Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Haziran 2024

Edebiyat

Doris Lessing’in Anıları

Erhan Sunar

Paylaş

0

0


Yaşanmış veya yaşanmamış tarihe (büyük harflerle Tarih’e) bir duygu katmanın başka bir yoludur bu ve Doris Lessing eşsiz, çoğu kez cin fikirli yaklaşımıyla olanaklarını kullanmaya bakar.

Romanlarıyla, öyküleriyle hayatı arasında bağ kurmak isteyen okurunu, bir nehir gibi akıp giden otobiyografisinde hiç eli boş bırakmaz Doris Lessing: Yaşamının başlangıcından, hatta öncesinden, aşağı yukarı Altın Defter’i yazdığı altmışlı yılların başlarına dek süren Anılar’da yazar çok bonkörce açıksözlüdür ve neyi nereden, hangi karakterini kimden, bazı rüyaları, hayalleri tam olarak hayatının nasıl bir döneminden çıkarıp, yazdıklarına “malzeme” ettiğini hiç saklama gereği duymaz. Böylelikle her seferinde bir “anahtarlı roman” okumakta olduğu şüphesini kafasından atamayan meraklı, iz süren okura çifte davetiye çıkarılmış olur: Bir yanda olduğu haliyle gerçekler, diğer yanda bu gerçekleri sarıp sarmalayan bir atmosfer, yani en doğru olan, yani kurmaca… Doris Lessing, yazarın kendi kişisel geçmişini yazmaya koyulmasının, gerçeklere ağırlık verdikçe ya da tam tersine onlardan eksilttikçe, pusuda bekleyen bir tür rezalete de yol açabileceğini daha sözlerinin başında itiraf eder, ama her itiraf gibi bu da gerisinde epey başka söz getirecektir. Gayet rahat, sorunsuz bir anlatımla karşılaşan okurun sayfaları çevirdikçe bu anıları bir roman gibi görmesinin önündeki her türlü engelin silinecek olması da yine bu anlaşmaya bir yanıyla dahildir elbette.  

Ama Doris Lessing daha fazlasını söyler ve kendi hayatlarının yazarlara ait olmadığını ileri sürer. Bu hafif bir nükte değildir: Anlatılmakta olan ister iki büyük savaş arasının yoksul yılları, bezgin bir aile çevresi isterse de Güney Rodezya’nın algısı genişlemekte olan bir kız çocuğuna işaret ettiği sosyal, ırksal veya cinsel, duygusal karmaşalar olsun; sırf paylaşıldıkları için kendiliğinden bir ağırlık edinirler. Türkü Söylüyor Otlar’da en çıplak haliyle yaklaştığı siyah-beyaz ayrımını, birinin diğerine kurduğu tahakkümü ya da Altın Defter’de benzer toplumsal sorunlarla kaynaşmış halde bulunan insanların ruhsal, tensel gerilimlerini şimdi bir de hepsinin gerçek olduğunu iddia eden bir kitaptan okumak, kafasını karıştırmayacaksa okuru ancak daha dikkatli kılar. Yazar kimi düşünce kalıplarını, kimi yaşantıları böylesine bir inatla durmadan gündeme getirdiğine göre, onlara artık gerçek olup olmadıklarına bakarak yaklaşmak da yavaş yavaş önemsizleşir ve romanların zaten yaptığını, anılar da yapmış olur: Önemli olan, bu gerçeklerden hareketle, belki de sırf hayal kurmaktır.  

doris lessing

Ve bu hayaller yazar tarafından kolaylıkla esinlendiği gibi, yine ve bol bol onun tarafından kesintiye uğratılır. “Abartılı” feminist okumalarını biraz eleştirdiği romanı Altın Defter’e on yıl kadar sonra yazdığı önsözde ne demişse, Anılar’da bir ton daha koyulaştırır ve erkeklerin baskısına maruz kalan kadınları sıklıkla haber yapan gazetelere sitem eder, bunun kötü bir sindirilme yöntemi olduğunu söyler. Annesinin İngiliz bir beyaz olarak yerli çiftlik çalışanlarının kötü beslenmelerini önlemek istemesiyle, kendisinin romancılık yaşamının ilk kadın karakteri olan Mary’e (onun hizmetindeki siyah işçilere) dönük epey çelişkili tavırlarını daha da tartışmaya açar. Özellikle ikinci cilde asıl anlamını da genişliğini de verecek olan komünizm rüyaları ve gerçekleri, diyelim İyi Terörist romanında olduğundan da tutkuyla dile getirilir, eleştirilir veya önemsenir… Doris Lessing’in enerjisiyle hayran bırakan, isabetiyle şaşırtan (bir tek feminizm okumasını acımasızca bulduğumu ifade etmeliyim), ironisiyle hep derin bir hakikate kapı aralayan böyle yorumlarının seyrekleşmeye yüz tuttuğunu bir an fark etmişsek, hemen bir an sonra yeniden karşılaşacağımıza emin oluruz, çünkü yüzlerce sayfalık bir otobiyografiyi şikâyet etmeden okumanın başka pek bir yolu yoktur: Yazar kendi hayatını kesintilerle anlatmaya devam ederken, okur olarak biz de bir tek onu değil, çok daha geniş, çok daha kalabalık başka bir dünyayı eleştirel bir bilinçle tanımaya koyuluruz –bu eleştirel yaklaşımın paylaşılıyor olması, kimin başlattığı kimin sürdürdüğü sorularını da geçersiz kılar. Kitabı iyi düşünülmüş bir kurmacaya yaklaştıran, okuru basit bir hafiye olmaktan kurtaran, ikisine de asıl saygınlığını veren bir özellik daha.  

Yazar bunların hepsini yetmişlerinin başındayken yazdığını, ama diyelim seksen beşinde olsaydı bambaşka olacaklarını ilave ediyordur. Öyleyse bahsi geçen kişilerin nerelerde, tarihlerin tam olarak ne zaman, hikâyelerin nasıl olduğunu tespit etmek, okurun çok daha az görevi olur. Belki de “daha az isteği” demeliyim: Burada yine gerçekler değil, niyetler önemlidir; yazar anılarının 1949’a dek süren ilk cildini Britanya İmparatorluğu’nun Afrika’daki zorbalığının son zamanlarına kendi yaşamı yetiştiği, bu vahşetin bir tanığı olduğu için yazdığını vurgular, biz de bu vurguyu zamanlarüstü bir ahlâk ve düşünceye vesile diye okuruz. Tarih bilmek otobiyografi okumaksa, tarihteki asıl dramı, asıl yükü görmek en dolaysız otobiyografiye bile mesafeyle bakmaktır. Stalin’in sayısız muhalifi, sayısız Yahudi’yi yok ettiğine inanmanın mı, yoksa onun bir din okulundan yetişme olduğuna dikkat göstermenin mi daha mühim oluşu, ilki Lessing yazdığı sıralarda hâlâ tartışıldığı, diğeri ise gerçeklerden bile öte bir kayıt olduğu için bu anılara aynı anda tartışmacı, spekülatif ve düşünceli bir hava katmıştır.  

Yaşanmış veya yaşanmamış tarihe (büyük harflerle Tarih’e) bir duygu katmanın başka bir yoludur bu ve Doris Lessing eşsiz, çoğu kez cin fikirli yaklaşımıyla olanaklarını kullanmaya bakar. En iyi sayfalarını, en şaşmaz tespitlerini yazarın Komünist Parti’ye üyeliği ve devamında alevlenen gergin, pürüzlerle dolu bağlılığı üzerinden okuyacağımız bu yaklaşıma göre, herhangi bir lider (diyelim Stalin) sadece metrelerce kumaşa işlenen bir figür, her köşe başında görebileceğiniz alçıdan heykeller değil, aynı zamanda tam da bu yüzden karşı çıkılacak bir olgudur ve bu mantık doğru düzgün izlenecek olduğunda tek bir kişiye, tek bir gerçeğe ve onun “yüceliğine” indirgenen lider kültü anlamsızlaşmış hale gelmeye başlayabilecektir. Bir halkın özel hayatına temas edeceğiniz dayanaklardan yoksunsanız, o halkın veya ülkenin siyaseti de içi boş sözlerden ibaret olup çıkacaktır. Kitabın bir yerinde Lessing, “Yoldaş! Yarınlara inanmanın bilinciyle…” gibi sözlerle başlayıp aslında bu yoldaş kadına hayat arkadaşlığı önermeye çalışan bazı mektuplardan işte böyle bir algı açıklığıyla bahseder: Gizlenen duygularıyla o Partili adamın gösterdiği tek şey, sol jargona ait dilin bile esneyebilmek, bir nüans kazanabilmek için her yolu deniyor olmasıdır, ama elbette adam bunun pek de ayırdında değildir. Okur bu satırları okuyunca kitabı yerden yere vuracak eğilimde biri değilse, en azından hafif bir gülümsemeyle tarihin seyrinde bir parantezin açılmış olduğunu kabul edecek ve geri kalanını yazarla ortaklaşan bir dikkatle takip edecektir – Doris Lessing’in fikirleri, ayrıntıları yakalama hüneri bu ölçüde güçlüdür çünkü.  

