Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Ocak 2023

Öykü

Doğum Günü

Gaye Keskin

Paylaş

4

0


2022

Dün gece telefonuma gelen mesajın ardından bu sabah saat sekizde kendimi yabancı bir kafenin ahşap ayaklı, mavi sandalyesinde otururken buldum. Arada geçen süre öylesine bulanık ki mesajdan sonra gece uykuya daldım mı yoksa hep mi uyanıktım, bilmiyorum. Şimdi, garson uykulu gözleriyle ve dudaklarında gevelenen, henüz cümleye dökülmeye hazır olmayan kelimeleriyle başımda beklerken, siparişimi az sonra vereceğimi çünkü birini beklediğimi söylüyorum. Garson öteleyebildiği bir siparişin umarsızlığıyla yanımdan ayrılıyor. Ben kalan bu boşluk anında o birini düşünüyorum ve düşünürken, tırnaklarımın kenarında ne zamandır peyda olan ancak inatla dokunmadığım şeytan tırnaklarını koparıyorum. Yere düşen deri parçalarını kahverengi mokasenlerimin ucuyla masanın altına ittiriyorum. Ne gerek vardı, diyorum ayaklarımı üst üste atıp bacaklarımı sağa sola sallarken, Bunca zaman sonra konuşmaya ne gerek vardı?

Öyleyse neden geldin, diyen sesini duyuyorum, pes perdeden, kendinden emin. Elini omuzuma koyuyor, yeşil protez tırnaklarını omuzumdaki çillerde gezdiriyor: Ne güzel bronzlaşmışsın. Cevap vermiyorum. Masanın diğer tarafındaki sandalyeye oturuyor.  Sarı saçları çıplak omuzlarına, oradan da kırmızı bluzunun üzerine dökülüyor. Portföy çantasını masaya bırakıp elini havaya kaldırmaya hazırlanırken garson yanı başında bitiyor. Birbirlerine bakıyorlar. Garsonun gözleri onun güzelliği karşısında iki faltaşına dönüyor, ağzı kulaklarını aşıyor. Buyurun efendim, diyor nezaketine nezaket ekleyerek, size ne takdim edeyim? Güzelliğinin farkında. Hafifçe kıkırdıyor. İncecik parmaklarını saçlarının kıvrımlarından geçirip garsonun eline dokunuyor. İki papatya çayı, diye cevaplıyor, İkimiz de severiz. Sonra flörtöz bakışlarını yere eğiyor. Garson ayaklarının ucunda sekerek yanımızdan ayrılıyor.

***

1982

Bu kez sancı çok, dedi kadın. Bacakları aralıktı. Karşısında ilk kez gördüğü erkek bir jinekolog: Önceki iki doğumumda böyle sancı görmedim, sanki içimde dört kollu bir canavar geziyor.  

Bir saat sonra kucağında iki bebek. Biri kız, biri erkek. Doktor bacaklarının arasındaki yırtığa dikiş atarken memelerinden süt, gözlerinden yaş sızdı. İğne etine battıkça, üçüncü çocuğunu beklerken dördüncüyü de kucağında bulmanın şaşkınlığıyla dudaklarındaki gözyaşını emdi. Oğlanı sağ, kızı sol memesinin ucuna yasladı.

Doktor odadan ayrıldıktan sonra hemşire refakatçisinin olup olmadığını sordu. Kadın iki oğlunun başında bekleyen kocasını düşündü. Ardından köydeki annesini sonra da çürümüş kefenindeki kayınvalidesini. Yok, dedi, Yalnızım. Hemşire onu iki küçük bebeğiyle bırakıp yanından ayrıldı. Kadın kucağındaki bebeklere baktı: Memeleri, dikişleri, boşalan rahmi sızlıyordu. Sonrasında yaşayacaklarından habersiz, hayatının en zor ânının bu olduğunu düşündü.

***

Papatya çayından ilk yudumu alıyor, İyi ki doğdun, diyor, Doğum günün kutlu olsun. Çay onun yutağından inerken benim etimi yakıyor. Senin de, diyorum. İyi ki’m yok. Kırk yıl ha, diyor sarı saçlarında parmaklarını dolaştırırken, Zamanın cebi delinmiş de oradan düşmüşüz gibi değil mi? Her şey sanki dün gibi.

Birkaç kısa an beliriyor gözlerimdeki perdede. Hepsi birbirinden kötü, hepsi birbirinden unutulası: Beni neden çağırdın? Ne konuşmak istiyorsun?

