Evler, Yuvalar ve Hapishaneler
20 Temmuz 2019 Edebiyat Öykü Yazıları

Evler, Yuvalar ve Hapishaneler


Twitter'da Paylaş
0

Öykülerin hepsinde karakterler kabuk bulma çabalarını kendi ağızlarından anlatıyorlar.

2019 Sait Faik Hikâye Armağanı ödüllü Melisa Kesmez'in üçüncü öykü kitabı Nohut Oda, Bachelard'ın "Yaşamın ilk çabası kabuk oluşturmaktır" sözleriyle açılıyor. Tanrı tarafından ilk evlerinden kovulup yeryüzünü yeni yuvaları yapmak zorunda kalan, annesinin güvenli bedeninden koparılıp alınan, sonra da o evden bu eve, o ülkeden bu ülkeye göçebe kalan insanın kabuk arayışı hiç bitmiyor. Kendine sığınak arayan hayvandan, köklerine toprak arayan bitkiden farkı yok hâlâ, her ne kadar kendini üstün saysa da...

Yedinci baskısıyla artık İletişim Yayınları tarafından okurlarla buluşturulan kitapta Melisa Kesmez beş farklı öyküye yer veriyor. Öykülerin hepsinde karakterler kabuk bulma çabalarını kendi ağızlarından anlatıyorlar. Birinci tekil şahısların hüküm sürdüğü bu kişisel anlatılarda da karakterler sık sık şimdiki zamanlarından sıyrılıp geçmişlerine dönüş yapıyorlar. Çünkü geçmiş de ait olunan bir ev, artık değişmeyecek odaları olan bir zaman yuvası.

Tabii başkalarından kalan eşyalar ve anılar da bu zaman yuvasının birer ferdi. Kitabın ilk öyküsü "Kalanlar", buralardan çekip gidenleri, onların geride bıraktıklarını toplamaya çalışanları ve "bu hikâyenin yolcu edenlerini, burada kalmayı seçenlerini" anlatıyor. Geride kalmanın dokuzuncu ayında, kedi Latife ile karakterimiz yeniden doğuyor. Çünkü "daha iyi şartlar" uğruna daha iyi şartlar yaratmadan çekip gidenlere inat, kedi Latife konuşuyordu: "'Ben önemli değilim,' diyordu, 'Sen de değilsin. Kendini önemli sananların hiçbiri önemli değil. Yaşa sadece.'"

Arkasında kısa bir veda bırakıp karşı kıyıya gidenlerin ardından yaşayanlar da oluyor. Bırakıp giden bir babanın ardından da her şeye rağmen büyümeye devam edenler oluyor bir şekilde. "Görüşürüz" öyküsü geçmeyen yaralara, hep orada kalacak olan kırık taraflara, eksik yanlarını yüzüne vuran rüyalara ve âşık babaların bildiği Ülkü Tamer şiirlerine yer veriyor.

melisa kesmez

Çocukların büyüyemediği evler de oluyor. Her şeyin gizli kalmak zorunda kaldığı, koridorlarında kendine ait bir hayatın kalamadığı ve odalarında küçük başkaldırıların gerçekleştiği… Selim o başkaldırının bir örneği. Öykünün adı "Son Bir Çay". Öykü başındaki manzarayla karşı karşıya gelince bu başkaldırıya inanmak biraz zor. Selim çıplak, Selim anne karnındaki bir fetüs gibi kıvrılmış ve Selim başka bir kadının kucağında annesinin ölümü için ağlıyor. Başkaldırıdan çok uzakta, Selim başa geri dönmüş, ta en başa, her şeyin en başına... Doğumun ve ölümün bu başına buyruk hali başka bir şans bırakmıyor. Bu saf kırılganlık hali de yanında ağladığı kadını öfkelendiriyor. Bu coğrafyalarda yaşayan kadınların erkenden vazgeçmek zorunda kaldığı bir kırılganlık ve büyümeme hali çünkü bu: "Erkeğin anneyle başlayan yaşam serüveninde, her kilometre taşında değişen çehresine tezat, bu bakışı nasıl olup da koruduğunu merak ediyorum. Beni sev. Bana bak. Sensiz beceremem. Bakılmazsa ölmeye meyyal türünü devam ettirmenin bir yolu olmalı bu."

Ama ağlamak da, kırılgan olmak da bu sert kabuklu dünyada bir başkaldırı nihayetinde. Selim'in küçük odasına hapsolmak zorunda kalmış Prenses Leia posteri, kitaplar, plaklar ve geceleri dinlenen "Still Loving You"... Her şey akıp giderken "hâlâ" demek, "hâlâ" sevmek ve "hâlâ" sanata sığınmak... Başkalarına ait bu evlerde inadına kendi dünyanı yaratmak da isyan etmenin bir yolu işte.

Kesmez, "Annemin Çadırı" öyküsünde ise başka bir isyana ya da kaçışa yer veriyor. 1999 depreminin sadece bir artçı olduğunu anlıyoruz, çünkü aileler çoktan sarsıldı, çatlaklar çoktan açıldı ve kırılanlar çoktan kırıldı. Aileleri bir arada tutmaya yarayan çift yataklar, yemek masaları ve ikili koltuklar depremle daha da parçalanırken; o sızıntı, birlikte uyunmayan gecelerde, aynı sofraya oturulmayan akşamlarda ve yan yana televizyon izlenmeyen anlarda çoktan oluşmaya başlamıştı. Hapishaneden farkı kalmayan bu evler için de bazen deprem bir felaket değil, bir mucize olabiliyordu.

Selma da depremden sonra çadırını terk etmekten vazgeçiyor. Artık "kendine ait bir oda"sı var. Bu odanın verdiği esinti öyle güzel özgürlük kokuyor ki, metrekarelerin bir önemi kalmıyor. Selma kendini daha büyük bir göçüntünün altında kalmaktan kurtarmak istiyor. Adına "aile" denilen bu göçüntü Selma'nın adını almak istiyor, o ismi nefessiz bırakmak istiyor, ta ki Selma sadece bir "anne" olana dek. Ama gariptir ya, Selma ona verilen rollerden çok daha fazlası...

Handan da annesinden çok daha fazlası. "Kız Kardeşim Handan" adlı öyküde Handan annesinin ölümünden sonra, annesinin yerine yarım kalan bir hayatı tamamlamaya çalışıyor. Bitmeyen bir yas içinde Handan, annesinin evini yaşatıyor, onun kıyafetlerini giyiyor ve o evde turşular kurup, yanlışlıkla şaraplar yapıyor. Ama bir noktada anne yine ölüyor ve baharla, denizle, güneşin doğuşuyla, sulanan bahçeyle Handan yeniden doğuyor. Ev de artık onun evi oluyor ve kitap bitiyor.

Tüm dünya avuçlarının içinde olmasına rağmen yine kendilerine dönülecek bir yer, üzerlerini örtecek bir kabuk arayan kuşlar gibi insanlar da aranacak bir yuva, kaçılacak bir ev, sığınılacak bir oda veya içine sığamayacağı bir dünya bulmayı başarıyor ve geriye de Melisa Kesmez'in anlatacaklarını tekrar tekrar dinlemek kalıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR