Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Eylül 2021

Öykü

Defne

A. Mehtap Sağocak

Paylaş

2

0


İki katlı taş binanın sırtını dayadığı çam ormanından gelen akşam esintisi, bahçedeki defnenin dallarında asılı olan rüzgâr çanlarının şarkısını başlatmıştı. Bahçedeki uzun tahta masaya kurulmuş olan sofraya son dokunuşları yapıyordum. Gözüm az ilerdeki kameriyede hafif bir hırıltıyla uyuyan Rezzan’a ilişti. Kaykıldığı minderlerin üzerinde içi geçmişti belli ki. Elinin emeği örgü battaniyesini alıp üstünü örttüm. Romatizmaları artık en ufak bir sıcaklık değişiminden etkileniyor, hele şu sonbaharın habercisi günlerde, eklemlerindeki ağrılardan çokça şikâyet ediyordu. Yılların yorgunluğu, Behiç’in yokluğunun verdiği keder ve yalnızlıkla birleşip, hızlı bir yaşlılığa sürüklemişti o canlı, neşeli, hareketli kadını. Bahçenin yanan loş ışıkları altında Rezzan’ın yüzünü inceledim. Eskiden kumral dalgalarla omuzlarına dökülen saçları iyice incelmiş ve beyazlamış, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Hafta sonu için konaklamaya gelen misafirler yemeğe inene kadar, Rezzan’ın yanı başındaki koltuğa oturdum, kucağıma sıçrayan kedinin tüylerini okşarken, hatıralara kapıldım gittim.

Kendimi bildim bileli, Rezzan ve Behiç vardı benim hayatımda. Daha doğrusu ben onların hayatındaydım. Ellerine doğmuşum. Nasıl ki ağabeyim büyüyene kadar bu komşu evden çıkmadıysa, ben de onların kızı gibi büyümüştüm. Ağabeyimden farkım, sadece çocukluğumda değil, hayatımın her döneminde onlarla süre giden bağımdı. Ergenliğim, genç kızlığım, okul hayatım, yetişkinliğim de onlarla geçti benim.

Yaşadığımız yer, güneyin en değerli beldelerinden biridir. Bereketli tarım toprakları, ılıman iklimi, doğal güzelliklerinin yanı sıra, uzun sahil şeridi ve arkeolojik alanlarıyla önemli bir turizm bölgesidir. Sadece yerli ve yabancı turistlerin değil, şehirlerden kaçıp, doğaya dönük yalın bir hayatı seçen beyaz yakalıların, sanatçı ve entelektüellerin de yaşamak için tercih ettiği bir yerdir burası. Biz buranın toprak sahibi varlıklı köylülerindeniz. Babam, sessiz, çalışkan, kendi halinde bir toprak insanıdır; annem ise buranın yerel hayatı için yoğrulmuş bir ev kadını.

Behiç ve Rezzan’ın evimizin yanındaki arsayı alıp, burada evlerini inşa etmeleriyle ve İstanbul’daki gösterişli, hareketli, bir o kadar da yıpratıcı hayatlarını terk edip, buraya yerleşmeleriyle başlamış ilişkimiz. Benim çocukluktan itibaren bildiğim, üst düzey bir şirket çalışanından, esmerleşen teni, nasırlı elleri, çiçekli gömlekleri, parmak arası terlikleriyle bohem bir doğa insanına dönüşmüş olan Behiç ile köy yaşamını kolaylıkla benimsemiş, becerikli, sıcakkanlı, hareketli ve oradan oraya koşturan bir Rezzan’dır. Yaş farkı vardı aralarında, çocukları yoktu. Zaman içinde evlerini büyütüp, bir butik otele dönüştürmüşlerdi. Turizm işini sevmişler, emek vermişler, ev sıcaklığında bir hizmet anlayışıyla, kısa zamanda takdir gören, başarılı bir işletme yaratmışlardı.

Evden kaçıp bu bahçede Behiç ve Rezzan’la geçirdiğim eğlenceli zamanları, oynadığım oyunları öyle çok severdim ki! Burası, bizim evden farklıydı. O zamanlar çok ayrımına varmasam da, sevildiğim, korunduğum, eğitildiğim, değer verildiğim bu atmosfere doğru çekiliyordum adeta. Bana ağabey, abla, teyze, amca filan dedirtmediler hiç; onlar benim için hep Behiç ve Rezzan oldular. İkisi de dışa dönük, dost canlısı, kültürlü, eğlenceli, sevgi dolu insanlardı. Her yerden müşterileri vardı; büyük şehirlerden, eğitimli, seçkin zevkleri olan insanlar ve çokça da yurt dışından araştırarak, seçerek gelen doğa düşkünü, rahatlık ve samimiyet arayan turistler.