Dili, kırmızı bir mermeri andıran dudağının parlaklığında geziniyor. Gözkapakları kahverengi gözlerini yalayarak kapanıyor, açılıyor. Omuzları dik, memelerinin çatalı ortada. Dirseklerini ahşap masaya dayayıp iki elinin parmaklarını birbirine geçiriyor: Eskiden birbirimize hediye verirdik, hatırlıyor musun? Hatırlıyorum. Ama ona hatırladığımı söylemiyorum. Başımı iki yana sallıyorum.

Bir müddet susuyoruz. Benim çayım soğuyor, onunki yenileniyor. Nihayetinde sessizliğin zırhını delen o oluyor. Portföy çantasının kapağını kaldırıyor, içinden ekru kalın bir zarf çıkarıp avuçlarıma bırakıyor: Nikah davetiyem. Orada olmanı istiyorum. Gözlerinden hınzır bir pırıltı geçiyor. Tırnaklarını zarfın yüzeyine sürtüyor. Dişlerimin kamaştığını hissediyorum.  Bir de, diyor, Bir de bana borcun vardı. Artık ödemeni istiyorum.

Önce zarfa, sonra ona, sonra da ansızın kastettiği şeyi anlayarak kasıklarıma bakıyorum.

***

Oğlan ve kız beş yaşlarına geldiklerinde oğlanın isteği üzerine annenin yaptığı çikolatalı pastanın mumunu aynı anda, el ele üflediler. Dönüp birbirlerine içtenlikle gülümsediler. Bu onların evinde pek de görülür bir şey değildi.

Aynı batında doğduklarını bilmeyen anlamazdı. Oğlan iriydi. Saçları siyah, teni buğdaydı. Kız çelimsizdi. Saçları sarı, teni beyazdı. Kız, oğlanla oynamak için peşinden ayrılmaz, onun ittirip kaktırmalarına ses etmezdi. Oğlan her fırsatta kızın saçını çeker, etini cimcikler, tırnaklarını gözlerine bastırırdı. Kızın ilk kelimesi gel, oğlanın ilk kelimesi git’ti.

Anne onların birbirlerine tebessümlerini izlerken bunları düşündü ve hemen sonra gözyaşlarını elinin tersi ile kurulayıp sabahtan masanın altına koyduğu hediye paketlerini çıkardı. Biri pembe öteki mavi. Anne mavi paketi kıza, pembeyi erkeğe verdi. İkisinin de yüzündeki gülümseme büyüdü. Anne onların saçlarını okşadı, minik ellerini öptü ve sonra şöyle fısıldadı: Hadi, şimdi birbirinize hediyelerinizi verin.

Kız küçük ellerindeki hediye paketini kardeşine uzattı: Al. Oğlan pembe paketi sıkı sıkıya tuttu. Akan göz yaşlarının ardından kızın buğulu gözlerine baktı: Onu almam. Bunu da vermem! Kız küçük ayaklarını sandalyeye vurmaya, kırmızı dudağını büzüp ağlamaya başladı: Ver, o benim! Oğlan pembe paketi masanın altına attı, sonra kızın saçlarını parmaklarına doladı: O benim! Pembe benim! Onun içindeki oyuncak bebek de benim!

Kız oğlanın elinden kurtulup masanın altına kaçtı. Pembe pakete sıkı sıkıya sarıldı. Oğlan peşi sıra gitti. Ver, dedi, Onu hemen bana ver. Kızın omuzları küçüldü, boynu yavru bir kuş gibi omuzlarının arasına gömüldü. Oğlanın gözlerinden hınzır bir parıltı geçti. Bana bir bebek borcun var, dedi, Şimdi olmasa da bir gün mutlaka ödeyeceksin.

***

Çantasından el kremini çıkarıyor, yavaş yavaş parmaklarını, ellerini, dirseklerini kremliyor: İkimiz de biliyoruz ki içinde çürüyen o rahim benim işime yarayabilir. Doğurmuyorsun etmiyorsun, Allah bilir sevişmiyorsundur da. Evlilikten hemen sonra aşılama yaptırırız. O süre içinde ben sana bakarım. Bebek doğunca da kendi yoluna gidersin. Bir şey söyleyecek oluyorum, susturuyor: Anne karnında vulvamı, süt bezlerimi, östrojenimi sen çaldın. Şimdi bir bebeğe annelik yapma şansını bana vermen lazım.

Saçmalıyorsun, diyorum, aklıma başka bir şey gelmiyor. Zaten burada ne işim var ki? Neden gelip onu görme eziyetine katlandım yine. Neden ezip parçaladığı çocukluğumun hesabını sormam gerekirken üzerimde tepinmesine izin veriyorum. Neden onun kötü tanrısı olmaktan kurtulamıyorum.

Anne olmak istiyorum, diyor düşündüklerimi çiğneyerek, bu benim de hakkım.

