Yılanı ilk camide gördüm, dedi Hacı İhsan. Karnı gitgide büyüdüğü için geğire geğire konuşuyordu. Sakalları çenesinin altında toplanmıştı. Gri bir yün yumağı gibi. Haliyle, namaz kılıyorduk. Eğilip kalktığım zaman, aslında. Etrafta uğursuz bir şeylerin dolaştığını fark etmiştim. En sağdaydım ben, duvar kenarında. Neden dersen, kalabalığın ortasında fenalık geliyor. Böyle. Şıpır şıpır terliyorum o fenalıktan. Boğazım düğümleniyor. Hani ortada üzülecek bir şey olmasa da... Duvarın kenarında. Selam için başımı duvara doğru çevirince. Taşlardan birinin arasından başını çıkardı. Bana böyle imalı imalı bakmakla. Sanırsın az sonra bir şeyler söyleyecek. Ama çok sürmedi bu. Ben başımı çevirip de öte yana bakınca. O da akıp gitmiş. Namazdan sonra kime söylediysem inandıramadım. Görmediniz mi, dedim. Ne yılanı hacı, dediler. Olsa kötü olurmuş gibi.
Hacı amca, dedim, bunun o camideki yılan olduğu ne malum? Bir tane yılan yok ya memlekette? Acı acı güldü. O gülünce ben de kendimi pek âciz hissettim. Böyle cahil cahil konuşulur mu, dedim kendi kendime. Ama konuşuluyor. İnsanların çoğu. Hatta. Bu biçim konuşmayı pek seviyor. Cahil olmak gerektiğini biliyorlar. Böyle böyle bana bir zaman baktı. Neden sonra belini güçlükle doğrultarak. Nicedir bir külhani. Hem de yaşını başını almış bir külhani gibi. Parantez biçiminde yürüyordu. Kalkıp bastonunu eline aldı. Asabımı bozmayın benim, dedi. Daha iyi saatte olsunlardan haberiniz yok. Gençlerden biri güldü. Burnuma sarmısak kokusu geldi. Pencerelerden biri daha karardı. Odanın tavanındaki camdan içeriye ince bir ışık sızıyordu. Toz vardı. Toz yalnızca kılıç gibi görünen bu ışığın içinde vardı. Kılıç parıldıyor, ışığı ikiye bölerek. Gelip odanın içine saplanıyordu. Hacı İhsan bir şeylerden kuşkulanmış gibi kalkıp kapıya doğru yürüyünce. Bir an için ışıktan bu kılıç da ikiye bölündü. İhtiyarın burnu aydınlandı. Ki bu burnun üzerinde o eski koca çıbanın izi dururdu. İzin ortasında bir gözbebeği vardı. Bir yerde bir meclis olmayagörsün. Hacı İhsan üç gözlü bir mahluk olup. Hangimize nerede bakacağını şaşırarak. Gülmez hâkimler gibi, insanı her bir yanına ayrı ayrı bakarak incelerdi.
Elini sakalına götürdü. Korkunç. Işık parlayıp eriyip yüzünde sönünce. Eli de grili aklı sakalına uzanınca. Hacı İhsan’dan iyi korkulur, diye düşündüm. Jilet’le birbirimize baktık. Jilet, “Ne bileyim” der gibi omzunu kaldırıp indirince. Bir yandan da sıkıntıyla esnedi. Zavallı. Üç dişi vardı yalnızca. Bunlardan biri de kırık bir dirgeni andırırdı. Hayatta en çok saman çöpü dişlemeyi özlediğini söylerdi.
Gelin, dışarı gelin, dedi Hacı İhsan. Kalkıp süklüm püklüm onu izledik. Kılıçlar cümlemizi dilim dilim doğruyordu. Odanın alçak, dar kapısından birer birer geçtik. Böyle eğilip geçtikçe. Kapının alnında asılı yasine saygılarımızı sunuyorduk. Dışarıya çıkınca Zülküf, yumruk yaptığı elleriyle gözlerini uzun uzun ovuşturdu. Çok fazla ovuşturdu, boşuna. Bence dışarıya pek bakmak istemedi. Bir yerlerde ansızın bir şey patlayacaktı sanki. Ya da durup durup birtakım cinler peyda olacaktı önümüzde. Ağaçlardan alıç tespihleri sarkacaktı. Sakallı mısırlar dile gelip. O dilsiz damaksız mısırlar. O hışır herifler yalanın dibine vuracaktı. Neyse.
Güneş son kavak ağacının da arkasına indi. Hacı İhsan yolun karşısına geçti. Çocukların bank niyetine maharetle çaktıkları oturağa oturup çenesini bastonuna dayadı. İçeride, dedi, mahsus konuşmak istemedim, siz bilmezsiniz.