Büyüdükçe onların yaşantısına iyiden iyiye dahil oldum. Bahçe işlerinde Behiç’e yardım ederdim. Hatta şimdi büyük bir ağaç olan ve kokusu bahçeyi saran defneyi, bahçeye beraber dikmiştik. “İşte şimdi iki tane Defnemiz oldu. Can suyunu sen ver bakalım. Adaşına çok iyi bak, ömrü uzun olsun,” demişti Behiç, o gün. Rezzan’a da mutfakta yamaklık yapardım. Muhteşem mezeleri, ün salmış lezzetli bir eli vardı. Bütün tariflerini yıllar içinde almaya çalıştım, ama yine de onun yemeklerinin lezzetine ulaşmam zor. Yurt içinden, yurt dışından gelenlerle iletişim kurmaya da başladım büyüdükçe. Pratik bir İngilizceye sahip oldum, ister istemez. İlk seyahatlerimi Behiç ve Rezzan’la yaptım, ailelerini, dostlarını tanıdım. Yaşama dair çok şey öğrendim onlarla beraberken. En önemlisi de birbirini seven bir kadın ve erkeği, aşkın davranışlarla ve sözlerle ifadesini ve hayattaki yansımasını gördüm. Bir çocuk için ne önemli bir öğreti!  İlk bisikletimi, ilk bilgisayarımı Behiç aldı bana. Üçümüz birlikte yüzmeye gider, tekneyle gezer, Behiç ile dibe dalardık. Rezzan’la resimler boyar, el işi sanatsal ürünler yapardık. Derslerimle onlar ilgilenir, okul durumumu takip ederlerdi. Ergenliğe geçişimdeki özel durumumu, ilk erkek arkadaşımı kendi ailemle değil, onlarla paylaşmıştım ilk kez. Behiç ve Rezzan’ın öğüt, uyarı ve önerileri çok değerliydi benim için, dinlerdim onları. Orada bir odam bile olmuştu zamanla, kalırdım istediğimde. Hasta olduklarında da çorbalarını ben pişirip, onlarla ben ilgilenirdim. İki farklı hayatım, iki farklı ailem vardı benim. Kendi köy evimde, parçası olduğum, köy hayatının konularının, eşyalarının, dilinin, giyiminin, uğraşlarının kodladığı, köklerimi işaret eden hayat; komşu evde ise sanatın, edebiyatın, tarihin, siyasetin konuşulduğu, davranış şekillerinin, konuşma tarzının, yeme, içme, eğlenme kültürünün farklılaştığı, beni dönüştüren başka bir hayat. Gelen misafirler, ilk başta beni Behiç ve Rezzan’ın kızları sanırdı. Tüm albümlerim onlarla yaşadığım günlerin anılarıyla dolu, gardırobum, kitaplarım, alışkanlıklarım, zevklerim beni bugün ben yapan her şey onların dokunuşunun izleridir.

Benim onlara olan düşkünlüğümün ve onların beni çocukları gibi sahiplenişlerinin –iki aile arasında ilk günden kurulan dostluk ve güven ilişkisine rağmen– annemle babamı nasıl etkilemiş olabileceğini düşünürüm zaman zaman. Babam bana çok düşkündü ama duygularını belli eden bir insan değildi. Beni paylaştığı için içerliyor muydu acaba? Annem ise tanıklık ettiği farklı hayat tarzlarından etkilenir,  uyum sağlamayı ister, bunun için çabalardı. Şimdi daha iyi değerlendirebildiğim gibi, bu kendiyle meşgul olma durumu içinde benim üstüme çok düşmezdi. Ağabeyim de alışık olduğu çevresinden uzaklaşmak istememiş, en yakın üniversitede ziraat alanında eğitim alıp, baba işini sürdürme kararı almıştı.