Benim rahmimle mi, diyorum, yüzündeki tek tanıdık yere, gözlerinin en içine bakarak. Bunu neden yapayım?

***

Oğlan ve kız dokuz yaşlarında. Akşamki doğum günü partilerine hazırlanıyorlar.

Kız belden aşağısı volanlı, ince askılı kırmızı bir elbise giydi. Sarı saçlarını topladı. Ayaklarına siyah, rugan ayakkabılarını geçirdi. Annesinin makyaj dolabından bordo rujunu aşırıp yüzüne biraz da allık sürdü.

Oğlan annesinin aldığı mavi gömleği ve bej rengi pantolonu giydi. Omuzlarına uzanan saçlarını limon suyuyla kabarttı.

Birlikte aynanın karşısına geçtiler. Ne kadar çirkin olmuşsun, dedi oğlan. Hiç yakışmamış o elbise sana. Kız aynadan dil çıkardı: Sen kendine bak. Babama benzemişsin. Sen de bizim sokak itlerine benzemişsin, dedi oğlan, Çıkar şu elbiseyi de sana nasıl giyilmesi gerektiğini göstereyim.

Kız, kendi isteğiyle soyunmazsa oğlanın elbiseyi üzerinde parçalayacağından emin, utana sıkıla yeni büyüyen memelerini sakınarak çıkardı. Oğlan heyecanlandı. Önce mavi gömleği sonra bej rengi pantolonu üzerinden sıyırıp attı. Kırmızı elbiseyi kızın elinden aldığı gibi üzerine geçirdi. Elbise dardı. Fermuarı yukarı çekememiş, askıları da omuzlarına geçirememişti ama umurunda değildi. Ayakkabıları da, dedi kıza, Onları da ver. Kız ruganları ayaklarından ağlayarak çıkardı. Elbisem yırtılacak, dedi. Çocuk onu duymadı. Ayakkabıların parlak yüzeyinde kendi yansımasına baktı.

Kapı önce bir sonra iki kere peş peşe tıklatıldı. Kız ve oğlan birbirlerinden gözlerini kaçırdı. Anne kapıyı açtı. Önce karşısında yalnızca pembe külotuyla duran kızına sonra da kırmızı elbisenin içindeki oğluna baktı. Annenin yüzüne bildiği bilmediği tüm cehennemlerin ateşi doluştu. Büyük oğlanlar ardındaydı. Her şeyi görmüşlerdi. Ağızlarında geveledikleri birkaç kelimeyi duydu anne, sonra kendini odaya attı, kızın yüzüne bir tokat çarptı. Zorla giydirmiş çocuğa, dedi, İddiaya mı ne girmişler. Kız konuşacak olunca bir tokat daha attı. Yoksa o niye giysin, dedi anne. Büyük oğlanlara döndü, Madara edecek gördünüz mü oğlanı?

İki abi usulca, hiçbir şey demeden oradan ayrıldı. Anne kızın yüzündeki makyajı sildi. Dolaptan hem kızına hem oğluna birer mavi gömlek çıkardı.

***

Üzerimdeki mavi gömleğe, kumaş pantolona, mokasenlere bakıyorum. Sonra yeniden ona dönüyorum: Bana neden papatya çayı söyledin? Ben papatya çayı sevmem ki.

İç işte ne olacak, diyor ilgisizce, Sanki konumuz bu.

Evet aslında bu, benim adıma her şeye karar vermeniz. Gözlerim ellerime, oje değmemiş tırnaklarıma kayıyor: Bana bunu neden yaptınız. Bana bunu nasıl yaptınız?

Sana ne yaptık? Sana kim ne yaptı? Konumuz bebek, dağıtma konuyu.

Karşısında oturuyorum ama artık orada değilim. On ikinci doğum günümüzdeyim: Saçlarım kısa. Elbise, etek giymem annem tarafından yasaklanmış. Üzerimde siyah kumaş bir pantolonla beyaz sıfır yaka bir tişört. Yatağımın üzerinde oturmuş ağlıyorum, bana benzemeyen bir ben doğurmak zorunda bırakılmanın sancılarını çekiyorum.

O, odaya giriyor. Saçları benimkilerden biraz uzun. Üzerinde benimkilerle aynı kıyafetler. Aynada önce kendine sonra bana bakıyor. Hiç öpüştün mü, diyor. Soruya hazırlıksız yakalanıyorum: Ne? Bir çocuk var, diyor, Hani şu yan sınıftaki sarışın oğlan. Onunla öpüşsene. Çocuğu anımsıyorum. Arada bakıştığımızı, gözlerimizi birbirimizden çekingence kaçırdığımızı hatırlayıp kızarıyorum. Hayır, diyorum, Olmaz. Öpüş, diyor, Sonra da onun dudaklarını bana getir. Direnemiyorum ona. Çocuğa gardımın düşüklüğünden mi ona karşı olan güçsüzlüğümden mi bilmiyorum. Önce o çocuğu sonra da dudaklarımda onun ıslaklığıyla koşup kardeşimi öpüyorum.

