devam eder: Eski dostluklar, meslektaşlar, ebeveynlerim. Sizin için de böyle olduğunu düşünüyorum.
Modern dünyada insanların birbirleriyle güçlü ilişkiler kurma şansı vardır. Bunun güzelliği, hangi anlam kaynaklarının hayatımızda en fazla öneme sahip olacağını seçme özgürlüğümüzün olmasıdır. Ne yazık ki bu hem bir nimet hem de bir lanettir. Modernleşme ve bireyciliğin toplum ve aidiyet anlayışımızla ilişkisi karmaşıktır. Bazı topluluk biçimleri azalırken, diğer biçimler artmaktadır. Atalarımız gibi yaşam boyu bir topluluğa bağlı kalmıyoruz, ancak bizimle benzer düşünen insanlardan oluşan topluluklara katılma şansı yakaladık.
Bununla birlikte, eğer hayatlarımızı daha anlamlı kılmak istiyorsak toplum biçimlerini güçlendirmek için birlikte çalışmalıyız. Anlam bağlanmakla ilgilidir. Refah ve değer algınızı geliştirmenin en iyi ve en kolay yolu bakış açınızı değiştirmektir: Kendinize daha az, başkalarıyla bağlantı kurmaya daha fazla odaklanın.
Sebastian Vettel'in en genç Formula 1 dünya şampiyonu ve sonra dört kez şampiyon olmasından birkaç yıl önce doktoru Aki Hintsa ona bir parça kâğıt ve bir zarf verdi. Kâğıtta şöyle yazıyordu:
Görev: Hayatınızdaki en önemli kişilerin isimlerini ve neden önemli olduklarını yazın.
Vettel istenileni yaptı ve mektubu mühürledi. Hintsa mektubu saklamasını talep etti ve ekledi: “Başarı kapını çaldığında ve birçok insan hayatının bir parçası olmak istediğinde bu mektuba bak, gerçek arkadaşlarının kim olduğunu hatırla ve onlarla zaman geçirmeyi unutma.”
Dr. Hintsa bu alıştırmayı birçok insanla çalışırken kullandı. İnsanlardan birkaç aylığına ıssız bir adaya gitseler yanlarına ne alacaklarını yazmasını istedi.
Siz de düşünün: Yanınıza ne alırdınız? Sizin için değerli olan insanları tanımlayabiliyor ve onlarla zaman geçirmenin hayatın anlamı olduğunu düşünüyor musunuz?
Seçtiğiniz insanları belirledikten sonra onlara ne kadar zaman ve enerji ayırdığınızı düşünün. Dahası, onlarla etkileşimlerinizi düşünün: Onlarlayken kendiniz gibi mi davranıyorsunuz? Dürüst müsünüz?
Hintsa’nın müşterileri, kariyerleri için anlamlı aile ilişkilerini ve dostluklarını sıklıkla ihmal eden çok sayıda çalışkan ve başarılı bireyleri içeriyordu. Örneğin bir iş yöneticisi, karısını ve çocuklarını lüks tatillere egzotik yerlere götürme alışkanlığına sahipti. Orada, çocukları çeşitli maceralara, karısını ise spaya gönderirdi. Ailesini “oyalarken” ofisten uzak da olsa uzun saatler çalışıyordu.
Bu arada bir gerçekleşirse büyük bir sorun yaratmaz, ancak bu davranış alışkanlığa dönüşürse hayatının büyük resmi açısından sorunlu hale gelir. Çocuklar macera ister ve eşler iyi bir spa gününü takdir edebilir, ancak bu lüksleri kazanmak ailevi yakınlığı kaybetmek anlamına gelirse hiçbir egzotik tatil, gergin bir ebeveyn-çocuk ya da evlilik ilişkisini düzeltemez.
Hintsa’nın hem atlet hem de yönetici müşterileri için sunduğu tavsiyeler aynıydı: Sevdiğiniz kişilerle zaman geçirmek öncelik listenizde en üstte olmalıdır.
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Ted Ideas)