Behiç ve Rezzan buraya, hiçbir eş, dost, akrabaları olmadan, sadece bu coğrafyaya duydukları aşk ve kent yaşamının öğüttüğü hayatlarına bir isyan duygusu ile gelip yerleşmişlerdi. İyi ki de burayı seçmişler diye şükreder, kaderin onları benim için buraya gönderdiğine inanırdım. Beni dünyaya açmak için, geleceğime ışık tutmak, yaşamımda kendi seçimimi yapma cesareti aşılamak için; kadın kimliğimin farkına varıp, yolumu aydınlatmak için gelmiş olmalılar diye düşünürdüm. Nitekim üniversite çağına geldiğimde, onlar yön verdi geleceğime. “Ne olmak istiyorsun bakalım Defne?” diye soranlara hep “turizmci” diye cevap verirdim. Çünkü görüp, bildiğim, içinde bulunduğum bu hayatın ötesine dair pek bir bilgim ve hayalim olmadığı gibi, çok da iddialı bir öğrenci değildim. Behiç de, “Defneciğim, turizmci olacaksan bunun için de en iyi eğitimi alman gerekir. Bak sen diplomanla geldiğin gün, sana teslim ederiz bu işletmenin yönetimini, biz de keyfini süreriz emekliliğin,” derdi yarı şaka yarı ciddi. Benim de, ailemin de aklına yatan bir fikir oldu bu. Günü geldiğinde, Behiç ve Rezzan’ın girişimiyle, planlamasıyla İsviçre’de turizm otelcilik okumak üzere yurt dışına gittim. Ailemi ikna etmek biraz zor olmuştu, ama benim hevesime ve yoluma engel olmak istemediler, kabul ettiler ve imkânlarını seferber ettiler. Behiç ve Rezzan’ın dünyanın birçok yerinde dostları olduğu gibi İsviçre‘deki arkadaşlarını da devreye soktular ve orada da gözetimimi ve konforumu sağladılar. Diplomamla, yurtdışından döndüğümde bu bahçede yapılan yemekli kutlamayı ve hepimizi saran gurur ve mutluluğu asla unutamam.

Fenerlerin aydınlattığı bahçedeki masanın etrafında Behiç ve Rezzan, annem, babam, ağabeyim ve nişanlısı ve şeref konuğu olarak ben yerlerimizi almıştık. Sofra Rezzan’ın muhteşem yemekleriyle donatılmıştı, fonda hafiften bir caz müziği çalmaktaydı. Ayağımızın altında davetsiz misafir kedilerden biri dolaşıyor, gökyüzünde mehtap tüm görkemiyle ışıldıyordu. Behiç’in üstünde safari bir şort, yine parlak renkli çiçekli bir gömlek vardı. Son dört yılda saçlarındaki beyazlar artmış, gözlerine yuvarlak çerçeveli bir gözlük eklenmişti. Rezzan ise yine üzerinde etnik desenli bol elbiselerinden biriyle neşeyle ortalıkta koşturuyor, biraz kilo aldığı ve göz kenarlarındaki çizgilerin arttığı görülüyordu. Ben de eski çelimsiz, köy kızı değildim. Değişmiştim. Kızıl gölgeli kısa saçlarım, moda giysilerimle, tavır ve konuşmalarımla uğurladıkları kızdan farklı bir havayla dönmüştüm. Ama onlara olan sevgim, bağlılığım aynıydı. Onlar benim Behiç ve Rezzan’ımdı. Öyle özlemiştim ki! Behiç sordu. “Ee Defne, İsviçre’yi, okulunu, arkadaşlarını anlat bakalım. Dönmekten memnun musun? Özledin mi buraları?” “Özlemez miyim! Hem de çok özledim. Oralar bakımlı, düzenli, güvenli şehirler. Okulum da dünyanın sayılı turizm otelcilik okullarından biri, zaten biliyorsunuz. Dünyanın değişik ülkelerinden arkadaşlarım oldu. Rüya gibi bir dört yıl geçirdim ve işte döndüm. Her şey için hepinize çok teşekkür ederim. Sizler olmasaydınız, bana bu fırsatı sunmasaydınız, hayal bile edemezdim ben bunları,” derken hem kendi anneme babama, hem Behiç ve Rezzan’a minnetle bakıyordum. O akşam herkes duygusaldı, yedik, içtik, sohbet ettik. Beklenen soruyu Rezzan sordu. “Defnem, diplomayı aldığına göre, işle ilgili bir planın, girişimin var mı?” diye ağzımı aradı. Ben de içimdeki arzuyu söylemekten geri durmadım: “Aslında bazı başvurularım oldu, özellikle İstanbul’daki büyük bir otelden cevap bekliyorum Rezzan’cığım. Olursa, çok iyi bir deneyim ve referans olur benim için ve doğrusu İstanbul’da yaşamak istiyorum,” dedim. Bir anlık bir sessizlik oldu. Sanki herkes orada kalacağıma hazırlamıştı kendini de bir anda hayalleri yıkılmış gibi hissettim ama Behiç hemen, “Tabii kızım, diploman çok değerli, İstanbul gibi bir metropol sana çok farklı fırsatlar sunar. Çalışmak, kazanmak, yükselmek en doğal hakkındır. Hep bu yollardan geçtik. Daima arkandayız, biz buradayız,” dedi. O anı, o konuşmayı, o duyguları bugün gibi hatırlıyorum.

Sonrasındaki on beş yıl, İstanbul’da hırsla çalıştım. Güzel bir semtte, hayalini kurduğum bir evim, çevrem, hayatım oldu. Turizm sektöründen biriyle hızlı bir evlilik yaptım ama yürütemeyip iki yıl içinde ayrıldım. İyi kazanıyor, iyi yaşıyordum. Kaptırmış gidiyordum. Memlekete seyrek gidiyor, ailelerimin iyi haberlerini almakla yetiniyordum. Sonra bir gün annemden Behiç’in hasta olduğunu, tedavi sürecinin zorlu geçtiğini ve durumunun iyi olmadığını öğrendim. Kendileri bana bir şey söylememişlerdi, belli ki bilmemi istememişlerdi. Görüntülü konuşmalarımızda da hissettirmiyorlardı ama ben değişimi fark ediyordum. İçim acıyordu. Ama işlerimi yoluna koyup, izin alıp gidene kadar Behiç yoğun bakımlık oldu. Memlekette geçirdiğim o izin günlerim hayatımın en zor günleri olarak belleğime kazılıdır. O acı son veda; gözyaşlarıyla uğurladığımız Behiç babamı, köy mezarlığındaki çam ağacının altına defnedişimiz; hatıraların yâd edilişi; dualar ve Rezzan’ın çaresiz yalnızlığı… Onu o bahçede anneme, babama, komşulara emanet edip İstanbul’a döndüğümde benim için her şey değişmişti. Ve bir yıl içinde İstanbul defterini kapatıp, toparlanıp eve döndüm. İşte buradayım. Rezzan’layım, bu butik oteli işletiyorum ve vaktiyle onların tercih ettiği ve aslında zaten benim olan bu doğal ve yalın hayattaki mutluluğu yaşıyorum. Annem ve babam da yanı başımda; ağabeyim, yengem ve torunlarla beraberler, keyifleri yerinde. Bu bahçede yaptığımız ve hayalini kurduğumuz o gelecek gerçek oldu işte ama ne yazık ki Behiç bizimle değil.

Rezzan inleyerek uyanırken: “Offf her yerim tutulmuş, hava da serinlemiş iyice. Defne?... Ne yapıyorsun burada kızım, misafirler inmedi mi yemeğe daha?” diye sordu bana bakarak. Gülerek sırtını sıvazlıyorum. “Yok Rezzan’cığım, gelirler birazdan. Zaten çoğu misafir ayrıldı bugün, tek bir aile kaldı. Sakin olacak bu akşam, o yüzden de Tim’i davet ettim yemeğe,” dedim. Yüzüme manidar bir bakış attı. “Hani şu sokağın başındaki evi alan İngiliz fotoğrafçı mı?” diye sorunca, “Evet, birkaç kez karşılaştık, hoş biri. Sen de tanı istiyorum,” dedim, imalı bir tonda. Ellerimi tuttu, “Davet ettiğine göre özel biri olmalı. Çok sevindim kızım. Bizim çocuğumuz olmadı ama eksikliğini hiç hissetmedik, çünkü sen vardın ve sevginle hayatımızı doldurdun. Ama senin bir ailen ve çocukların olsun çok isterim. Hadi hayırlısı, tanıyalım bakalım şu Tim’i,” dedi. Gülümsedim ve konuya bir virgül koyup, “Hadi sen de kalk, toparlan, geç sofraya, her şey hazır” dedim. “Semizotu salatasının sosunu koydun mu, nar eklemeyi unutmadın değil mi?” diye sordu sofrayı kontrol ederken. “Merak etme şefim, her şey tam öğrettiğiniz gibi,” diyerek arkasından boynuna sarıldım Rezzan’ın. O sırada çıkan ani bir esintiyle, artık kocaman olan defne ağacının kokusu sarıverdi tüm bahçeyi, çocukluğumun tatlı hatıraları gibi...

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhsan Oktay Anar romanının özellikleriSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Livia Gershon

13 Ekim 2025

Nasıl Modern Diktatör Olunur

Şu an demokratmış gibi görünse de otokratik rejimle yönetilen ülkelerde, çoğunluğun yanı sıra bir de yüksek eğitimli ve bilgi bir alt grup var. Yirmi birinci yüzyılın diktatörleri önceki yüzyıllardaki seleflerinin aksine muhalif sesleri doğrudan şiddet kullanarak değil, d..

Devamı..

Kahvaltı Takımı Seçiminde Nelere Dikka..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024