Uzakta usul usul kızaran tepeler vardı. Bu tepelerden. Her akşam kanayan bu yerlerden hep. Ne insanlar. Ne de arabalar geçerdi. Bir zamanlar, diye anlatırlardı. Küçük kervanlar gelip. Develerle. Katırlarla. Böyle birbirine zincirli. Bazısının burada konakladığı bile olurdu. Bir yılan nedir bilir misiniz? Bu bir yılan, Allah’ın o sevgili kulu Musa’yı bile yolundan etmiştir. Ey Musa! Bir denizi ortasından ikiye bölmemek lazım. Maharet budur ki, olursa Hızır’ın gemisine binersin. Eyvallah! Böylece, şunu unutmayın; bir yılan nasıl istediği zaman başka bir şeye dönüşebilirse. Her bir şey de hop diye yılana dönüşebilir. Anladınız mı? O zaman. Yani bundan üç dört sene önce. Siz yaşlılık zamanında ona saygı duyardınız ama... Kulağımın arkasında bir kaşıntı başladı. Dikkatim dağıldığı zamanlar olurdu böyle. Bir de canım sıkıldığında. Bir de sarmısak yediğimde. Hep kulağımın arkasında bir kaşıntı. Sonra ansızın bir ter. Vaktiyle bunun için doktora gitmişliğim de vardı. Senin üç ilacın var, demişti doktor: Canını sıkmayacaksın. Sarmısak yemeyeceksin. Ve de hep dikkatli olacaksın. Sonra arkasına yaslanıp sigarasından derin bir nefes çekmişti. Seninki doktor değil havagazıymış, demişti babam.
Derken Hacı İhsan eğilip yerden bir çakıl taşı aldı, üfledi. Bakın bre efendiler, dedi. Efendi dediği de biz oluyoruz. Jilet. Ben. Zülküf. Efendiler... Bu taş nice zaman geçse de değişir mi? Hâşâ. İşte insanın içi de bu taş gibidir. Ha, misal dış değişir. Zira çürür; nihayetinde et cüruf. Amma iç değişmez ve hep aynı kalır. O Sadullah da işte o hesap. Sizin durup dinlenmeden. Sakalının dumanına bakıp bakıp da Saadullah Beyamcaa dediğiniz herif işte. Vakti zamanında biz buna yekten “ısırık” derdik ve bu ona yeter de artardı... İhsan Amca, dedim. Ölünün arkasından konuşulmaz, hem de günahtır. Bence de, dedi. Ama işte benim diyeceğim de budur. Ancak, Sadullah Beyamcanız ölmüşse size ölmüş. Bana hiç de öyle gelmiyor. Geceleri birbirinden korkunç rüyalar görüyorum. Diyelim gökyüzünden yılanlar yağıyor ve. Bunlar gerçi konuşmayı tam olarak bilmiyorlar ama. Fısıltıları birbirine eklenerek Sadullah ibnesinin sesine dönüşüyorlar.
Zülküf dayanamadı. Amca ayıp ediyorsun ama, diyerek ayağa kalktı. Derken, horozun biri otopark bekçisi gibi aramıza girip sağa sola baktı. İbiği koptu kopacaktı. Kavak ağaçlarından yastık beyazları havalanıyordu. Yokuşun altından, kadının birinin bir şeylere sövdüğü duyuluyordu. Zülküf ayağa kalkınca Hacı İhsan da doğruldu. Ulan sümüklü Zülküf, dedi. Ulan adı güzel kendi meymenetsiz Zülküf. Ulan sabırsız, düşük donlu Zülküf. Ulan... Ansızın yeniden sakinleşti, bastonuna dayanarak oturdu. Siz bilmezsiniz, dedi. Bu Sadullah, benim de şimdi anlatmayacağım işler yaptı zamanında. Hem de kendi kabahatinden ötürü. Kimseye güvenmez oldu. Hiç mi hiç. Ne dostu ne sırdaşı kaldı. Millet bunun delirdiğini düşündü. Dilsiz, böyle sopa gibi gezinmeye başladı. Neden yılan donuna girip gelip bana musallat oldu derseniz. Allah varsa sır yoktur. Ol gece sanki Hüda sırtımdan üflemekle. Aldı beni böyle çıtır çıtır, bir yaprak gibi sürükleyerek. Bir yerde, bir duvarın dibine götürdü. Götürdükte ben o mübareğin sözünden çıkar mıyım? Baktım duvara, burnumun dibinde el büyüklüğünde bir taş. Taşı aldım, içeriden bir ışık sızdı. Dayadım gözümü ki, ne göreyim?
Hacı İhsan’ı dinleyeceğiz diye dikkat kesilmiştik. Efendi Zülküf bile tortop olmuştu ki, neredeyse İhsan amcasının kucağına oturacak. Kömür kokusu alıyorduk. Ne oldunuz ulan, dedi Hacı İhsan, merak mı ettiniz? Ya, öyle oldu, dedim. Ne gördün duvarın arkasında? Bana ayan, size sır, dedi. Söylemem. Hayatta ben bunu bildiğimi tek kişiye söyledim, o da Sadullah’ın kendisidir.
Pis pis gülerek kalktı. Ortalık kararmamıştı henüz. Çalıların içinden, yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Peşinde ince uzun bir karartı görür gibi oldum. Ama bu, kuşkusuz, bir yılan değil de, Hacı İhsan’ın kendi gölgesi de olabilirdi.