Bir gün sonra, kendimi annemle yatılı okul yolunda buluyorum. Sonraki tüm doğum günlerim yalnız. Hiçbirinde mum üflemiyor, pasta kesmiyorum.

Annemin durmadan yinelediği sözler yanıyor kulaklarımda şimdi: Senden ayrı olmalı, diyor, Abileriyle büyümeli. Etrafında özendiği bir kız değil, erkekler olmalı. Sabret. O iyileşsin, seni eve geri alacağım.

O hasta değil, diyorum, Bu yüzden hiçbir zaman iyileşmeyecek.

Yıllar geçiyor.  Büyüyorum. Yalnız, yapayalnız.

Elim karnımın üzerinde şimdi. Rahmimin üzerinde.

Sanki ölüme gittin, alt tarafı kız yurduna gittin. Keşke senin yerine ben gidebilseydim. Keşke senden daha çok kadın olduğumu görebilseydin.

Kulaklarımı ona tıkamalıyım. Garsona sesleniyorum: Bana bir çilekli pasta, tek bir mum tek bir servis. Bir de siyah çay lütfen.

Protez tırnaklarını ahşap masaya vuruyor: Eee?

Pastam geliyor. Garsonun elinde iki mum. Bir pembe diğeri mavi. Hangisi, diyor garson. Pembeyi alıyor, pastamın üzerine koyuyorum. Garson mumu yakıyor, ikimizin dudakları uzanıyor, üfleyen ben oluyorum. Gülümsüyor. Kaybeden birinin gülümsemesi değil bu. Savaşı bırakmıyor, ben de bırakmıyorum. Çatalımla pembe kremadan bir parça alıp ağzıma götürüyorum.

Gardım yüksek. Zafere çok yakın olduğumu hissediyorum.

Bakışlarımızı birbirine vurdurmadan, kafenin içindeki yabancıları izliyoruz. Aramızdaki gerilimi inceltmenin yolu bu. Zamanı eğip bükmenin, zamana biraz daha zaman eklemenin yolu bu.

Derin bir soluk alıyor. Kaçamak bir bakışla süzüyorum onu. Duymak istedikleri ve söyleyeceklerimi düşündükleri arasındaki tutarsızlıkta savruluyor. Düşeceği zemin onu sarıp sarmalayacak mı, yoksa kemiklerini mi kıracak diye merak ediyor. Bu kez daha kuşkulu, daha çekingen, Eee, diye yineliyor. Pastanın geri kalanını ona uzatıyor, çayımdan büyük bir yudum alıyorum. İşte bitti, diye düşünürken bir şey oluyor. Göz göze geliyoruz. Gelmemeliydik. Onun gözlerindeki kendimi görmemeliydim. Omuzları çökmüş, saçları dökülmüş, yüzündeki çizgiler en derinlere oturmuş, dudağındaki deriler kuruyup dökülmüş gövdeme bakmamalıydım. Ezilip dağılan özgüvenimi fark etmemeliydim. Sonra onun altın sarısı saçlarına, biçimli omuzlarına, parlak cildine takılıp kalmamalıydım.

Dudaklarım titriyor. İçimde bir yerler sarsılıyor. Kendimi korumanın yalnızca bana yüklendiği geçmiş zamanları yürüyorum. Elimi tutmayan annemin eline, oğlunun derdiyle dertlenirken yok oluşumu fark etmeyen babama sövüyorum. Geçmişin ceplerini yokluyorum ama ona hayır cesareti bulup çıkaramıyorum. Bir şey söyleyemiyorum, ama o ne düşündüğümü anlıyor. Elimi avuç içine alıp, gözlerinden yine bana kendimi gösteriyor. İşte o anda, o pamuklara düşüyor, benim kemiklerim parçalanıyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Stieg Larsson'un yayıncısı Quercus alı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Faruk Bal

18 Mart 2025

Ferit Sürmeli: "Minimal öykü bana göre..

Bence elli kuşağının çizdiği yol haritası günümüzde de önemini koruyor. Faruk Bal: Sevgili Ferit, kitabın adından başlayalım. La Minim Rumence en azından anlamına geliyor. Bu adı verirken kastettiğin başka bir ..

Devamı..

Özge Lokmanhekim ile Hayat Apartmanı Ü..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024