Sol dünyaya ait kelime haznesini biraz daha somutlaştıracak olsaydık, John Steinbeck’in (eşsiz fotoğraflarıyla belki Robert Capa’nın da) Sovyetler Birliği’nde bir restoranda tanık olup gözlerine inanamadığı bürokrasi ağına benzetmek bir çözüm olabilirdi. 1947’deki bu tanıklığa göre, ki Doris Lessing de aşağı yukarı o yılları tasvir eder, bir tür soğuk muhasebe silsilesi işleyişin kendisine dönüşmüştür. Garson siparişi deftere tek tek yazmış, mutfak yerine köşedeki muhasebeciye gidip bir de onun defterine kaydettirmiş, bu dikkatli adamdan aldığı fişi mutfağa iletmiş, orada da yeni bir kayıt tutulmuş, yemekler nihayet hazır olunca bir fiş de garsona kesilmiş, garson servisten önce bu fişi muhasebeciye vermiş, kayda geçirildikten sonra başka bir fişle yanından ayrılmış, tekrar mutfağa gitmiş ve ancak ondan sonra yemekler servis edilmiş, bu esnada sipariş edilen, kayda geçirilen ve hazırlanan yemek son bir kez not edilmiştir… Sessiz, harıl harıl bir iletişim biçimi, ve Lessing’in aldığı esrarengiz, dolambaçlı, uzun uzadıya mektuplardan, tozlu parti binalarında, derneklerde felsefe paralamaktan çok da uzak değil açıkçası. İnsan hep genişleyen anıların bu sayfalarına dalıp gittikçe, ve yazar da bir süredir araya girmemişse, ondan daha beter bir dikkatle takip ettiğini bile düşünebilir. Anılar’ın dili buralarda her şeye karşın ironiyi tek çıkar yol olarak gözetmez; çarpıtıyor olduğu ise hiç aklımıza getiremeyeceğimiz bir şeydir; yazar olagelen bir tarihi vermektedir, olması gerekeni değil. İhtiyacımız olan bilgiyse, en fazlasını almış oluruz böylelikle; içgörüyse de keza –ama sıkılmadan, ilgiyle okumayı sürdürüyorsak bunu öncelikle yazarın inatçı dürüstlüğüne borçlu olmuş oluruz.  

Peki, elimizdeki kitap bir anılar toplamı olduğuna göre yazarının “kişiselleştiğini”, merceği bir de tümüyle kendi benliğine çevirdiğini çok mu az görürüz? Verilecek en doyurucu cevabın ne aşk ilişkilerinde, ne tensel maceralarda, ne dostluklarda ne de bir sapma gibi de görülebilecek sol eleştirisinde bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz; buralarda yazar daha ziyade pratik ve atak bir akla sahiptir. Uzun bir süre devam ettiği psikiyatristinin de kurcalamasını istediği annesiyle ilişkisinde yaklaşacak gibi olduğumuz, parlamasıyla soğuması aynı şiddette olan, araya mesafeleri ve uzun seneleri alan bağlarında daha duygusal bir şeyler arama gereğini bile epey boşa çıkarır Doris Lessing: Eğitiminden daha on dördündeyken vazgeçtiğini, ilk kocasını iki küçük çocuğuyla bırakıp terk ettiğini, ikinci kocasına da elveda dediğini, oğluyla parasız ve yalnız bir hayata katlandığını ya da Birinci Dünya Savaşı’ndan ebedi bir yaralı olarak çıkmış, hep ölmeye yakın babasını, ancak çok az görüp tanıdığı erkek kardeşini düşününce, onun bunlara melankoliyle takıldığını değil, aşılacak birer engelmiş gibi hepsiyle yüzleşmeye hazır olduğunu anlarız. Daha yoğun ve sarsıcı etkilerini özellikle başyapıtı Altın Defter’de göreceğimiz duygularıyla Anılar yine de az şeye cevap bulmuş olmaz: Onu itiraflar seli olduğu kadar, paralel bir hayatın imalarla dolu bir tarihi olarak da okuyabilmişsek, hep daha fazlasını düşündüren ölçülü, zarif, dikkatli; saldırgan olduğu anlarda bile duraksayabilen içsel düzeni sayesindedir.  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Walker Evans’ın Fotoğrafları ÜzerineErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Dağlı

24 Aralık 2025

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

“Yola çıkarken şunu unutmamak gerekir: Hazırlanmış güzergâhlara, haritalara, önceden ayarlanmış konaklamalara, tesadüflere ve beklenmedik olaylara rağmen yolları önümüze açan Tanrı’dır. Issızlıkları o yaratır ki biz içlerinden yollar geçirebilelim. Dağlar arasında, sanki d..

Devamı..

Şaka

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024